/dergi/no74/ekstrem-bir-klasik-muzik-ozan-akyol-ve-kutay-soyocak/
201946

Jakuzi solisti Kutay Soyocak’ın Vox In Rama adını verdiği black metal projesinin ilk teklisi “Within The Womb”, mart ayının ilk günlerinde Tamar Records etiketiyle yayımlandı. Kutay ve yeni serüvenini tohumları atıldığı günden bu yana yakından takip eden, metal müziğe dair referansları KALT’taki mizahına da serpiştiren Ozan Akyol’u aynı masada buluşturduk. Sohbet Ozan’ın Eskişehir’de 2000’lerin başında kurulan Episode 13 grubuyla deneyimledikleri ve çıkarımlarıyla açılıyor; ardından Vox In Rama’nın yapıtaşlarına odaklanılıyor.

Sohbetin tamamı önümüzdeki günlerde Bant Mag. podcast kanallarında olacak.

Ozan Akyol: Nasılsın?

Kutay Soyocak: İyiyim. Sen nasılsın?

Ozan Akyol: Ben de çok iyiyim. Çocukluğumdan beri özendiğim bir şeyi yapacağız bugün. Gençliğimde ilgiyle takip ettiğim Metal Hammer, Kerrang! gibi dergilerde böyle birbirini seven, sayan insanların müzik hakkında konuşmaları; sohbet şeklinde gerçekleşen röportajlardan birini yapmaya çalışacağız.

Kutay Soyocak: Episode 13 ile ilgili sorular hazırladım sana. İçinde Jakuzi’den grup arkadaşım Meriç’in de bulunduğu Tabula Rasa albümü 18. yılını doldurmuş. 2003’te kayıtları bitmiş ama 2005’te yayımlanmış. Meriç’le sohbet ederken “Neden 2 sene beklendi? Şimdi 2 sene kim, kimi bekliyor? Nasıl da cefakâr bir grup” diye sorarken DJ Club Records gibi bir etiketle çıktığını öğrendim. İnternetten araştırmaya çalıştım ama hiçbir şey bulamadım. DJ Club Records nedir?

Ozan Akyol: DJ Club Records aslında bir dükkân. Eskişehir Esnaf Sarayı’nın en üst katında. Eskişehir’i bilmeyenler için söyleyeyim; Esnaf Sarayı, Türkiye’nin ilk yürüyen merdiven kullanan alışveriş merkezlerinden biridir. Birinci katı tamamen erkek giyime adanmıştır. Zemin katı pet shoplar, Doğanay Börek Salonu’na aittir. Bunu birkaç KALT podcastinde de anlatmıştım. Maslow’un ihtiyaçlar piramidi gibi. Neyse, Esnaf Sarayı’nın en üst katındaki bir dükkânın adıydı DJ Club; aslında Records değildi. Hem müzik albümleri hem de oyunlar satan bir yerdi. Bir Hakan Abi vardı; yıllarca Esnaf Sarayı’nın en modern yüzü gibi konumlanmış bir bireydi. Börekçileri, damatlıkçıları, pet shopları falan geçtiğinde bir anda dünya müziğiyle entegre olmuş, Atari’nin ne olduğunu bilen, gencin, ergenin derdinden anlayan bir abiydi. Hatta bizim gitaristimiz Murat’ın da eskiden tanıdığı bir büyüğüydü.

Kutay Soyocak: Derin bağlantılar…

Ozan Akyol: DJ Club, dediğim gibi bir dükkândı ve bu dükkânın içinde her şeyi bulabiliyorduk. Özellikle yabancı albümler, daha 90’ların ortalarında Eskişehir’de Raksotek açılana kadar DJ Club’dan baya bir şey aldım.

Bizim anladığımız ya da takip ettiğimiz Avrupa standartlarında bir pazar asla oluşmadı Türkiye’de. Bunun nedeninin, içerideki devinimi dışa döndürememekle alakalı olduğunu düşünüyorum.” -Ozan Akyol

Kutay Soyocak: Peki, müzik alışverişinin dışında; müzik yapıp oradan yayımlama süreci nasıl oldu?

