Cici: Ayça Bingöl, Fatih Artman ve Funda Eryiğit anlatıyor

Röportaj: Merdan Çaba Geçer

Berkun Oya’nın yazıp yönettiği Cici’nin bir sahnesinde yönetmen karakter, çektiği filmi kurgu masasında bir türlü toparlayamadığından, finali bağlayamadığından, sonucun içine sinmediğinden söz ediyor. Bahsi geçen bu bitirememe, olduramama hâli; Cici bünyesindeki hemen her karaktere ait duygudurumunun özeti olarak da yorumlanabilir. Acı bir kaybın ardından köyden kente göçen, 30 yıl sonra da travmalarına ev sahipliği yapmış topraklara geri dönen bir ailenin fertleri bulunuyor odakta. Bellek mefhumu ve onların üzerinde yarattığı yıkım gücü; eksik kalan, geride bırakılamayan, bastırılamayan ve nihayetinde ayyuka çıkanlar üzerinden kurcalanıyor. 


Tiyatrodaki üretimlerinin yanı sıra Masum ve Bir Başkadır gibi geniş çapta sükse yaratan dijital platform işlerini de önümüze getirmiş olan Berkun Oya, künyede ismini gördüğünüzde birtakım beklentilerin devreye girdiği bir isim. Bu beklentiler içinde en öne çıkanlardan biri ise elinin değdiği bir işte muhtemelen dört başı mamur oyuncu performansları izleyecek olmak. Cici özelinde de bu geleneğin bozulmadığını; kadronun yine hakkı verilmiş, tesir gücü yüksek oyunculuklar ortaya koyduğunu söylemek mümkün.

Cici’nin baş karakterlerinden üçüne hayat veren Ayça Bingöl, Fatih Artman ve Funda Eryiğit ile bir araya geldik; galanın hemen öncesinde filmi ve performansları bir de onlardan dinledik. Cici’ye an itibarıyla Netflix kataloğu üzerinden erişebileceğinizi, son bir not olarak ekleyelim.

“Berkun Oya kalemi olunca olay örgüsünün ötesine geçen, neredeyse edebi bir metin okuyorsunuz zaten.” – Fatih Artman

Ayça Bingöl ile başlamak istiyorum çünkü bu dâhil olduğu ilk Berkun Oya çalışması. Nasıl bir parçası oldunuz Cici‘nin, bu yolculuk nasıl başladı? Projede ilginizi çeken tam olarak neydi?

Ayça Bingöl: Biz aslında Berkun Oya ile dönem arkadaşıyız farklı konservatuvarlardan. Ben İstanbul Üniversitesi’nde okurken o da karşı konservatuvarda öğrenciydi. Ama sonrasında hiç birlikte çalışmadık. Ne bir tiyatro oyununda ne de bir dizi ya da filminde, hiçbir şekilde denk gelememiştik. Öte yandan bir meslektaşı olarak yaptığı oyunları, çektiği filmleri, yazdığı kitapları takip ediyordum ve hayranlık duyuyordum. Bizde çok yoktur böyle bir alışkanlık ama şahsen kendi dönem arkadaşlarım olsun, meslektaşlarım olsun, iyi bir şeyler yapan insanları takip etmeye çalışırım ve bir taraftan da onları kendime çok yakın hissederim. Yaptıkları işleri her yerde konuşmayı severim. Berkun’un adını da “Ne kadar iyi işler yapıyor, değil mi?” diye hep geçirmişimdir. Beni bu işle ilgili aradığında çok sevindim o yüzden. Berkun hep bir takım kuruyor, o takımını biliyorum, içinde bir sürü arkadaşım var, tek tek çok beğendiğim oyuncular var. Aradığında bir takımın ilk 11’ine alınmış gibi hissettim bir anda. Hiç düşünmeden “Tabii ki, hemen geliyorum.” diyebildim. Teknik detayları konuştuk sadece, zamanlamalar gibisinden… Nihayetinde Cici benim için çok acayip bir deneyim oldu ve kendisiyle çalıştıktan sonra Berkun’u çok daha iyi tanıdım, çok daha iyi anladım. Ona karşı duyduğum mesleki hayranlığım bir o kadar arttı. Umarım bu takımdayımdır artık ben de.

Berkun Oya’nın kaleminin gücünden çokça söz edilir. Cici’nin senaryosunun da kağıt üzerindeyken okuyanı avucunun içine aldığını, bir heyecana vesile olduğunu varsaydım izledikten sonra. Siz senaryoyu okurken ne gibi hisler tezahür etti?

