/dergi/no74/zebra-misali-sessiz-ve-derinden-charles-pasi-ve-boran-kuzum/
201946

Bir tarafta Ankara’da doğmuş ama sanatla kendini dünyaya bağlı hisseden Boran Kuzum; diğer tarafta ise Paris’te doğup büyümüş, dünyayla bağını müzik üzerinden kurarken bir yandan da kim olduğunu keşfetmenin peşindeki, “Llewyn Davis ruhlu” Charles Pasi. Sanatın farklı dallarını icra eden bu iki kişiyi buluşturan ise gerçek başarıyı “yaptığın işe bakmak ve kendi içinde huzuru bulmak” olarak tanımlıyor olmaları. Birazdan okuyacağınız sohbet geçmiş zamanda; çatal kaşık sesinin es verdirdiği, araba gürültüsünün fona yerleştiği, sigara dumanı ve kahve kokusunun ruhlara işlediği bir Paris kafesinde yüz yüze başladı ve hayatlarımızın normale dönmesini iple çektiğimiz bu günlerde, Charles Pasi’nin yeni albümü Zebra’nın yayımlanması vesilesiyle ses sese tamamlandı. 

Fotoğraf: Boran Kuzum

Boran Kuzum: Şu an doğup büyüdüğün şehir olan Paris’teyiz. Bu şehir seni bir sanatçı olarak nasıl etkiledi?

Charles Pasi: Bir önceki albümümde 2015 yılında Bataclan’da yaşanan terör saldırısından etkilenmiştim. Âdeta unutmak istediğim bir olaydı. Ve o dönemde kendi kendime “Eğer müzik yapıyorsam, bu bir şeye değmeli” demiştim ama genel olarak bu şehirde yaşanan her şey, karşılaştığım herkes beni etkiliyor. İnsanların nasıl bu kadar yalnız olduğu meselesi, üzerinde bir süre kafa patlattığım bir konuydu. Sokakta yanından geçen kişinin o gün neler yaşadığını veya senin yanından geçmeden 2 dakika önce ne kadar kötü bir haberle yüzleşmiş ya da hayatının en büyük mutluluğunu yaşamış olabileceğini bilmiyorsun. Evet doğduğum ve yaşadığım bu şehir zaman zaman beni epey düşündürüyor ama Paris’i bir şehir olarak değil, büyük şehirlerdeki yaşamın dinamiğini sorguluyorum. Burası çok anonim ama öte yandan da yine en iyi bildiğim şehir, başka bir yerle karşılaştırabilir miyim, bilmiyorum. Soruya net bir cevap verecek olursam; şehir beni etkiliyor, Paris müziğimde ne kadar var bilmiyorum ama umuyorum ki bir şekilde geldiğim yeri hissettirebiliyorumdur.

Boran Kuzum: Bir sanatçı olarak her şeyden etkileniyoruz; duvardaki grafiti, sokakta yürüyen insanlar… Her şeyden ilham alıyoruz ve bence sen de ilham verme konusunda oldukça başarılısın.

Charles Pasi: Teşekkürler! Bu aslında tamamen gözlerini ve kulaklarını açık tutmayla alakalı. O zaman her yerde olabilirsin.

Boran Kuzum: Farkındalık…

Charles Pasi: Kesinlikle! Her yerden, her şeyden ve herkesten bir şeyler alabilirsin. Eğer ona kulak vermeye, onu gerçekten görmeye ve ondan bir şeyler çıkartmaya istekliysen.

Boran Kuzum: Bence bir sanatçının politik bir duruşu da olmalı. Sen ne dersin?

Charles Pasi: Çok iyi bir soru! Bence bu politikten ne kastettiğine bağlı…

Boran Kuzum: Açıkçası burada hükümetlerden değil, insanlardan bahsediyorum.