Ozan Akyol: Hakan Abi, Eskişehir’de o dönem düzenlenen festivallere stant açmaya gidiyordu elindeki albümlerle. Bir nevi merchandise stantları gibi. Orada, o pazarı gördü. Hakan Abi aslında FUBU montçuydu. FUBU montların ortalığı kasıp kavurduğu, hip hop, nu-metal furyasının olduğu zamanlar. Biraz, rüzgâr nereden eserse durumu gibi. Hem bir duruşu var gibi hem de hiçbir duruşu yok gibi bir insandı. Biz de tam 18-19 yaşlarındayız zaten. Bir insanın hem bir duruşu var gibi hem de hiçbir duruşu yok gibi olduğu zamanlar. Neyse, Hakan Abi burada bir piyasa olduğunu gördü tabii. Çünkü o zamanlar bir festivaldeki kitleyi ancak bedava baklava dağıttığında toplayabilirsin. Eskişehir’de 800-900 kişi Hayal Kahvesi’nde yapılan bir festivale gelebiliyordu. Bahsettiğim tarih ise 2001. Hakan abi aslında bu 2000’lerin başındaki, özellikle 90’larla beraber patlaya patlaya gelen ekstrem müzik, heavy metal, heavy metaldeki ekstrem müzikleri yakından takip eden bir insana dönüştü festivallere gide gele. Sanırım ilk çıkardığı iş Moribund Oblivion’ın bir EP’siydi. Daha sonra da bizi bastı zaten. O sürecin uzamasının sebebi de Bahadır Uludağlar’ın kendi söylemine göre; “En uygun takvimin 2003 değil 2005” olduğunu düşünmesi.

Episode 13 (2003)

Kutay Soyocak: Ama bu iki senelik beklemenin sonunda da 2005’te Marduk’la iki tane konserde ön grup olarak birlikte çalmışsınız; biri Ankara’da diğeri İstanbul’da olmak üzere. Aslında bu iki senelik beklemeye değecek bir mükâfat olarak da düşünülebilir bu konserler. Benim merak ettiğim, o dönem mekânlar ve seyirciler olmak üzere yerel metal sahnesinin havası nasıldı? Şu an bile şartlar, üsluplar daha iyi olsa da tatmin edici bir iş standartı yok. O zaman daha yeni yeni kurulmaya başlanan sahneler, barlar, organizasyonlar, özellikle ekstrem müzik yapan müzisyenlere nasıl davranıyorlardı?

Ozan Akyol: Aslında tam olarak kapsayan cevabı olmayan bir soru. Bizim anladığımız ya da takip ettiğimiz Avrupa standartlarında bir pazar asla oluşmadı Türkiye’de. Bunun nedeninin, içerideki devinimi dışa döndürememekle alakalı olduğunu düşünüyorum. Mesela birçok grup Türkiye’de konjonktürün de kurbanı oldu. 80’lerle başlayan bir akım var. 90’larda artık tepe noktasına ulaşıyor. Hatta yayın organları var, dergiler çıkıyor, haftalık çıkan bir heavy metal dergisi vardı Şebek diye. Daha sonra onu takip eden; Avrupalı muadillerine daha yakın olan Enred, Çağlan Tekil’in çıkardığı Non Serviam, Ankara’dan Sonic Splender vardı. Aslında, Türkiye’nin batılılaşma, modernleşme tarihinden çok da koparamayacağımız bir hikâyesi var bu işin. Biraz yalapşap işler. Grubu ilk kurduğumuzda herkes gibi özendiğimiz, müziğinden ilham aldığımız gruplar olduğunu hatırlıyorum. Yapmak istediğimiz bir tarz vardı. Buna ulaşmak için önce malzemeye ulaşmak gerekiyordu. Yapabileceğin şeylerin varyasyonunun olabilmesi için ya da senin kendini bulabilmen için çok fazla müzik dinlemen gerekiyor. Eskişehir ise bizim için bu konuda bereketli bir topraktı. Kasetlere, albümlere ulaşabiliyorduk. Ankara’nın yakın olması bir avantajdı. En kötü Ankara’ya gidip Hayri Plak olsun, Zor, Zıt gibi yerlerden kaset çekip dönebiliyorduk. Mekânlar açısından da, zaten o dönem Rock Barlar baya revaçtaydı. Ama konser verecek mekân var mıydı dersen, genelde biz düğün salonlarında çalıyorduk. İlk konserlerimiz hep öyledir. Hiç yan yana gelemeyecek kavramlar bizim gerçeğimiz oluyordu. Kulis olarak gelin odası kullanılıyor; birazdan Episode 13, Black Omen, Infernal Torment çıkacak.

Kutay Soyocak: Şu zamanda bile makyaj, kostüm, sahne şovu olarak düşündüğümde bile Türkiye’de bunun sınırları ne kadar genişletilebilir? Ne kadar zorlanabilir? Açıkçası biraz endişe duyduğum yerler oluyor. Bu endişe insanlardan korkmakla alakalı değil de bunun var olan estetik algımızda bir yere yerleştirebilecek, bir ısrar oluşabilecek mi gibi konuları merak ediyorum. O zamanlar böyle sahneye çıktığındaki psikolojini, o zamanki Ozan’ı şu döneme ışınlasak, nasıl toplumsal gerginliklere sahip olursun?

Ozan Akyol: Corpse paint’ten mi bahsediyorsun?

Kutay Soyocak: İmajdan bahsediyorum aslında.

Ozan Akyol: Şöyle bir gerçek var, etkilendiğimiz, ilham aldığımız, sevdiğimiz grupların yüzde 90’ı zaten Norveç’tendi. Black metal’in anavatanı dediğimiz bir ülke. Norveç, İsveç, Finlandiya, Kuzey Avrupalı grupların domine ettiği bir kültürden bahsediyoruz ve corpse paint zaten Kiss’e kadar götürebileceğin bir gelenek.