Fatih Artman: Onun dünyasının içine daha evvelden girmiş, bu kalemden çıkmış işlere dâhil olmuş biri olarak; kendine has bir dokuya, bir atmosfere sahip bu dünyanın yeniden bir parçası olacağımı bilmenin mutluluğuyla, heyecanıyla okudum. Bitirince bahsettiğiniz türden bir heyecan daha oluştu. Hem barındırdıkları içsel gerilimlerle karakterlerin birbirlerinden çok farklı olması hem de hikâyenin geçmişe dönük bir yerden kurgulanıp günümüze taşınması ilgi çekici geldi. Berkun Oya kalemi olunca olay örgüsünün ötesine geçen, neredeyse edebi bir metin okuyorsunuz zaten. Çıkacak sonucu merakla bekleyip, role disiplinli biçimde çalışmaya özen gösterdim diyebilirim. Esasında klasik bir Berkun Oya projesi hissiyatı oluştu benim için.

Funda Eryiğit: Çok büyük değişiklikler barındırmasa da senaryodan biraz daha farklı şu anda izlediğimiz film. Berkun Oya’nın metinleri beni de her zaman heyecanlandırıyor tabii ki. O, “Bir senaryom var.” dediği andan itibaren bir merak duygusu uyanmaya başlıyor insanda ve okuduğum metinde sadece kendi karakterime odaklanmıyorum, mutlaka hayran olduğum bir sürü başka karakter oluyor. Cici’de de böyle oldu. Böylesine kuvvetli bir senaryo ile işe dalmak bir oyuncu için çok büyük bir konfor açıkçası. Oyuncuya çok daha az iş düşüyor eldeki senaryo iyi olduğu zaman.

Aynı yaratıcıdan çıkmış ve yine sizlerin rol aldığı bir Netflix işi olması nedeniyle, bu noktada Bir Başkadır’a dair bir parantez açmak istiyorum. Bir Başkadır gerek ülke ahvaline dair açtığı tartışmalarla gerekse paylaşım rekoru kırılan sahne ve replikleriyle haftalarca kamuoyu gündeminden düşmedi. Sosyologlardan psikologlara, köşe yazarlarından sinemacılara uzanan geniş bir yelpazede pek çok kişi, dizi ekseninde dönen çeşitli diyaloglara dâhil oldu. Gündemdeki konu başlıklarından biri de oyunculuk performanslarının gücüydü. Hâl böyleyken Bir Başkadır‘ın popülaritesi Cici’ye hazırlığınıza ne kadar yansıdı? Performansa dair ekstra bir sorumluluk veya özbeklenti hissine sebep oldu mu?

F.E.: Bu durum ve yaratabileceği psikoloji bir oyuncu için handikap bence. Arkadaşlarım bana katılır mı bilmiyorum ama oldukça beğenilen bir proje sonrası çok benzer bir ekiple çalıştığınızda, o çıtanın üzerine çıkma beklentisi bir baskı oluşturabiliyor ve bu baskı bir handikap hâline dönüşebiliyor. Öncesini biraz unutup taze bir şekilde başlamak performansınızda daha olumlu bir sonuç veriyor ve diğer gözlerin beklentisini de daha fazla karşılıyor gibi geliyor. Öte yandan herhangi bir sanatçının çok beğenilen, çıtası yüksek bir şey ortaya koyduktan sonra onun altına düşmeye, çok daha kötüsünü yapmaya hakkı vardır diye düşünüyorum aslında. Birtakım beklentiler sanatla ilgilenen insanları yoruyor gibi geliyor bana. Dolayısıyla öncesini unutmaya, düşünmemeye ve taze bir başlangıç yapmaya meylediyorum ben her zaman.

F.A.: Cici’yi ayrı bir proje olarak nitelendirdim ben de hep. Esasında Bir Başkadır evet, çok özel bir işti ama ne güzel ki Berkun Oya hep böyle özel işler ortaya koyuyor zaten. Uzun zamandır onunla birçok projede çalışmamla, üzerlerine konuşmamla da alakalı olabilir bu bendeki hissiyat tabii. Kendisiyle yeni bir projede yer almak hep aynı heyecana sebep. Böyle bir yaklaşımla Cici’nin içinde oldum kendi adıma.