Charles Pasi: Politik olmak için politikayı takip etmene gerek yok. Yaptığın her şeyin, tüm davranış ve seçimlerinin politik olduğu söylenebilir. Neyi görmezden geliyorsun? Kendini neye yakın görüyorsun? Dinlemek yerine dinlememeyi mi seçiyorsun? Bunların cevabı bence politik olmanın özü. Hayattaki tüm seçimlerin başta sen olmak üzere herkesi etkileyebilir ve bence bu da politik bir durum. Aslında her şey politik. Bir sanatçı olarak kendini dünyaya yakın hissetmen önemli, ki bu bazen oldukça zor olabiliyor çünkü insanlara yakın olmak istemeyebiliyorsun. İnsanlardan nefret ettiğim anlarım olabiliyor. Bunlar kendimle çok yakın olduğum ama aynı zamanda da kendimden hiç hoşlanmadığım zamanlar oluyor, dolayısıyla dünyadan da hoşlanmıyorum. Ve tam da bu anlarda “Neden müzik yapıyorum ki? Tüm bu yaptıklarımın ne anlamı var?” gibi soruları kendime sorabiliyorum. Ve bu bir sanatçı olarak sona gelmişim gibi hissettiriyor ama ilginç bir şeyler söyleme isteği bir şekilde devam etmemi sağlıyor, illa da olumlu şeylerden bahsetmeme gerek yok ama kendimi bıkkın da hissetsem, hiç istemesem de söyleyecek bir şeylerimin olduğu hissi…

“Çok popüler olmak, içinde bulunduğun kuşağa ait olmanı gerektiriyor; bense kendi kuşağımın spesifik bir örneği sayılmam.” -Charles Pasi

Boran Kuzum: Aslında şarkılarınla tüm bu duyguların, durumların, insanların hikâyesini anlatıyorsun.

Charles Pasi: Evet, bazen sadece kendimle başbaşa kalmak istesem bile birileri ya da bir şeylerin bana dokunup bir şeyler hissettirmesine izin vermeye çalışıyorum.

Boran Kuzum: “A Man I Know”, ilk dinlediğim şarkındı. Bana göre şarkıdaki adam bir şeyleri eleştiren ama aynı zamanda kendini yalnız hisseden ve birilerine ya da bir şeylere ulaşmaya çalışan bir adamdı. Doğru mu bilmiyorum ama bana bunları hissettirdi.

Charles Pasi: Açıkçası bu adamın hissini çok doğru yakalamışsın. “A Man I Know”da kendini çok yalnız hisseden bir adam var. Şarkıdaki kişi 35 yaşında, çok başarılı İspanyol bir gazeteci. Kendisi eşcinsel; benim eski kız arkadaşım vasıtasıyla tanıştığım çok yakın bir arkadaşımdı. Bir gün bana kendini iyi hissetmediğini söylemişti. Sıkıntısının ne olduğunu sorduğumda, bana: “Sana sorunumun ne olduğunu anlatabilecek duruma geldiğimde, sorun yok olacak” demişti. O an herhangi ek bir ifade olmadan neden bahsettiğini çok iyi anlamıştım ama bulunduğumuz yüzyılda nasıl olup da yönelimi sebebiyle kendini kötü hissettiğini kavrayamamıştım. Kendisi bile kabullenemiyordu olduğu kişiyi, başka biri olmak istediğini hissedebiliyordum. O zaman ona söyleyebildiğim tek şey, bunun o kadar da kötü bir şey olmadığıydı ama o zaman farkında olduğumdan çok daha ciddi bir tabloyla karşı karşıyaydım: Önyargı! Büyük şehirde yaşıyorsan açık kafalı olabilmen kolay ama dünyanın başka yerlerinde bunun o kadar da kolay olmayabileceğini hatırlattı bana. Kendi kimliğiyle ilgili söyleyemediği bir şey yüzünden acı çekiyordu ve bu hiç de azımsanacak bir durum değildi.

Boran Kuzum: Bence o şarkı arkadaşına verebileceğin en güzel hediye.

Charles Pasi: Yapabileceğim yegâne eylemdi. Açıkçası o dönem kendimi kötü hissetmiştim çünkü biraz önce de dediğim gibi, ona söylediğim tek şey “Hadi dostum, eşcinsel olman bir problem değil, hayatını yaşa” idi.  Bir yandan ona güç vermeye çalışıyor olsam da onun problemini azımsamış olmaktan dolayı kendimi suçlu, ardından da aptal gibi hissettim. 35 yaşında, inanılmaz zeki birinin böyle bir problemi vardı. Birinin seni gaza getirip içindeki ağırlığı hafifletebileceği bir şey değil bu. Kendi ülkesinden ayrılmış olsa bile, birden fazla dili konuşan bir gazetecinin bunu hâlâ nasıl sorun olarak gördüğü ve hissettiği üzerine çok düşünmüştüm. En yakın arkadaşları bile bilmiyordu ve bunu bir tek bana söylemişti. Onu partilerde kadınlara yakınlaşırken görüyor ve acısını hissedebiliyordum. Şarkı böyle çıktı. Sana da çok doğru bir hissi yakalatmış, gerçekten de çok yalnız bir adamdı.