Kutay Soyocak: King Diamond mesela.

Ozan Akyol: King Diamond daha sonrasında. Norveç Black Metal patlamasında ilk dalga denen Mayhem’in sahne şovlarına baktığında, 80’lerin sonuna doğru onlar da o imajı sahneye taşımış gruplardan. Mayhem’i takiben zaten Darkthrone var. Darkthrone hiç canlı çalan bir grup değil ama imaj olarak baktığımızda dâhil olur. İlk dalganın tüm albüm kapaklarında, konser kayıtlarında, fotoğraflarında gördüğümüz şey oydu. “Birebir yapmak istediğimiz müzik bu” dediğimiz için biz aslında çocuk aklımızla, o olmak istiyorduk sahnede. Bu çok basit bir mantık aslında; “Ben, sevdiğim adamlar gibi görünmek istiyorum sahnede” çünkü o ritüelistik üniformayı giyerek o ritüeli eksik bırakmak istemiyorsun. Ama elinde de Kardelen Düğün Salonu var.

Sorduğun soruya gelecek olursak. Bizim corpse paintsiz çıktığımız da birçok konser var. “Black metal yapıyoruz ama corpse paint yapmak zorunda da değiliz” düşüncesi kafamda hasıl oldu ve hatta “bundan sonra hiç corpse paint yapmayacağız!” gibi bir düşünce uzun süre vardı kafamda. Ama mesela son 1-2 yıldır tekrar “Ya niye böyle bir ket vuruyorum ki kendime?” diye düşünüyorum. Yapmak istersem yaparım. O moddaysam, öyle bir şey sergilemek isterim. Buna, Kardelen Düğün Salonu da olsa Maslak Venue de olsa, ben ne sunmak istiyorum gibi bakmak gerekiyor. Ben nasıl bir şov sergilemek istiyorum? Çünkü bunun teatral yanı var.

Kutay Soyocak: Burada galiba meseleyi ayrıştıran şey de bunu bir performans olarak ele almak. Bunu Attila (2007’den beri Mayhem’in vokalistliğini yapan Norveçli müzisyen) çok iyi yapıyor. Her konsere farklı bir dekor, kostüm ve makyajla çıkıyor. Bunu artistik bir bakış açısıyla değerlendiriyorum. Mesela Maniac’ın (Mayhem’in ilk EP’si olan Deathcrush’ta ve 1994-2007 arasında vokalistliğini üstlenmiş Norveçli müzisyen) corpse paint’i de neredeyse bembeyaza bulanmış bir şekilde. Tam olarak corpse paint’e de benzemiyor.

Ozan Akyol: War paint. İşte, War paint, corpse paint. O gotik bir öge.

Kutay Soyocak: Kendine has bir şey yaratmak işin kilit noktası gibi geliyor bana. Sadece korkunçluğu hedeflemesi artistik bakımdan yeterli olmuyor.

Ozan Akyol: Tabii ki. Zaten bunun örnekleri çok fazla. Mükemmel corpse paint yapıp bozuk akortla ve hiçbir şekilde olmayacak şarkılarla piyasada olan onlarca insan vardı. Onlar silindi gitti. Ya da silinmese bile oradaki esas amacın yüz, göz boyamak olduğunu anlıyoruz.

Kutay Soyocak: Tabula Rasa’da klavye kullanımı var. Açıkçası o dönem size denk geldiğim zaman, yanlış hatırlamıyorsam “Forlorn… till Dawn”dı. O bana biraz oryantal de gelmişti.

Ozan Akyol: Biraz değil. Direkt oryantal bir şarkı.

Kutay Soyocak: Ben o zamanlarda -ki aslında hâlâ öyleyim ya- klavye kullanımı sevmiyordum, metalde özellikle. Ama şu an yıllar sonra tekrar dinlediğim zaman aslında Tabula Rasa’nın çok romantik bir tarafı olduğunu da düşünüyorum. Mesela “Submerging Dreams” baya romantik bir şarkı.

Ozan Akyol: Tabii, epik.

Kutay Soyocak: Evet. Ufak ufak o zamanlar Tabula Rasa’da İsveç sound’unu duyuyor, dinliyoruz. Mesela In Flames, At the Gates hissi geliyor. Sonra Pitch Black’te tavan yapıyor. Üçüncü albüm Death Reclaims the Earth ve devamında gelen “Sagawa” ile “Corpus Vile” teklilerinden sonra grup, çok düşük tempo ve suicidal black metal denilebilecek bir alana dâhil olmuş gibi geliyor. Bu, acaba senin Episode 13’de hep hayalini kurduğun, tahayyül ettiğin bir çizgiye doğru gitti mi? Rota bu muydu yani bir başka deyişle.

