Beden, gerçekliktir: Crimes of the Future üzerine

70’lerden bu yana body horror türünün simge ismi olan David Cronenberg, Maps to the Stars’tan yedi sene sonra kendiyle özdeşleşen sulara döndü. Başrollerini Viggo Mortensen, Léa Seydoux ile Kristen Stewart’ın paylaştığı, prömiyerini 75. Cannes Film Festivali’nde yapan Crimes of the Future, an itibarıyla MUBI kataloğunda. 


Zaman dilimi ve mekân

Günümüz dünyasına dair izleri hâlâ bulabileceğimiz, çok uzak olmayan bir gelecekte; Yunanistan’da geçiyor.

Ne hakkında?

İnsanların fiziksel acı hissetmediği, enfeksiyona bağlı hastalıkların yok olduğu bir çağdayız ve insan evriminin yeni bir aşamasına şahitlik ediliyor. Bilinmeyen bir nedenden ötürü insan vücudunun işlevsiz ya da henüz işlevi bilinmeyen organlar ürettiği bu sürece “hızlandırılmış evrim sendromu” adı veriliyor. Sindirim, solunum, uyku gibi temel fonksiyonların işlevini sınırlayarak acı verici hâle getiren bu dönüşümü yaşayan insanlardan biri Saul Tenser isimli performans sanatçısı. Geleneksel hazların ve alışkanlıkların rafa kalktığı dönemde, cerrahiyle tutkularını beslemeye başlayan toplum için eski travma cerrahı olan partneri Caprice ile birlikte neo-organlardan yeni anlam yaratma amacı taşıyan avangart performanslar sergiliyorlar. Hemen her şeyin değiştiği dünyada varlığını koruyan çatışmalardan biri hükümetlerin toplum üzerindeki kontrol mekanizması ve varoluşunu özgürce sürdürmenin yolunu arayan insan ırkı. Crimes of the Future da yarattığı distopik evrende, bitmeyen bu çatışmanın derinliklerine iniyor.

İzlemeden önce bilmeniz gerekenler

Crimes of the Future, günümüz problemlerine dair sorduğu sorularla taze bir fikir olduğuna ikna etse de senaryosu yaklaşık 20 sene önce kaleme alınmış aslında. David Cronenberg, yıllar sonra fikrini hayata geçirmeye karar verdiğinde yazdığı senaryonun ilerleyen teknolojiyle alakasız olacağına dair endişeleri olduğunu itiraf ediyor. Yapımcısı olan Robert Lantos’tan “Hayır, her zamankinden daha isabetli.” yanıtını alınca, yeniden düşünmüş ve onun haklı olduğuna karar vermiş. Aynı zamanda Crimes of the Future’ın, yönetmenin 1970 tarihli kısa filmiyle aynı ismi paylaştığını ancak olay örgüsüne dair herhangi bir ortak paydada buluşmadığını belirtelim. Cronenberg’in söylediğine göre, çeşitli sebeplerle yapımı ertelenen filmin ismi -eğer planlanan tarihte yayımlansaydı- Painkillers olacaktı.

İlk intiba?

Arka planda karaya vurmuş, paslı bir gemiyi gördüğümüz açılış sekansından itibaren ekolojik dengenin geri döndürülemez biçimde bozulduğunu tüm görsel tasarımıyla hissettiriyor film. Güneş ışığı yeryüzüne ulaşmıyor gibi görünen kasvetli bir atmosfer hâkim ve neredeyse klostrofobik. Teknolojik gerilemelerin olduğu, ummadığımız bir gelecek tahayyülüne götürüyor bizi Cronenberg. Beden, teknoloji, cinsellik gibi takıntılı olduğu meselelerin peşinden gitmeye devam ederken; yeni bedeni çaresizce kucaklamanın getirdiği rahatlatıcı etkiyi  de anlatısına katıyor. Filmografisinden bağımsız düşünülemeyecek body horror ögeleri varlığını sürdürüyor ancak rahatsız edici etkisi daha az. Kaybolan hislerin mümkün olan en somut ifadesinin bulunması ve yeniden yaratılmasına hizmet ediliyor. Filmde geçen “Ameliyat, yeni sekstir.” sloganının temelini sağlamlaştıracak şekilde bir estetik değer gözetilmiş.