Boran Kuzum: Çok özel bir durum paylaştın şu an; teşekkürler.

Charles Pasi: Böyle hikâyeleri ilham verici buluyorum.

Boran Kuzum: İlhamdan bahsetmişken Percy Sledge, BB King gibi isimlerden etkilenmişsin. Birileri sana ilham olurken, sen de dünyada başkalarına ilham veriyorsun. Farklı kültürlerle buluşmak nasıl hissettiriyor?

Charles Pasi: Bence müziğin amacı tam olarak da bu. Ancak bana tam tersini de sorabilirsin; “Bu kadar çok insanla bağlı olmamak, az kişiye ulaşmak sana nasıl hissettiriyor?” Çünkü o kadar tanınmıyorum. Pek çok kişi beni bilmiyor.

Boran Kuzum: Bu durumu çok önemsemiyorsun, değil mi?

Charles Pasi: Hırslı biri değilim. Müziğe bağlandığımda herhangi bir tutkum veya hedefim yoktu. 17 yaşındaydım ve etrafımdaki herkes bana önce “Cidden müzik mi yapacaksın?” diye sordu. Bu sonraları “Ne çalacaksın? Cidden armonika mı?” sorusuna evrildi. Açıkçası belki de o dönemde tek hayalim sokakta çalıp 1 euro kazanabilmekti. Bir sonraki adım ise barlarda sahne almak ve bunun karşılığında da bana içki veya yemek ısmarlanmasıydı.  Şimdi bir plak şirketiyle anlaşmam olduğu ve müziğimle dünyayı gezebildiğim için tabii ki çok mutluyum. Ne diyebilirim ki? Ben sadece büyük olmak ve ana akıma bağlı kalmak istemiyordum. Şarkılarımın bu dünyayı ya da içinde bulunduğumuz zamanı temsil ettiğini düşünmüyorum. Çok popüler olmak, içinde bulunduğun kuşağa ait olmanı gerektiriyor; bense kendi kuşağımın spesifik bir örneği sayılmam.

Boran Kuzum: Ama kuşakların birbirine bağlanmasına yardımcı oluyorsun, geçmişe dair değerli şeyler hatırlatıyorsun. 1950’lerden 1990’lara blues, metal, hard rock gibi müziklerin birer alt kültür olduğunu görüyoruz. Ancak bugün bunların hepsi birer etiket. Bugünkü jenerasyon bu tür alt kültürlerle bir bağlantı kuramıyor. Sen ise tüketim objesine dönüşen bu alt kültürleri müziğin sayesinde bugünle bağlıyorsun.

Charles Pasi: Kesinlikle! Maalesef bugünkü jenerasyon onları canlı tutmakla ilgilenmiyor. Kendimi blues, caz veya soul müzisyeni olarak sınıflandırmıyorum, ben sadece bendeki müzikleri iç içe geçirmeye çalışıyorum, bunu yaparken de tamamen şahsi bir yerden yaklaşıyorum. Chicago’ya gittiğimde blues, New Orleans’a gittiğimde geleneksel caz çalmak gibi bir gayretim yok. Kendimi hiçbir yerde evimdeymiş gibi hissetmiyorum ve bu müziğime de yansıyor. Hepsi benim için ortak bir düzlemde ve ben onları karıştırarak kendi müziğimi yaratıyorum.

“Eğer dünyayı değiştirmek istiyorsan aktivist ol. Sanat insanlık için hayati bir ihtiyaç, doğru. Ama yalnızca sanatınla birini tamamen değiştiremezsin.”  -Charles Pasi

Boran Kuzum: Armonika senin için neyi temsil ediyor?