Ozan Akyol: İlk albüm, 17-18 yaşında tasarlamaya başladığımız, kendi, o küçük beyinlerimizce anladığımız müziğin harmanlanmış hâliydi. O albümün içinde Emperor var, Dimmu Borgir var, Cradle of Filth var, Empyrium var, zaman zaman Rotting Christ var.

Nuclear Blast’ın yayımladığı derleme albümler gibiydi. Tüm Kuzey Avrupa ve Yunanistan. Bize yakın coğrafyalardan sevdiğimiz gruplar. Rotting Christ, Nightfall, hatta belki Orphaned Land’e kadar genişletebilirsin haritayı. O orientlik, doğululuk hissiyatının kalmasının nedeni bir yandan da bu arayış içindeki hâlimize çok uygun gelmesi onların. Pentagram’ı çok seviyorduk. Mesela Pentagram’ın Anatolia albümü bizim için baya oyunu değiştiren bir albümdü; Türkiye’deki müziğin batıdaki karşılığı olarak. Etkilenmiştik açıkçası.

Sene oldu 2021. Dördüncü albümü hazırlıyoruz. Şu an Murat’la en en güzel paslaştığım dönemdeyim. Grubumuzu yeniden yapılandırdık. Onur geldi. Onur da Carnophage ve Black Omen’ın davulcusuydu. Eskişehir’den Çağlar diye bir arkadaşım var, o da basçımız oldu. Klişe bir laf vardır ya “en olgun dönemimizdeyiz” diye… Gerçekten herkes kendi getirdiği, kendi büyüttüğü mirasını komplekssiz bir şekilde ortaya koyabiliyor. 20 yılın sonunda diyebilirim ki şu an çok tatlı gidiyor her şey.

Kutay Soyocak: Zaten Tabula Rasa’nın da 2 sene sonra 20. yılı olacak. Az buz bir zaman değil, dediğin gibi. Benim sorularım bu kadar Ozan.

Vox in Rama’yı yapmamın sebebi sadece ekstrem kayıtlar değil aynı zamanda gözümde canlanan görsel bir dünyayı da oluşturmasıydı. O yüzden bunu yan proje değil; aynı Jakuzi gibi götüreceğim, fikirlerim olduğu bir iş olarak tanımlayabilirim.” -Kutay Soyocak

Ozan Akyol: Çok teşekkür ederim Kutay. Beni aldın götürdün, Esnaf Sarayı’na, Kardelen Düğün Salonu’na soktun. Çok güzel oldu. Ben şunu söylemek istiyorum. Vox in Rama, ilk şarkı…

Kutay Soyocak: İlk heyecan…

Ozan Akyol: İlk çocuk ve ölü doğan bir ilk çocuk. Maşallah, mosmor doğmuş. Benim çok hoşuma gitti şarkı. Projenin en başından beri Kutay’ı gözlemleme ve izleme şansım olduğu için şanslı azınlıktanım. Bütün adımları gördüm, çok güzel şarkıları var ellerinde. Erhan Kabakçı ile birlikte bu projeyi var ettiniz.

Kutay Soyocak: Evet. Erhan’ın prodüktörlüğünde.

Ozan Akyol: Onun da ellerine sağlık. Zaten Erhan da son 10 yıldır Kadıköy’de foseptik gibi taşan ürünlerin yüzde 80’i, 90’ını çıkarıyor Stüdyo Jam Session’dan. Sana şunu soracağım. Sen, Jakuzi’nin müdürüsün. Jakuzi’nin başındaki insansın. Vox in Rama bir yan proje mi? “Yan proje” kavramı hakkındaki düşüncelerini merak ediyorum. Vergiden, eleştiriden muaf bir yabancı enişte gibi mi? Yoksa özel çocuk gibi mi?

Kutay Soyocak: Ben bunu bir sergi olarak düşünüyorum. Açtığım yeni sergi, böyle bir estetikten oluşuyor. Bunu da müzikal olarak tanımlamak ve kategorize etmek için de ayırmak en doğrusu. Eleştiriden muaf tutmuyorum çünkü eleştiriden muaf tutarsam bu işin misyonunu boşlamış olurum. Tam tersine sanki hiç Jakuzi’yi yapmamış ve bu işimle var oluyormuş gibiyim ki zaten öyle. Çünkü o zaman yaptığım şeyi de daha iyi eleştirebileceğim ve daha iyi bir konuma yerleştirebileceğim. Tabii proje olarak baktığımız zaman “synth pop yapıyordu şimdi black metal yapıyor” ya da “hem synth pop hem de black metal yapıyor” gibi durumlar çıkıyor. Ben bunu biraz daha artistik ve performans çerçevesinde hayal ediyorum. Vox in Rama’yı yapmamın sebebi sadece ekstrem kayıtlar değil aynı zamanda gözümde canlanan görsel bir dünyayı da oluşturmasıydı. O yüzden bunu yan proje değil; aynı Jakuzi gibi götüreceğim, fikirlerim olduğu bir iş olarak tanımlayabilirim.