Cici’nin kahramanları geçmişle hesaplaşma deneyimleri içinde, kanattıkları eski yaraların acısıyla baş etmeye çabalıyorlar sık sık. Travmalar dört bir yana saçılıyor. Böyle bir vaziyetteyken bile anlatıcı göz, karakterlerle arasına gayet mesafeli bir tavır koymayı tercih ediyor ama bir yandan da ısrarla hepsini -babayı bile- anlamak isteyen, yargılamamaya özen gösteren bir bakış hissettim şahsen. Siz ne düşünüyorsunuz filmin karakterlerine olan yaklaşımıyla ilgili?

A.B.: Katılıyorum bu tespite. Biz de Berkun ile aramızda kim haklı, kim haksız ya da kim iyi, kim kötü soruları üzerinden değil; insan olmanın doğası ve o gri alanlarda dans edebilmek üzerinden konuşmuştuk karakterleri. Elbette izleyen herkes filmdeki birine daha yakın hissedebilir kendini ama işin kaptanı aslında hepsine çok eşit bir yerden, şefkatle yaklaşıyor. Ve bence o şefkati filmin genelinde de görebiliyoruz. Hayatta kimsenin tamamen haklı ya da haksız olması mümkün değildir, bana göre Cici’de bunun altı çok güzel çiziliyor.

Funda Eryiğit, öykü içinde kritik öneme sahip, duygusal yükü en ağır karakterlerden birine hayat veriyorsunuz. Havva’yı yönetmen ile nasıl şekillendirdiniz, baştan sona nasıl çizdiniz?

F.E.: Dediğim gibi ortada iyi bir senaryo varsa oyuncuya çok iş düşmediğini düşünüyorum ben. Senaryoda çok açıktı onun neler yaşadığı, eylemleri, neden o eylemlerin içinde olduğu… Karakterin motivasyonlarıyla ilgili bir soru işaretim olmadı bu anlamda. Çocuklarını okutmak isteyen ve ne olursa olsun, eksileri artıları bir kenara, bunu başaran bir kadın bu. Şiveye çalıştım, köyde yaşayan bu karakterin gerçeklerini ve etrafındaki dünyayı anlamaya çalıştım. Benim bir şansım da Nur Sürer’in sahnelerinin önceden çekilmesi oldu. Onların olduğu zaman dilimi bizden önce çekilmişti. Biraz Nur Abla’yı izledim; beden hareketlerini, karakteri nasıl canlandırdığını… Bizim setin en sonda olması sayesinde uzunca bir hazırlık sürecim oldu yani. Benim için uzun bir yolculuktu, kendimi şanslı hissediyorum bu açıdan.

Bir diğer soruma değindiniz aslında. Nur Sürer ile aynı karakterin farklı yaş aralıklarına hayat veriyorsunuz. Onunla Havva’ya aynı yerden, benzer bir hisle yaklaşabilmek; benzer jestleri, mimikleri yakalayabilmek adına ortak bir çalışmanız veya diyaloğunuz oldu mu?

F.E.: Karakterin şivesini, ağzını çalışırken beraber birkaç kere vakit geçirdik, evet. Bana kalsa Nur Abla’nın evinde kalırdım aylarca. Sete de gelirdim, çantasını falan taşırdım. Berkun’dan rica ettim Nur Abla’nın görüntülerini, onlara çalıştım. Bence böylesi daha sağlıklı oldu herkes adına.

Bu arada başarılı bir bir makyaj çalışması da var ortada.

F.E.: Kesinlikle. Makyaj çalışması da oldukça destekledi performanslarımızı tabii ki.

“Saliha’nın filmde bir repliği var: ‘Ne suçlayabiliyorum ne de affedebiliyorum ben seni.’ Filmin geneline baktığımda karakterimi tam orada görüyorum ben.” – Ayça Bingöl

Ayça Bingöl, karakteriniz kalp kırmaya müsait cinsten bir öykünün öznelerinden biri ve belli ki anıları hâlâ çok taze. Penceredeki o taşı göğsüne koyduğundan, nereye gitse taşıdığından bahsediyor. Bir yandan buna sebep olanları affetme çabası içinde ama terapi bile fayda sağlamamış belli ki. Saliha’yı keşfetmenin en heyecan verici kısmı neydi? Onun film içindeki yolculuğu hakkında ne düşünüyorsunuz?