Charles Pasi: Armonika benim için sadece bir ses. 17 yaşından beri çalıyorum. İlk enstrümanımdı ve sesinden ötürü aşık olmuştum. Benim için önceleri sadece Bob Dylan ve Neil Young vardı ama ne zaman ki Chicago bluescularını keşfettim, işte o zaman daha da kaptırdım kendimi. Kendine ait özgün sesi olan bir enstrüman. Kendimi armonikaya çok yakın buluyorum, aslında galiba ben armonikayım. Çok alçakgönüllü olabildiği gibi seni şaşırtabilir de. İşte hayatımın hikâyesi! Evet, galiba armonika direkt olarak beni sembolize ediyor.

Fotoğraf: Bod Pascal

Boran Kuzum: Yaratıcılığını kullanan insanlarda hep bir dönüm noktası olur. Senin için bu neydi? Ve müziğinde yüzleşmek zorunda kaldığın en büyük güçlük nedir?

Charles Pasi: Dönüm noktasının o kadar da hoş bir hikâyesi yok. Önceleri armonika kurslarına gidiyordum, enstrümanın sesine bayılıyordum ama henüz onu çalmaya devam edecek kadar etkilenmemiştim. Sonra bir gün, 17 yaşındayken, okuldan bir kız beşinci kattan atladı, henüz 18 yaşındaydı. Onu yerde yatarken görmüştüm, hareket etmiyordu ve ağzından sürreel diyebileceğim bir ses çıkıyordu. Eve gidip saatlerce, sonra aylarca armonika çaldım. O sesi örtmeye, unutmaya çabaladım belki de, bilmiyorum. Ve bunun sonucunda da armonikaya takıntılı oldum. Galiba o trajik sesi duymak benim dönüm noktam oldu. En büyük mücadelem ise kendimle barışık ve huzur içinde olabilmek. Aktörlükte de aynı mı, bilmiyorum. Sahneye çıkıp alkışlanmak… Bence bu hiç de doğal bir şey değil. İlkel bir bakış açısıyla hiçbir hayvan sahneye çıkıp da iyi olduğu şey için alkış almaz, sadece varlığını sürdürür. Ben olduğum kişi için kendimle barışık hissetmek istiyorum, alkışlarla değil. Her şey var olmayla alakalı ama bunun öldürücü bir tarafı da var. Var olmayı, bir şeyler dolayısıyla biri olmayı seviyoruz, oysa tek yapmamız gereken şey yaşamak.  

Boran Kuzum: Böyle düşünüyorsun ama aslında müziğinle başka insanların sorunlarını aşmasına yardımcı oluyorsun.

Charles Pasi: Pek sanmıyorum, bence o kadar etkili değilim. Böyle bir gücün olduğuna inanmıyorum açıkçası. Eğer dünyayı değiştirmek istiyorsan aktivist ol. Sanat insanlık için hayati bir ihtiyaç, doğru. Ama yalnızca sanatınla birini tamamen değiştiremezsin. Şarkılarımla bunu hedefliyorum demek isterdim ama sanat benim kim olduğum ve neden bu dünyada olduğumla bağlantı kurma şeklim. Var olmak için müzik adı altında bir takım sesler çıkarıyorum, müzikten önce var hissetmiyordum. Benim için gerçek başarı ne yaptığına bakmak ve onun aracılığıyla kendi içinde huzuru bulmak. Bunu başardığımda müziği bırakacağım.

Boran Kuzum: Benim de hedefim bu aslında.

Charles Pasi: Bu da yeterli zaten.

Boran Kuzum: Son albümün kayıtlarını pandemiden önce bitirmiştin, sonra yayını bir yıl kadar ertelendi, karantina esnasında parçalarda değişiklik yapmayı düşündün mü hiç?

Charles Pasi: Hayır, aslında kafamda evet çünkü bir albümü bağladıktan daha bir hafta sonra bile yeni fikirler gelmeye başlar, bunun sonu yok. Belki şimdi olsa bir şeyleri farklı yapardım ama albümün sound’undan oldukça memnunum.

Boran Kuzum: Albüme neden Zebra adını verdin?

Charles Pasi: Bana hayatta her şeyin siyah ya da beyaz olmadığını hatırlatıyor. Radikallerin görüşlerinin aksine, bazı şeyler aynı zamanda hem siyah hem de beyaz olabilirler. Bu fikri seviyorum. Bir de zebra göç eden bir hayvan; sessiz ve derinden uzun mesafeler katediyor. Karnını doyurmak için hep seyahat hâlinde, ben de öyle, hayatta kalmak ve karnımı doyurmak için seyahat ediyorum.