Vox In Rama – Within The Womb

Ozan Akyol: Black metal teklisi çıkaracağın zaman, “işte şimdi deri montu hakkıyla giyebileceğim” dedin mi? Mesela sen GG Allin’ı çok seviyorsun biliyorum. Mayhem’i çok seviyorsun. O ergen gazıyla da bir şekilde ilerleme durumu var mı?

Kutay Soyocak: Bu sanki ruhsal bir kaltmış gibi. Tıpkı o, ergenlikteki bir kulübe üye olma hissi tabii ki de yükseldi. Zaten ben bunu dinliyordum da artık “bu işi yapmak için kendimi ortaya attığım andan itibaren zaten bu kulübün içindeyimin” rahatlığıyla daha fazla sahiplendim. Eskiden sadece tarz veya giyim olarak tercih ederken, Vox in Rama ile beraber daha fazla üstüme yakışan, sahiplendiğim bir şeye dönüştü. En azından imaj olarak. Ama biliyorsun zaten biz Jakuzi’deyken de öyle parlak synth popçular değildik. İmaj olarak bana çok da keskin bir ayrım gibi gelmiyor. Sadece müzik değişti.

Ozan Akyol: Seninle aynı doğrultuda düşünüyorum. Bunun bir ehliyeti yok zaten. Mesela, “arkadaşlar iki sene hızlandırılmış bir black metal kursuna gidiyoruz ve öğreniyoruz”u yok bu işin. Türkiye’de hâlâ çok seviliyor. Bilmiyorum var mıdır hâlâ bu çoluk çocukça “biz yıllarımızı verdik geliyorlar bir tekliyle black metal yapıyorlar” fikirleri. Bir tekliyle de black metal yapılabilir.

Kutay Soyocak: Kendi içimde bu işi yapmam için bana gaz veren şey de şuydu açıkçası; ben zaten hep Mike Patton gibi birçok proje yapıp, birçok projenin içinde yer alan multiplayer bir insan olmak istiyorum. Altını çize çize Jakuzi’ye “bu bir proje” dememin asıl sebebi de bu. Bir yerden bir yere zıplama özgürlüğümü kendime hissettirmem için söylediğim, çizdiğim sınırlardı. Ama bir yandan da şöyle bir şey de istiyorum; Türkiye’de bitmek tükenmeyen, saplantılı bir kimlik problemimiz var ya, “o şucu”, “bu şucu” gibisinden. Biraz da bunu kendi üzerimden kırmak istedim. Beni motive eden buydu. Kendimi hiçbir zaman synth popçu, punk ya da metalci gibi görmedim. Şu an bile, black metal yaptığım için “deri ceket” soruna istinaden söylüyorum, hâlâ kendimi metalci olarak görmüyorum. Ben bunu ekstrem bir klasik müzik olarak görüyorum. Ama bu dönemde yaşayan bir insan olarak bu estetiği nasıl ele alabilirim düşüncesindeyim.

Ozan Akyol: Ya bir de seviyorsun aslında. Black metal seviyorsun.

Kutay Soyocak: Tabii canım.

Ozan Akyol: O sevdiğin, özendiğin müziği “bir de benden duyun” demek istiyorsun. Bundan daha doğal ne olabilir zaten? Sanat, bilim, edebiyat bundan başka türlü ilerlememiştir zaten. Bunu aslında şu amaçla sordum. Projecilikten korkuyor musun? Proje, proje… Şu dönemde insanların dilinde hep proje var ya…

Kutay Soyocak: Şimdi grup desen, grup kurmuyorum ben kimseyle. Grup kurmak bana hep arkadaşlık zemininin üstüne birlikte bir şey üretme hevesinin gelmesi gibi tınlıyor. Bugüne kadar hep önce müziği yaptıktan sonra bunu sahneye nasıl taşıyabilirim üzerinden ilerledim. Bu sebeple bana hiçbir zaman grup gibi gelmiyor.

Ozan Akyol: Peki, bu yaklaşım grubun senin dışında kalan elemanlarını biraz örseliyor olabilir mi?

Kutay Soyocak: Açıkçası evet. Bazı şeyleri çok kişisel hissettiğim için onları tedirgin etmiş olabilirim. Zaten bunları Ahmetcan, Meriç ve Can’la hep konuşuyoruz ve sağ olsunlar en sorun yaşadığımız anda bile hep arkadaşça ve dostça çözüyoruz. İşleri rayına oturtmamın sebebi de aslında buydu. İnsanlara biraz baskı hissettirdiğin oluyor. Sen kafanda bir şey kuruyorsun ve şöyle bir gerçek var, bazen o mesaiyi birisi, o kadar da harcamadıkça o işin ilerlemesi çok zorlaşıyor. Kendi hayat koşulları sebebiyle o durumu anlayamadıklarında, çözüm bulamadıklarında da böyle, pasif agresif bir ortam oluşuyor.