A.B.: Saliha’nın filmde bir repliği var: “Ne suçlayabiliyorum ne de affedebiliyorum ben seni.” Filmin geneline baktığımda karakterimi tam orada görüyorum ben. Oraya sıkışmış gördüm Saliha’yı ve çıkış noktam hep orası oldu aslında. Metazori bir şekilde bırakıp gitme hâlinin, dönemeyişinin bir mecburiyet olduğunu hissettim. Dönmemeye mecburdu bence zaten. Başka bir şansı yoktu, dönemezdi. İçinde ne kadar taze tuttuğunu filmin akışında görüyoruz ama bilmediğimiz şehir yaşantısını görsek, hislerini içinde ne kadar taze tuttuğunu belki de bilmeyecektik. Yakın arkadaşları var, bambaşka bir çevresi var; muhtemelen haberi bile yoktu böyle bir şeyden. Bile isteye unuttuğunu, bile isteye görmezden geldiğini düşünüyorum. Bütün o geçmişi, yaşananları, o zoraki ayrılıkları, vesaireyi… Saliha’yı buralardan tuttum ben ve kızıyla, kardeşiyle, annesiyle olan ilişkisiyle beslemeye çalıştım. Çünkü geçmişteki o yaralarımızla, travmalarımızla yeni bir kimlik kuruyor ve ilişkilerimizi öyle kurmaya başlıyoruz aslında. Bu açıdan anne olmadan önceki Saliha ile anne olduktan sonraki Saliha da farklı insanlar bence.

Saliha ile Yusuf’un (Fatih Artman) arasında gerilimin pik yaptığı bir an var: Şarkı seçme sahnesi. O anda -aslında aynı evden çıksalar da- iki kardeşin artık ne kadar ayrı sosyo-kültürel çevrelere ait olduklarını kavrıyoruz biz de. Ben Yusuf’u biraz ortalığı karıştıran, damarına basılınca pisleşebilen ama nihayetinde motivasyonları, kendine göre sebepleri anlaşılır biri olarak yorumladım. Antipatik olmaya yaklaşabilecek bu karakteri bağ kurulabilir yapabilmek nasıl bir çabaydı?

F.A.: Yusuf özelinde karakterin motivasyonlarını anlayabilmek, onu öyle değerlendirebilmek çok önemli kesinlikle. Dediğiniz gibi, sosyo-kültürel açıdan kardeşlerin yaşadığı değişimin bir parçası olamamış, onlar kadar kendini geliştirememiş, sınıfsal anlamda dönüşememiş biri Yusuf. Doğduğu topraklara ait ama gerekirse o toprakları unutmaya dünden razı bir karakter. Karakterler arasındaki bireysel ilişkileri analiz edince Yusuf’u anlayabilmek, onunla bağ kurabilmek de kendiliğinden çözülüyor gibi oluyor. Berkun Oya önderliğinde çalışarak her bir sahnedeki motivasyonunu, o andaki duygudurumunu gri bir yerden vermeye çabaladım. Umarım yapabilmişimdir.

Cici’nin karakter galerisi içinde özel bir bağ kurduğunuz başka biri var mı? Varsa hangi karakter?

F.E.: Benimki Naz (Şevval Balkan). Her şeyi en iyi anlayan, çözümleyen, yorumlayan oymuş gibi geliyor bana. Başka da var aslında ama ilk okuduğumdan beri Naz’dı ve sonrasında da kimse geçemedi onu.

F.A.: Ben de Cemil (Olgun Şimşek) diyeceğim. Çok, çok sevdiğim bir karakter oldu gerçekten.

A.B.: Kadir (Okan Yalabık). Kadir bana çok dokunuyor, tanıtımda da dokunmuştu. Karanlığın içine girip “Oyun!” dediği bir yer var ya… O an çok şey anlatıyor bence.

Cici dâhil Berkun Oya işlerinde oyunculuk performanslarının hep belli bir standardın üzerinde olduğunu söylemek gerek. Bunda tabii kadro kurarken çok maharetli isimler tercih edilmesi birincil etkendir fakat rejide yükümlülüklerden biri de oyuncu yönetimi olduğu için sanki bu istikrarın bir sırrı varmış gibi. Neler oluyor da böylesine hakkı verilmiş performanslar ortaya çıkıyor? 

F.A.: Prova. Çok prova.