Boran Kuzum: Seyahat etmeye hangimizin ihtiyacı yok ki!

Charles Pasi: Ah, aynen! En çok özlediğim şeylerden biri bu, durumların daha iyiye gideceğini umarak sabretmeye çalışıyorum.

Boran Kuzum: Peki görünürde turne var mı?

Charles Pasi: Ne yazık ki yok çünkü herkes beklemede ve sanıyorum bu her yerde hemen hemen böyle. Planlanmış bir turnemiz yok ama arada tek tük denemelerimiz oluyor, böyle böyle normale döneceğimizi umuyorum ama bunun seyirci üzerindeki etkisini kestiremiyorum. Bir yıldan fazla oldu ve insanların alışkanlıkları değişiyor, evde oturmaya alışıldı. Biz çalabilmeye başlasak da bakalım insanlar gelecek mi? Beni esas korkutan bu.

Boran Kuzum: Aslında durum hepimiz için aynı.

Charles Pasi: Evet, insanlar koltuklarının konforunda ya da bilgisayarlarından film izlemeye alıştılar, sinemalara, tiyatrolara gidecekler mi? Çalıp çalamayacağımızın ötesinde bu beni daha çok ilgilendiriyor ama sanırım bunun cevabını zaman verecek.

Charles Pasi’nin günlüğünden notlar – Blm 5: ZEBRA

Yazı: Özlem Köseoğlu

Fransız – İtalyan şarkıcı, şarkı yazarı ve armonikacı Charles Pasi’nin Blue Note etiketiyle çıkan ikinci, şimdiye kadarki beşinci albümü Zebra; pandemi sebebiyle, planlanandan neredeyse bir yıl sonra, Şubat 2021’de yayımlandı.

Zebra’da biraz daha akustik ve organik bir sound’a yönelmiş Charles Pasi ve bu kez armonikasına çok sağlam bir rol arkadaşı bulmuş. Fred Dupont’un Hammond B3 orgu müziğe çok hoş bir lezzet katıyor. Diğer takım arkadaşları ise akordeonda Vincent Peirani ve davulda Cyril Atef. Daha önce hiç birlikte çalmadığı, hatta kimisi hiç tanışmadığı ama hayranlık duyduğu müzisyenler. 

Müzikal zincirlerini kırdığı ve etkilenmiş olduğu tüm tarzları müziğine yansıtmaktan çekinmediği 2011 yapımı Uncaged albümünden beri alışılagelmişin sınırlarını zorluyor Charles Pasi. Bu albümde de, kendisiyle birçok açıdan paralellik kurduğu zebra gibi “vahşi”, hatta nispeten riskli sayılabilecek bir yol izlemiş ve hiç demo ya da prova olmadan, parçalarının stüdyoda, müzisyenlerin de dokunuşlarıyla şekillenmesini tercih etmiş. Hatta bunun için kayıt gününe kadar müzisyenleri “Parçaları bugün yollayacağım, yarın yollayacağım” diyerek oyalamış, oysa başından beri bu işe bir ön hazırlık olmadan, gerilla usulü gireceğini biliyormuş. Stüdyo saatlerinin uzaması plak şirketinin pek hoşuna gitmemiş hâliyle ama “ehli ve tahmin edilebilir” olmak çok da Charles Pasi’lik işler değil.

Prodüktörlerin kral olduğu bu çağda, müzisyenlerin çalışlarını duymak ve trend olandan alışılmadık olana yönelmek istedim. Bu günlerde her şey çok düşünülmüş – sanki artık hata yapma lüksümüz yokmuş gibi. Hayatlarımızı tek bir şeritte yaşıyoruz, çok yazık!

Sonuç telaşsız, ferah ama yüzü alışık olduğumuzdan daha pop’a dönük düzenlemelerle temiz, tüm seslerin dozunda kullanıldığı, sıcak ve yumuşak bir sound.

Müziği tarif etmek yine zor. Soul, biraz blues, biraz pop, caz ve groove… Bildik malzemeler ama Charles Pasi’nin kendi mutfağından geçirerek ortaya koyduğu füzyon, gurme bir şefin imzasını taşıyor. Bu füzyondaki bağlayıcı ajanlar ise alamet-i farikası armonika ile derinlere dokunan puslu vokali.