Ozan Akyol: Bunu tamamen empati yaparak sordum sana çünkü ben de kendi grubumda bunları çok yaşadım. İkimiz de vokalistiz, ikimiz de frontman’iz. Bunu frontman’i olumlamak ya da pejoratif anlamda düşürmek için de söylemiyorum. Olan gerçek bu ve bazen bir şeye çok inandığında en yakındakilerin bile en ufak ters hareketi sana “o kutlu davaya bunlar inanmıyor benim kadar” dedirtiyor.

Kutay Soyocak: Anlıyorum. Sanki davayı satıyor gibi.

Ozan Akyol: Ama bu hafif bir sanrı. İçinde egonun harmanlandığı bir ateşten gömlek.

Kutay Soyocak: Ama bazen ego iyidir.

Ozan Akyol: Ego olmazsa olmaz zaten.

Kutay Soyocak: Ego olmazsa olmaz ama bu bir ego şovu gibi de değil. Bazen o, yalnız bırakıldığın ya da desteklenmediğini hissettiğin anlarda biraz da kızabiliyorsun.

Ozan Akyol: Benim Episode 13’deki ilişki geçmişim, KALT’ın çok daha sağlıklı bir grup olmasını sağladı. Oradaki hataları, düşünce ayrılıklarındaki yaşananları ya da oradan çıkardığım bütün edinimleri KALT’ta kullandım. Bizim Erman’la da inşa ettiğimiz şey bir müzik grubundan pek de farklı değil. Belirli sınırlar içerisinde kavga, dövüş kesinlikle olmalı, sonuna kadar mücadele edilmeli ve pes etme asla olmamalı. Pes etmekten kastım insan ilişkilerini koparacak noktaya gelmek. Vox in Rama’nın içinde Jakuzi’den aktardıklarını da göreceğiz sanki. Kendini test etme şansın olacak.

Kutay Soyocak: Kesinlikle. Mesela şu an genel olarak çok düşünemiyor olsak da her şeyin düzeldiği bir senaryoda Jakuzi ve Vox in Rama’nın senkronize ilerlediği, hiç bilmediğim farklı dinamikler keşfedeceğim. İşi bölmek, zaman ayırmak, üretmekle ilgili…

Ozan Akyol: Tarz fark etmeksizin hayatında dinlediğin ilk karanlık şarkı neydi?

Kutay Soyocak: Barış Manço’nun “Dönence”si mi yoksa “Gülpembe”nin introsu mu emin değilim ama Barış Manço olduğu kesin. Ki ben müziğiyle tanıştığım zamanda daha yeni ölmüştü. Cenaze görüntüleri televizyonda hep Barış Manço çalınarak veriliyordu. Bu karanlık gibi değil de…

Ozan Akyol: Melankolik gibi mi?

Kutay Soyocak: Evet, evet. Melankolik.

Ozan Akyol: Ya zaten o dönem, çocuklukta, şu an anladığımız gibi leş bir karanlıkla karşılaşsan da “anneeğğ” diyerek kaçarsın büyük bir ihtimalle. Benim de bahsetmek istediğim o melankoliklik, kasvet. Bunu şundan dolayı soruyorum; karanlık müzik büyük bir torba değil mi aslında? Çünkü Cansever ile Lifelover’ı aynı kefede tutabilirim karanlık olarak. Karanlık müziğin bir tane janrı ya da bir tane kuralı yok gibi geliyor bana. Onun bir damarı var ve o damarı yakalayanlar bir şekilde benim skalama giriyor. Sende de öyle mi?

Kutay Soyocak: Bende de öyle. Hatta o karanlığı fos mu yoksa gerçekten orada bir koyuluk var mı diye bir filtrem bile var artık. Bu sadece “aa ne kadar karanlık” gibi değil, karanlığın içinde de jüriler, orada bir elemeler oluyor. Bana hep insanın biricikliği ve dünyayı o biricikliği üzerinden dramatize edişinden kaynaklı bir duygu büyüteci var gibi geliyor. Bu çoğu zaman insanlık tarihi için kolpa bir endişe ve evham ama bunu artistik olarak kullanmayı veya düşlemeyi, inşa etmeyi, dinlemeyi seviyorum. Bunların hepsi zaten bir mittir. Mitler, hikâyelerdir. Hikâyeler, doğrudur veya değildir. Güzel olan hikâyenin kendisinin kurgusudur. Oradaki gerçeklik artık neye göre gerçek neye göre değil… O hikâye esas olandır. İnsanın üzerine gelen felaketle savaşması, ona kafa tutması ya da bir şekilde daha tekinsiz tarafını çıkarması bana bu hikâyeler dünyasında eğlenceli geliyor. Bu sebeple bence karanlık eğlenceli.

