Caught Stealing: Aronofsky’nin bayat nostaljisi
Yazı. Utkan Çınar
Rejide Darren Aronofsky’nin olması, iddialı oyuncu kadrosu ve müziklerine IDLES’ın da katkıda bulunmuş olmasıyla merak uyandıran Caught Stealing, 29 Ağustos itibarıyla vizyon serüvenine başladı. 90’ların New York’una yerleşmiş punk enerjili bir suç-komedisi olarak tanımlanabilecek filmin başrolünde Elvis ve Dune: Part Two ile adından söz ettiren Austin Butler var.
*Bu yazı, henüz Caught Stealing filmini izlememiş olanlar için bazı sürprizleri bozabilir.

Zaman dilimi ve mekân
1998 New York. Lower East Side. İkiz Kuleler vs.
Konu nedir?
Profesyonel beyzbolcu olmanın arifesinde bir araba kazasında arkadaşını ve dizini kaybeden Hank, Britanyalı komşusu Russ’ın başına açacığı devasa belalardan habersiz onun kedisine bakmayı kabul eder. Rus Mafyası, Hasidik psikopatlar ve kirli polislerin derdi ise Hank’in sahip olduğundan bile haberi olmadığı bir anahtardır.
İzlemeden önce bilmemiz gerekenler
Darren Aronofsky’nin külliyatı herhâlde onun çapındaki yönetmenler arasında en eklektik olanı. 1998’deki bol tezahürat almış debütü Pi’den –ki zamanında üniversitede üzerine oldukça başarısızlıkla sonuçlanmış bir ödev yapma şansım olmuştu, bu benim de suçum olsa da biraz toplumun da suçuydu– iki sene evvel eleştirmenleri ortadan ikiye ayıran The Whale’e hep farklı denemeler yapmayı seven bir isim. Şahsen Mother! benim en sevdiğim filmi olmuştu. Bir nebze de The Wrestler belki. Diğer işlerinden pek keyif aldığımı söyleyemeyeceğim. Yansıttığı karanlıklara ikna olmakta hep zorlanmışımdır.
İlk intiba?
Baz Luhrmann’ın Elvis’ini pek sevdiğim için Austin Butler’a bir sempatim var. O film için gösterdiği çabadan dolayı. Ama “başrol” olma noktasında biraz işinin zor olduğunu da düşünürüm. Jeff Nichols’un orta şekerli The Bikeriders’ında Tom Hardy ile karşılıklı sahneleri de bunu desteklemişti kanımca. Burada da filmi taşıyıp taşıyamayacağı konusunda şüphelerim vardı. Ama çok daha büyük dertlerimizin olduğunu yavaşça anladık.

En çok neyi sevdin?
Kedi, Griffin Dune ve barı, Matt Smith’in mohawk’ı, 90’ların New York dokusu ve Matthew Libatique’in sinematografisi.
En az neyi sevdin?
Hadi bakalım. Aronofsky’nin büyüdüğü, 90’lar Lower East Side’da geçen bir film yapmasına söyleyecek bir şeyim yok. Ama belki filme bir senaryo yazılabilir, Nuh Hebi’den kalma beylik diyalogların ve F-word’lerin havada uçuştuğu bir eskizden daha fazla üzerine düşünülebilinirdi. Guy Ritchie veya Tarantino’nun 30 yıl önce yaptığı, artık bir mânâsı kalmamış eğlenceli / mizahi soygun / suç filmi tarzının basit bir kopyası olmaktan ileri gidemiyor.
Oyuncu seçimine dikkat edilebilirdi. Ödüllü oyuncu Regina King’in canlandırdığı polis memuru Roman, sıradan bir Law & Order karakteri gibi; Zoë Kravitz’in de son dönem performansları da kariyerinin gidişatı konusunda ciddi soru işaretleri oluşturuyor. Matt “Dr. Who” Smith’in biraz çabası, Liev Schreiber’ın tecrübesi, ki kendisi Turturro’nun Fading Gigolo’sunda da aynen bir Hasidik Yahudi karakteri oynamıştı, biraz kaliteyi yükseltse de onlar da orada ne yaptıklarını çok biliyor gibi değiller. Butler’ın hayalleri yıkılmış, travmalı, alkolik Hank’i ise böyle dertlere sahip biri için aşırı sağlıklı gözükmekte. Giyin gel sete demişler sanki.
En çok hangi sahneye yükseldin?
Kedi var filmde.
Karakterlere dair neler söyleyebilirsin?
Filmdeki tek “karakter” Butler olmalı. Yolu açık bir beyzbol yıldızıyken hayatının değişmesi. Bu hikâyeye derinlik katması için kullanılırken Butler’a film boyunca acımaktan başka bir şey gelmiyor elinizden. Karakterine değil de oyuncuya; film boyuncaki fiziksel çabasına. Onun dışındaki herkes tek boyutlu, karikatürize. Gelişen olaylara karşı ruh hâlleri sürekli tutarsız bir şekilde değişiyor. Gerçek insan gibi değiller. Tamam eğlenme amaçlı bir filmde bu karikatür olma hâli bir nebze kabul edilebilir ama burada tembellik hissediliyor. Aronofsky’nin kendinin de dâhil olduğu Yahudi kültürünün son derece mânâsız eklenmesi, artık suyu çıkmış, klişenin de klişesi mafyatik Rus tiplemeler çok bayat.

Bunu seven şunları da sever
Eski filmlerdense önümüzdeki aylarda görücüye çıkacak ve benzer soygun / suç filmlerinden haberdar etmek isterim. Paul Thomas Anderson’un One Battle After Another’ı, kıymetlimiz Kelly Reichardt’ın The Mastermind’ı, Spike Lee’nin Denzel’li Highest 2 Lowest’ı, Derek Cianfrance’ın Roofman’i umarız türün güzel örnekleriyle dolu bir sonbahar yaşatacak bize.
Soru işaretleri / varsa açtığı tartışmalar…
90’ların özel bir dönem olduğu doğru. Anaakım müzikte, sinemada, özellikle coşkulu bir dönem. O zamanları yaşayanlar için dönemin aydınlık, neşeli filmlerinin yeri hep ayrı olacaktır. Ama Aronofsky’nin de dediği gibi günümüzdeki “kafamızın yüzde 99’unu meşgul eden iklim değişikliği” veya ekonomik sorunlar buhranında o zamanı yad eden veya tekrarlamaya çalışan işler özellikle sinemada hiç işlemiyor. Müzik bunu bir nebze başarabiliyor belki, yeni bir kuşağın o zamanlara bakışından keyifli sonuçlar alabiliyoruz. Ama X kuşağının temsilcisi yönetmenlerin her şeyin görece güllük gülistanlık olduğu gençliklerine nostaljik bir sevda ile bakarak yaptıkları filmler genelde çalışmıyor.
Yazara / yönetmene bir soru soracak olsan ne olurdu?
Jane’s Addiction’ın “Been Caught Stealing”i orada duruyor. Çalacağından emindim oysa ki. Filmin zirvesi olurdu.