Zebra’yı dinlemek Charles Pasi’nin günlüğünün sayfaları arasında dolaşıyor olmak gibi. Şarkılar bu kez biraz daha kişisel bir yerden yazılmış gibi duyuluyor. Gerçi başkalarının hikâyelerini de yazsa, kurgusal bir şeylerden de bahsetse Charles Pasi’nin tüm şarkıları ona ait bir histen yola çıkıyor ama önceki albümler genel olarak hayat ve insani durumlardan bahsederken, bu albüm biraz daha ilişki odaklı ve yaşanmışlık hissi oldukça belirgin. Albüm ilk dinleyişte biraz karanlık gelebiliyor ama ironi yine her yerde ve dinlerken hüznü, yalnızlığı, çelişkileri, çaresizliği hissetseniz bile kendinizi bir şekilde gülümserken, hatta kahkahayla gülerken bulabiliyorsunuz. Charles Pasi usta bir hikâye anlatıcısı. Onun söz yazarlığındaki tılsım, sizi mahremine alabilme cesaretini gösterirken, hem kendisi hem de durumlarla ince ince dalga geçebilme becerisinden kaynaklı. 

Biten bir ilişkinin ardından yazılmış ve ironinin satır aralarından taşarak başrolü kaptığı “Happy Single”, ak ve kara kadar birbirlerinden farklı bir çiftin, sevgiye rağmen sona varmayacağı belli hikâyesini anlattığı “Warm Embrace”, ilişkide karşılayamadığı beklentiler sebebiyle sıkışmış ama yine de kendisini seçmiş bir adamı dinlediğimiz ve muhteşem armonika solosuyla bütün bu hisleri eksiksiz aktarabildiği “Don’t Blame Me” ile içinde bulunduğu yalnızlık ve özlemi tüm kırılganlığıyla dile getirdiği “Monsters On The Ceiling” albümün gönül departmanını oluşturuyor. Kazablanka’ya saygı duruşunda bulunduğu ve düzenleme anlayışıyla albümün en pop parçalarından sayılabilecek “Back to Casablanca”, Vincent Peirani’nin akordeonun başrolde olduğu ve armonika solosunun içinizde sebep olabileceği minik türbülans dışında albümün en sakin parçalarından biri olan balad “Silence”, bir çocuğun ağzından yazılmış sözlerin saflığı ve feel good müziğiyle “10 Years Old”, müthiş melodisiyle albümün en etkileyici armonika sololarından birine sahip olan bir diğer balad “Mike & Richie”,  (neyse ki) düzmece hikâyesiyle albümün kahkaha potansiyeli taşıyan parçası “Hello Spain” ve Pasi’nin yeğeni doğduğu zaman ona yazmış olduğu, Hoşgeldin ama bu dünya da böyle bir yer, haberin olsun şarkısı “Elio” ile  Zebra, dinledikçe içinize kök salan bir albüm. Charles Pasi’nin yarattığı dünya her seferinde biraz daha içine çekiyor sizi.

Eğer onu Zebra’yla keşfedecek olanlardansanız, eski albümlerine de uğramayı ihmal etmeyin derim.

  1. Evet, bu bir müzik sayısıdır

  2. Zamanın görsel hafızasına dair: 3 müzik fotoğrafçısını dinliyoruz

    Ebru Yıldız, Jenn Five ve Pooneh Ghana’ya sorduk: Canlı müzik ve yakın temastan uzak bu dünya onları ne şekillerde etkiliyor; neler yaşıyor, neler hissediyorlar?

  3. Nasıl günler bu günler: Müzisyenlerden mektuplar

    Sorularımızı Türkiye ve dışarıdan pek çok müzisyene, DJ’e yolladık. Yanıt alabildiklerimizden size mektuplar topladık.

  4. “Hep aynı araçlara güvenemezsin”: Matana Roberts ve Moor Mother

    Hem ilişki kurulabilecek hem de dersler çıkarılabilecek detaylarla dolu bir zihin egzersizi için söz ilham verici müzik insanları, Matana Roberts ve Moor Mother’da.