Ozan Akyol: Karanlıkta ve melankolide öylesinelik olması çok zor. Öylesine mutlu şarkı çok fazla yazılabilir. Ben de üretebilirim onu çok rahat bir şekilde ancak senin de söylediğin gibi dert ve hikâye gerçekse ister istemez karanlıklaşıyor insana dair olduğunda…

Deşifre: Ant Arın Şermet

  1. Evet, bu bir müzik sayısıdır

  2. Zamanın görsel hafızasına dair: 3 müzik fotoğrafçısını dinliyoruz

    Ebru Yıldız, Jenn Five ve Pooneh Ghana’ya sorduk: Canlı müzik ve yakın temastan uzak bu dünya onları ne şekillerde etkiliyor; neler yaşıyor, neler hissediyorlar?

  3. Nasıl günler bu günler: Müzisyenlerden mektuplar

    Sorularımızı Türkiye ve dışarıdan pek çok müzisyene, DJ’e yolladık. Yanıt alabildiklerimizden size mektuplar topladık.

  4. “Hep aynı araçlara güvenemezsin”: Matana Roberts ve Moor Mother

    Hem ilişki kurulabilecek hem de dersler çıkarılabilecek detaylarla dolu bir zihin egzersizi için söz ilham verici müzik insanları, Matana Roberts ve Moor Mother’da.

  5. Kriz halinde kültürlere şefkatle yaklaşmak: Dünyadan müzik basını manzaraları

    Dünyanın farklı noktalarından editörler nasıl süreçlerden geçtiklerini paylaşıyor. Bazıları oldukça kurumsal yayınlarda çalışıyor, bazıları müzik kültürünün geleceğe en adil şekilde nasıl taşınabileceğine kafa yoruyor, hatta aralarında bu ortamda yeni dergi çıkarmaya karar vermiş olanlar da var.

  6. Sözlerin ruhu çıksın: Batuhan Mutlugil ve Gülinler

    Kariyerinin ilk solosunu paylaşan Duman gitaristi Batuhan Mutlugil’i, şu sıralar kendi solosunu hazırlayan ve bir diğer Duman üyesi Ari Barokas’a canlı performanslarında eşlik eden Gülinler aldı karşısına.

  7. Noga Erez’in kendiliğinden çiçek açan şarkıları

    Noga Erez’in pandemi sürecinde, kendi tabiriyle, en iyi hâline getirilen şarkılarında hem fiyakalı bir tavır hem de çocuksu bir naiflik var. City Slang’den çıkardığı yeni albümü “KIDS”i kendisinden dinledik.

  8. Günün gerçeklikleri ve olası yollar: Söz plak şirketlerinde

    Türkiye'den ve dünyadan, 2020'yle birlikte çeşitli süreçlerden geçen çok farklı ölçekler ve farklı motivasyonlardaki plak şirketlerine sorduk.

  9. Ekstrem bir klasik müzik: Ozan Akyol ve Kutay Soyocak

    Vox In Rama adını verdiği black metal projesiyle karşımıza çıkan Jakuzi solisti Kutay Soyocak ve metal müziğe dair referansları KALT’taki mizahına da serpiştiren Episode 13 üyesi Ozan Akyol’u aynı masada buluşturduk.

  10. Şeytan odamızdan çıkmasın: Palmiyeler

    Palmiyeler, son konserini Şubat 2020’nin son günlerinde ABD turnesinin finali olan Buffalo’da çaldığından bu yana yaşantılarımız epey değişti.

  11. Dayanma gücünün sınırlarından nereye?: Müzikli mekânlar yanıtlıyor

    Mikrofonu Ankaralı esnafın örgütlediği Kafe-Bar-Restoran Çalışanları ve İşletmecileri Dayanışma Platformu KABARE’ye; İzmir’den ve İstanbul’un farklı semtlerinden bazı müzikli mekânlara uzattık.

  12. Aklımdakiler: Melike Şahin

    Sanatçı, yazar, müzisyen dostlarından Melike Şahin’e sorular var. Merhem, yatıştırdı mı, iyileştirdi mi? Müziğinde arabeskin izi nasıl sürülebilir? Referans hikâyeler ve duygu durumları neler?

  13. Zebra misali, sessiz ve derinden: Charles Pasi ve Boran Kuzum

    Boran Kuzum’un Charles Pasi ile bu sohbeti geçmiş zamanda; çatal kaşık sesinin es verdirdiği, araba gürültüsünün fona yerleştiği, sigara dumanı ve kahve kokusunun ruhlara işlediği bir Paris kafesinde yüz yüze başladı ve hayatlarımızın normale dönmesini iple çektiğimiz bu günlerde, Charles Pasi’nin yeni albümü Zebra’nın yayımlanması vesilesiyle ses sese tamamlandı.

  14. Temel motivasyon dünya ahvali: Lara Di Lara ve Kamufle

    Lara Di Lara ve Kamufle, pandemi günlerinde hayat verdikleri beş şarkılık EP için gün sayarken...