F.E.: Çok fazla prova yapıldığı için sete pek bir şey kalmıyor. Setteyken bazen teknik, bazen duygusal anlamda bir iki nokta atışı şey söylenebiliyor ama çekimlerde performansı şekillendirme anlamında hemen hemen hiç uğraşmıyoruz diyebilirim. Böyleyken yeniden yaratım da daha kolay oluyor. Çok uzun ve detaylı provalar sonrası, çok hazır giriyoruz çünkü. Oyuncusundan teknik ekibine, bütün herkes fazlasıyla hazır geliyor. Dolayısıyla provaların üzerine rahatça çıkabiliyorsunuz ya da o esnada bir cümle ekleniyor ve temelde hazır olduğunuz için rahatça kavrayıp verebiliyorsunuz. Çok sıkı bir süreçte, bir tiyatro oyununa çalışır gibi hazırlanıyoruz.

Tiyatroya da üretim yapan bir yazar – yönetmenden söz ediyoruz aynı zamanda. Yer aldığınız diğer işlerle kıyasladığınızda, oyuncu yönetimindeki sihrin gizi benzer bir hazırlık aşaması diyebiliriz o hâlde.

F.E.: Genel olarak evet. Bu kadar prova çok rastladığımız bir şey değil çünkü.

A.B.: Çok uzun yıllardır oyunculuk yapıyorum. Televizyonda, sinemada, tiyatroda çalıştım ama bu kadar iyi ön hazırlık yapan bir ekiple gerçekten karşılaşmadım. Yani zaten görüyorsun, işin beyni olan kişi senaryonun zihnindeki yolculuğunu yıllar içinde tamamlamış. Üzerine teknik hazırlık ve yaratıcı kadroyla geçirilen süreç derken, bu özen bence muazzam. Sadece prova da değil bu yani. Olması gereken böylesi bir şey ve herkes için de ultra bir konfor alanı.

“‘Aa, bir şey oldu ya! Güzel oldu o.’ dediğimiz büyülü anlar gerçekten hazırsanız, hâkimseniz ve o an mekanikleşmeden oynamayı becerebiliyorsanız çıkıyor.” – Funda Eryiğit

Setteki pratiklerinizi de sormak istiyorum. Mesela en merak ettiklerimden biri şu: Metne sıkı sıkıya bağlı mı gidiliyor yoksa doğaçlamaya biraz da olsa alan bırakılıyor mu? Bırakılıyorsa biz filmde ne kadarını görüyoruz?

F.E.: Doğaçlama neredeyse hiç olmuyor Berkun Oya’nın setlerinde. Gerek de yok gibi geliyor bana.

A.B.: Diyaloglar o kadar güzel yazılmış oluyor ki buna gerek kalmıyor. Oyuncu supleksinde şöyle bir şey vardır, maalesef kötü senaryo mağduriyetidir o. Yani bazen bir şeyleri ağzına oturtmaya çalışırsın ve daha kitabî olmayan, daha karaktere uygun bir yerden çıksın diye doğaçlarsın. Burada her şey o kadar düzgündü ki “Ayça, ne haddine?” diye düşündüm ben şahsen. Hatta bazen bir “ama”yı, bir “çok”u, bir “pek”i söylemediğimde gerildiğini hissediyordum ben Berkun’un. Çünkü onu düşünerek yazdığı o kadar belli, kafasındaki matematik o kadar net ve doğru ki… Benim için zordu mesela çünkü ilk kez çalışıyordum fakat bundan sonra bir daha çalışsam, bu konuda çok daha başka türlü bir hassasiyetle davranırım. Şu an çok daha iyi anlıyorum. Kısacası, hiçbir şeyi değiştirmedik ve senaryoda yazdığı gibi ezberleyip oynadık.

F.A.: Şeyi hatırlıyorum ben mesela, Bir Başkadır’da çok “ya” diyordu benim karakterim. Bazen oyuncunun ağzına çok kolay oturur, o esnada söyler falan; o yüzden sık sık “O ‘ya’ burada mıydı, şu ‘ya’ orada mıydı?” diye düşünüyordum. Öte yandan “Ezberimizi yaptık, geldik, oynuyoruz.” gibi bir durum da yok ortada. Bu anlamda tiyatro oyunu benzetmesi bence cuk oturuyor. Benim anladığım, sahaya inmeden önce karakterle artık bir bütün hâle geldiğin ânı bekliyor Berkun Oya. O dakikadan sonra oynamak çok daha zevkli ve kolay zaten.

F.E.: Zaten bence asıl beceri onun otomatikleşmiyor olmasında.