  5. Kriz halinde kültürlere şefkatle yaklaşmak: Dünyadan müzik basını manzaraları

    Dünyanın farklı noktalarından editörler nasıl süreçlerden geçtiklerini paylaşıyor. Bazıları oldukça kurumsal yayınlarda çalışıyor, bazıları müzik kültürünün geleceğe en adil şekilde nasıl taşınabileceğine kafa yoruyor, hatta aralarında bu ortamda yeni dergi çıkarmaya karar vermiş olanlar da var.

  6. Sözlerin ruhu çıksın: Batuhan Mutlugil ve Gülinler

    Kariyerinin ilk solosunu paylaşan Duman gitaristi Batuhan Mutlugil’i, şu sıralar kendi solosunu hazırlayan ve bir diğer Duman üyesi Ari Barokas’a canlı performanslarında eşlik eden Gülinler aldı karşısına.

  7. Noga Erez’in kendiliğinden çiçek açan şarkıları

    Noga Erez’in pandemi sürecinde, kendi tabiriyle, en iyi hâline getirilen şarkılarında hem fiyakalı bir tavır hem de çocuksu bir naiflik var. City Slang’den çıkardığı yeni albümü “KIDS”i kendisinden dinledik.

  8. Günün gerçeklikleri ve olası yollar: Söz plak şirketlerinde

    Türkiye'den ve dünyadan, 2020'yle birlikte çeşitli süreçlerden geçen çok farklı ölçekler ve farklı motivasyonlardaki plak şirketlerine sorduk.

  9. Ekstrem bir klasik müzik: Ozan Akyol ve Kutay Soyocak

    Vox In Rama adını verdiği black metal projesiyle karşımıza çıkan Jakuzi solisti Kutay Soyocak ve metal müziğe dair referansları KALT’taki mizahına da serpiştiren Episode 13 üyesi Ozan Akyol’u aynı masada buluşturduk.

  10. Şeytan odamızdan çıkmasın: Palmiyeler

    Palmiyeler, son konserini Şubat 2020’nin son günlerinde ABD turnesinin finali olan Buffalo’da çaldığından bu yana yaşantılarımız epey değişti.

  11. Dayanma gücünün sınırlarından nereye?: Müzikli mekânlar yanıtlıyor

    Mikrofonu Ankaralı esnafın örgütlediği Kafe-Bar-Restoran Çalışanları ve İşletmecileri Dayanışma Platformu KABARE’ye; İzmir’den ve İstanbul’un farklı semtlerinden bazı müzikli mekânlara uzattık.

  12. Aklımdakiler: Melike Şahin

    Sanatçı, yazar, müzisyen dostlarından Melike Şahin’e sorular var. Merhem, yatıştırdı mı, iyileştirdi mi? Müziğinde arabeskin izi nasıl sürülebilir? Referans hikâyeler ve duygu durumları neler?

  13. Zebra misali, sessiz ve derinden: Charles Pasi ve Boran Kuzum

    Boran Kuzum’un Charles Pasi ile bu sohbeti geçmiş zamanda; çatal kaşık sesinin es verdirdiği, araba gürültüsünün fona yerleştiği, sigara dumanı ve kahve kokusunun ruhlara işlediği bir Paris kafesinde yüz yüze başladı ve hayatlarımızın normale dönmesini iple çektiğimiz bu günlerde, Charles Pasi’nin yeni albümü Zebra’nın yayımlanması vesilesiyle ses sese tamamlandı.

  14. Temel motivasyon dünya ahvali: Lara Di Lara ve Kamufle

    Lara Di Lara ve Kamufle, pandemi günlerinde hayat verdikleri beş şarkılık EP için gün sayarken...

  15. Şarkı şarkı: Black Country, New Road ve “For the first time”

    Muazzam bir ilk albüm, altı soru, altı cevap, altı illüstrasyon.

  16. Sancılı süreçler, çıkan dersler, yenilenen gözler: Festival ve turne sektörüne bakış

    İstanbul Caz Festivali, Pozitif, Arter Yeni ve En Yeni Müzik Festivali, Soundports, Bozcaada Caz Festivali, Epic Fair ve Hollanda’dan Le Guess Who? yanıtlıyor.