  15. Şarkı şarkı: Black Country, New Road ve “For the first time”

    Muazzam bir ilk albüm, altı soru, altı cevap, altı illüstrasyon.

  16. Sancılı süreçler, çıkan dersler, yenilenen gözler: Festival ve turne sektörüne bakış

    İstanbul Caz Festivali, Pozitif, Arter Yeni ve En Yeni Müzik Festivali, Soundports, Bozcaada Caz Festivali, Epic Fair ve Hollanda’dan Le Guess Who? yanıtlıyor.

  17. Tek başınalık ve hurafeler: Taner Yücel ve Görkem Karabudak

    Bu sohbette "Cemil Şov" filminin müziklerinin sorumlusu Taner Yücel ve “Akılsız Başın Sürgünü” isimli ilk şarkısını yayımlayan Görkem Karabudak buluştu.

  18. Kapamak yerine kapıları açmak: Deniz Cuylan ve Durul Taylan

    Los Angeles’ta komşuluk eden Deniz Cuylan ve Durul Taylan’ın; yeni başlangıçlar, sürekli değişimler, “Daimon”lar ve son üretimleri üzerine muhabbeti.

  19. Ergenlik Yılları: Nükhet Duru

    Müzisyenlerin büyürken dinlediği müzikleri ve bu müziklerin üzerlerinde bıraktığı tesiri kurcaladığımız Ergenlik Yılları köşemizde memleket popüler müzik tarihinin divası Nükhet Duru var.

  20. Çizgi hikâye: SOPHIE (1986 - 2021)

    Tematik üretimleri ve özgün yaklaşımıyla pop müziğin seyrini değiştiren SOPHIE için çizgiler eşliğinde bir anma.

  21. “Hollow Shell” ve ardındakiler: Cava Grande

    2000’lerde yerli müziğin seyrine renkli dokunuşlar yapan Tan Tunçağ’ın son yıllarda meşgul olduğu solo projesi Cava Grande, ikinci stüdyo albümünü yayımladı.

  22. "İnternet ruhumu ezip geçiyor": Ashnikko

    Ashnikko’yla; 2021’in ilk günlerinde yayımladığı DEMIDEVIL isimli 10 parçalık koleksiyonunu, Kelis sevgisini ve yarattığı alter-egosu “Daisy”yi konuştuk.

  23. Aklımdakiler: BaBa ZuLa

    Hayvan Gibi’den hareketle, BaBa ZuLa’dan Murat Ertel’e, dost meclisinden gelen soruları yönelttik.

  24. Ses büyüsün, çoğalsın, yayılsın: İnternet radyolarına bağlanıyoruz

    Noh Radio, Root Radio, Radyo Modyan, Year Zero, 2021’in başında Ortak Kanal başlığıyla bir hareket planını hayata geçirdi. Oops! Radio ise DJ Style-ist’in yakın dönem projesi.

  25. Hayal etmeye devam: Deniz Taşar

    Şarkı yazarlığını “kendini ve müziği keşfetmek” olarak tanımlayan Deniz Taşar, ortak duygularda buluşma vadeden albümünün detaylarını ve üretim sürecini anlatıyor.

  26. Koca bir müzik havuzunda: Altın Gün ve “Yol”

    Son yıllarda ünü dünya haritasının dört bir ucuna uzanan Hollandalı topluluk Altın Gün, Glitterbeat etiketiyle yeni albümü Yol’u yayımladı.

  27. Müşterek paydalar, güvenli alanlar: Çeşitli kolektifler anlatıyor

    Queerwaves, Algorave İstanbul, Club Coweed, Hood Base, Lordlar Sofrası ve Life From İstanbul’a sorduk: Bu dönemin ekonomi, sosyal güvence, kültür ya da yalnızlaşma adına etkileri nasıl değerlendirilebilir?

  28. Takibe alın: Son dönemde tanıştığımız bazı yeni sesler

    Üretme motivasyonlarının temelini ne oluşturuyor? Müziklerinin dinleyicide nasıl hisler uyandırmasını hayal ediyorlar? Yakın gelecek planları neler?

  29. Arlo Parks’a kulak verin, iyileşin

    İlk albümün ardında yatanları, şair kimliğini besleyen unsurları ve üretme misyonunu Arlo Parks’dan dinliyoruz.

  30. Grazia’nın 1978 çıkışlı ilk, tek ve benzersiz albümü

    Ladies on Records ile kadınların anlattığı hikâyelerin izini süren Kornelia Binicewicz, son derlemesi “A Drop of Luck”ta yer alan sanatçılardan Grazia’nın saklı albümünü, İsrail merkezli plak şirketi Fortuna’nın kurucularından Zach Bar’dan dinliyor.

  31. Her şey boş bir sayfa ile başlar: Vincent De Boer

    Vincent De Boer’le “The Stroke”un üretim süreci ve Ill Considered’la yakaladıkları uyumun detaylarını konuştuk.

  32. Künye