F.A.: Doğru. Yani mekanikleşmeden bir şekilde o duygunun çıkıyor olması. Bence bizi zorlayan kısım olabilir, çok ciddi söylüyorum.

A.B.: Beni zorladı, çok net söyleyebilirim. Beni sette en çok zorlayan şey, oradaki matematik ve ritmi kendi ağzımda, bedenimde, ruhumda, her yerimde senkronize etme çabasıydı. Çok alışık olduğum bir sistem değil. Bugüne kadar hiçbir yönetmen “Orada ‘çok’ dedin, ‘pek’ yerine ‘az’ dedin.” gibi dönüşlerde bulunmamıştı. 

F.E.: Bana da iki oyuncu arasındaki iyi anlar öyle çıkıyormuş gibi geliyor mesela. “Aa, bir şey oldu ya! Güzel oldu o.” dediğimiz büyülü anlar gerçekten hazırsanız, hâkimseniz ve o an mekanikleşmeden oynamayı becerebiliyorsanız çıkıyor.

Yine kalabalık bir oyuncu kadrosu kurulmuş olması ve çok sayıda baş karakter yer alması da dikkat çekici. Bu, bir oyuncu için ne ifade ediyor?

A.B.: Bir konfor alanı yaratıyor diyebilirim.

F.E.: İç rahatlatan bir tarafı var kendi adıma. Tek veya az sayıda karakter merkezli anlatılarda performans sergilemek yerine kalabalık bir kadroyla hep beraber bir şeyler ortaya koymanın, bir oyuncu için daha güzel bir his olduğunu düşünüyorum şahsen.

Cici, duygu geçişleri konusunda elini korkak alıştırmayan bir yapım. Kendisi için pek travmatik bir an sonrası, birden “Acıların Kadını” ile dans edişini izliyoruz Saliha’nın ve ister istemez tebessüm ediyoruz buna fakat o anda annesinin şarkıyla özdeşlik kurup verdiği tepkiyi görüyoruz, başka bir hisse sürükleniyoruz. Benzer bir durum iki erkek kardeşin rakı masası veya sonlara doğru olan kahvaltı sahnesinde de var. Bu geçişleri performanslara yedirmek de kolay olmasa gerek. 

A.B.: Genel tabloda, bu bir yönetmen ustalığı. Spesifik bir sahne üzerinden bakarsak da o oyuncunun veya ekibin ustalığı diyebiliriz elbette. İyi yazılmış ve kurgulanmış bir metin ise daha iyi sonuç alabiliyorsunuz. Duygu geçişi yoğun sahneler, benim de oyuncu olarak içinde yer almaktan ekstra zevk aldığım sahneler oluyor çoğu zaman. Seyirci kimliğimle de hoşuma gidiyorlar. Başarılı şekilde çekilip kurgulanmışsa izlerken çok keyif alıyorum ve ortaya çıkan sonucu çok zekice buluyorum.

Bir Başkadır yayımlandıktan sonra ilgili YouTube videolarının altında çeşitli dillerde yorumlar görmüştüm. Sonrasında birçok ülkeden insanın diziyi değerlendirdikleri videolarla da karşılaştım. Bir Netflix yapımı olduğunu, dolayısıyla kitlelere erişebilirliğini hesaba katarsak Cici‘nin de Türkiye dışındaki seyircide karşılık bulabileceğini düşünüyor musunuz? Son olarak bunu sorayım.

F.E.: Umuyorum. Ne kadar çok insana ulaşırsa, ne kadar çok insanla etkileşime girebilirsek, ne kadar çok izlenirse o kadar güzel tabii ki. İkisi de aslında bu topraklara ait gibi görünen ama barındırdıkları duygularla evrensel bir yere işaret edilen senaryolara sahip bana göre. Cici konumlandığı yer itibarıyla daha yerel bir konuya sahip gibi görünebilir belki, bir açıdan köy hayatını anlatıyor. Fakat karakterlerin yaşadıklarının, deneyimledikleri duyguların evrensel bir karşılığı olduğunu düşünüyorum. Ve bu öyküler çeşitli kültürler tarafından anlaşıldığı vakit ben kendimi çok iyi hissediyorum şahsen. Sevilmesinden öte öncelikli olarak anlaşılmasını diliyorum o yüzden, umarım derdinin ne olduğu kavranır ve bir empati yaratabilir. Yaptığımız işin en güzel yönlerinden biri bu bence çünkü: Karşılık bulabilmek…