  17. Tek başınalık ve hurafeler: Taner Yücel ve Görkem Karabudak

    Bu sohbette "Cemil Şov" filminin müziklerinin sorumlusu Taner Yücel ve “Akılsız Başın Sürgünü” isimli ilk şarkısını yayımlayan Görkem Karabudak buluştu.

  18. Kapamak yerine kapıları açmak: Deniz Cuylan ve Durul Taylan

    Los Angeles’ta komşuluk eden Deniz Cuylan ve Durul Taylan’ın; yeni başlangıçlar, sürekli değişimler, “Daimon”lar ve son üretimleri üzerine muhabbeti.

  19. Ergenlik Yılları: Nükhet Duru

    Müzisyenlerin büyürken dinlediği müzikleri ve bu müziklerin üzerlerinde bıraktığı tesiri kurcaladığımız Ergenlik Yılları köşemizde memleket popüler müzik tarihinin divası Nükhet Duru var.

  20. Çizgi hikâye: SOPHIE (1986 - 2021)

    Tematik üretimleri ve özgün yaklaşımıyla pop müziğin seyrini değiştiren SOPHIE için çizgiler eşliğinde bir anma.

  21. “Hollow Shell” ve ardındakiler: Cava Grande

    2000’lerde yerli müziğin seyrine renkli dokunuşlar yapan Tan Tunçağ’ın son yıllarda meşgul olduğu solo projesi Cava Grande, ikinci stüdyo albümünü yayımladı.

  22. "İnternet ruhumu ezip geçiyor": Ashnikko

    Ashnikko’yla; 2021’in ilk günlerinde yayımladığı DEMIDEVIL isimli 10 parçalık koleksiyonunu, Kelis sevgisini ve yarattığı alter-egosu “Daisy”yi konuştuk.

  23. Aklımdakiler: BaBa ZuLa

    Hayvan Gibi’den hareketle, BaBa ZuLa’dan Murat Ertel’e, dost meclisinden gelen soruları yönelttik.

  24. Ses büyüsün, çoğalsın, yayılsın: İnternet radyolarına bağlanıyoruz

    Noh Radio, Root Radio, Radyo Modyan, Year Zero, 2021’in başında Ortak Kanal başlığıyla bir hareket planını hayata geçirdi. Oops! Radio ise DJ Style-ist’in yakın dönem projesi.

  25. Hayal etmeye devam: Deniz Taşar

    Şarkı yazarlığını “kendini ve müziği keşfetmek” olarak tanımlayan Deniz Taşar, ortak duygularda buluşma vadeden albümünün detaylarını ve üretim sürecini anlatıyor.

  26. Koca bir müzik havuzunda: Altın Gün ve “Yol”

    Son yıllarda ünü dünya haritasının dört bir ucuna uzanan Hollandalı topluluk Altın Gün, Glitterbeat etiketiyle yeni albümü Yol’u yayımladı.

  27. Müşterek paydalar, güvenli alanlar: Çeşitli kolektifler anlatıyor

    Queerwaves, Algorave İstanbul, Club Coweed, Hood Base, Lordlar Sofrası ve Life From İstanbul’a sorduk: Bu dönemin ekonomi, sosyal güvence, kültür ya da yalnızlaşma adına etkileri nasıl değerlendirilebilir?

  28. Takibe alın: Son dönemde tanıştığımız bazı yeni sesler

    Üretme motivasyonlarının temelini ne oluşturuyor? Müziklerinin dinleyicide nasıl hisler uyandırmasını hayal ediyorlar? Yakın gelecek planları neler?

  29. Arlo Parks’a kulak verin, iyileşin

    İlk albümün ardında yatanları, şair kimliğini besleyen unsurları ve üretme misyonunu Arlo Parks’dan dinliyoruz.

  30. Grazia’nın 1978 çıkışlı ilk, tek ve benzersiz albümü

    Ladies on Records ile kadınların anlattığı hikâyelerin izini süren Kornelia Binicewicz, son derlemesi “A Drop of Luck”ta yer alan sanatçılardan Grazia’nın saklı albümünü, İsrail merkezli plak şirketi Fortuna’nın kurucularından Zach Bar’dan dinliyor.

  31. Her şey boş bir sayfa ile başlar: Vincent De Boer

    Vincent De Boer’le “The Stroke”un üretim süreci ve Ill Considered’la yakaladıkları uyumun detaylarını konuştuk.

  32. Künye