Derinlerde ne var?

“Beden, gerçekliktir.” diyor David Cronenberg. Filmin derinlerinde yatan düşünceler de en az bedenin işleyişi kadar karmaşık, çok katmanlı. Evrimin bir sonraki basamağı ve yaşam alanını sentetikle tahrip eden insanın bunu nasıl çözeceğine dair meraklar, post-hümanizm kıyılarına yaklaştıkça gideriliyor. Kendi doğasını yeniden yaratarak değişimin gerekliliğinin sinyalini veren bedene direnmek, şova dönüşen toplumsal bir hareket. Gerçek değişimi fark edemeyen insan acı çekerek bunun bedelini ödüyor.  Hikâyenin devamında gördüğümüz üzere “acının bir işlevi var” ve bunun ortaya çıkmasındaki nihai amaç, evrime teslim olma fikri.

İnsanın dönüşümünü bir tehdit olarak görüp bunu reddetmesini sağlayan mekanizmayı ise devlet incelikle örüyor. Filmde karşımıza çıkan hormonsal değişimden doğan ağrıları giderici yatak ve sindirimi kolaylaştırıcı bir mekanizmaya sahip sandalye, değişimin tehlikeli bir hastalık olduğuna inandırmak için oluşturulan psikolojik illüzyonlar bütününün temsili. İnsan evrimini denetleyerek, yeni organların kaydını tutan ve onlara kendi varlığının ötesine geçecek dövmeler yaptıran Ulusal Organ Kayıt Bürosu; kuir kimliğin sınırlarına müdahale ve kürtaj yasağı gibi günümüz politik problemlerini oluşturan beden tahakkümünün altını çizmeye yardımcı oluyor.

Bedenin ifade gücünden faydalanan Cronenberg’in değindiği meseleleri anlatmak için vücudunu bir tuval olarak kullanan performans sanatçılarını odağa alması elbette şaşırtıcı değil. Performans sanatı aracılığıyla, insanın doğadaki konumuna göre biçim değiştiren sanatı ve sanatçının yaratım sürecini irdeliyor. Yeni organlarını seyircilere açık gösteri nitelikli ameliyatlarda aldıran Saul Tenser; sanatçıların tüm çıplaklığıyla, savunmasız bir şekilde zihnini topluma sunduğunun göstergesi. Bir yandan anlamlandıramadığı acıdan kurtulmanın yollarını ararken, öte yandan acıyı oluşturan yaratım gücünü kaybetmenin korkusunu taşıyor.

En çok neyi sevdin?

Filmin tüm grotesk ve erotik atmosferini usulca devam ettiren, kaybolmaya başladığı anda yeniden inşa eden Ulusal Organ Kayıt Bürosu memuru Timlin karakteri ve tabii ki ona hayat veren Kristen Stewart’ın performansı. Atmosfer yaratmak demişken, seyir deneyimini hipnoza dönüştüren Howard Shore müziklerini es geçmeyeyim.

En çok hangi sahneye yükseldin?

Gözleri ve dudakları dikilmiş, vücudunun her bölgesi kulakla kaplı dansçının gerçekleştirdiği performansla başlayan sekansa. Saul Tenser’ın uzak bir köşede, tatminsiz bakışlarla dansı izlediğine şahit oluyoruz. İzleyicilerin içinde olan bir başka karakter David Cronenberg’in güncel sanatı ve kendini içinde nasıl konumlandırdığını dile getirircesine “Evet çarpıcılar ama fazla olması iyi bir tasarım olduğu anlamına ifade gelmiyor.” diyor. Popüler kültürün yarattığı yapaylığı koruyarak, kendini apolitik düşünce sistemine hapseden sanat anlayışının bir hicvi. Saul Tenser’ın bir başka sahnede ifade ettiği gibi bu performanslar sadece “kaçışçı propaganda” olarak adlandırılabilir.

Formu dolduran: Ezgi Oğraş