Duygudurum: Victoryland - My Heart Is A Room With No Cameras In It
Yazı: Elif Öz
Victoryland’i ilk defa bu hafta dinledim ve sanırım açtığım ilk şarkı bitmeden bu yazıyı yazmak istediğimi biliyordum. İlk dinlemede aşk diyebiliriz. Daha rasyonel bir gerekçe sunmak isterdim ama Victoryland’i, albümün kapağını ve ismini çok sevdiğim içim dinlemeye başladım, sonra da şunları öğrendim: My Heart Is A Room With No Cameras In It, Victoryland’in arkasındaki müzisyen Julian McCamman’ın ikinci uzunçaları. İlk albümü Sprain 2024’e tarihleniyor ve yine aynı sene bir de dört şarkılık kısaçalar yayımlamış. Lo-fi estetiğine sadık kalan müzisyen, evde kaydettiği demoların o samimi özünü koruyarak bu kez prodüksiyonu stüdyoya taşımış. Solo işlerine ilk başladığında henüz Philadelphia’da yaşayan ve şehrin lo-fi ve punk sahnelerinden beslenen müzisyen, bu albümle beraber New York’a yerleşmiş, Ayrıca McCamman, 2017’den 2025’e kadar aktif olan punk ekibi Blood’ın gitaristiymiş.
23 Ocak’ta yayımlanan My Heart Is A Room With No Cameras In It’in aynı zamanda müizsyenin New Yorklu plak şirketi Good English Records’la ilk iş birliği olduğunu ve prodüktör koltuğunda uzun süredir beraber çalıştığı Dan Howard’ın oturduğunu da belirteyim.
Bu yazıyı yazarken ben de ilk defa detaylı bir dinleme yapacağım ve en heyecanlı olduğum konu albümün isminin (“Kalbim içinde kameraların olmadığı bir odadır”) teker teker şarkılarla ve albümün genel hissiyle nasıl birleştiği veya benim bundan ne anlayacağım. Üzülecek gibiyiz ama başlayalım.
Açılış parçamız “Here I Stand”in anatomisine yakından bakmak isterim çünkü baş döndürücü bir loop nasıl aynı anda dinleyiciye bu kadar kucaklayıcı ve sıcak bir his geçirebilir anlamak istiyorum. Parça, marimba efektli bir synthle yaratılmış bir loopla açılıyor. Marimbanın tahta sesinden gelen bir sıcaklıkla bu hızlı ve hipnotik etkinin bir araya gelmesini dinlemek hemen bağımlılık yapıyor. Parçanın ayaklarını biraz olsun yere bastıran akustik gitar duyulmadan önce minimal bir davul yürüyüşü de ekleniyor ve ritim departmanı gittikçe katmanlanıyor. Bir davul setinden ziyade marimba efektini tamamlayan yine tok ve tahtamsı bir baget vuruşu diye betimleyebilirim bu perküsyon tınısını. Gitar melodileriyle birlikte odayı iyice kaplayan şarkının sözleri de epey sade. Hipnotik bir ritim çalışması gibi tınlayan parçada mantra gibi tekrarlayan “Nobody like you” sözüyle de dinleyeni albüme davet etmek için ideal; “dünyama hoş geldiniz” diyor sanki Victoryland.
Sıradaki parça başladığında albüm indie pop gibi dans ettiren ama post-punk gibi puslu bir yöne ilerliyor. “No Cameras”da McCamman’in vokal icrası en az parçadaki enstrümanlar kadar belirliyor parçanın modunu. Biraz perişan, kalbindekileri bağırma ihtiyacıyla yanıp tutuşan birini dinliyoruz. Özellikle sonlarına doğru neredeyse olduğu yerden sıyrılmak isteyen klostrofobik bir dünyanın içinde biri gibi tınlıyor müzisyen. Bolca reverblü jangle gitarlar ve synth yardımıyla bazı melodik süslemelerle dinamik bir seyir tutturuyor “No Cameras”. Parçanın geneli ve nakaratı açan “I have so much love to give / My heart is a room with no cameras in it” (Verecek çok sevgim var / Kalbim içinde kameraların olmadığı bir oda) sözleriyle müzisyen sanki âşık olmayı bir çeşit “denetimsizlik”le eş değer tutuyor. Bu dıştan dayatılan değil; kişinin güçsüz ânında kendine uygulamayı unuttuğu bir denetim. Sonraki verse’te gelen “kırık kemiklerle dolu bir odam var” ve benzeri sözlerden müzisyen “İçimdeki sevgiyi dağıtacak kadar naifim ve kalbimin tekrar tekrar kırılacağı kadar da aptal, çünkü kalbimi gözetleyen bir kamera yok” diyor diye anlıyorum ben. Bu savunmasız hâlini kucaklayan McCamman parçanın sonunda “watch me fade” (“Sönüp gidişimi izle”) diye bağırırken ona eşlik etmemek işten değil.
“I got god”da McCamman’ın bir önceki parçada bahsettiğim haykırma isteği hat safhaya ulaşıyor: Frenetik bir enerjiye sahip bu parça elektro gitar ve drum machine’in tempolu manzarasında yerini alıyor. Vokaller ve enstrümanların birleşimi ilk dakikadan sonra âdeta bir lunaparkta kulağımıza sonu gelmeyen bir cümle bağrılıyor gibi hissettiriyor. Bu taşkın ve filtresiz kıvam çok yorucu olmadan sıra hemen “Keep Me Around”a geliyor. Şu âna kadarki en atmosferik parça diyebiliriz; puslu synthlerin arasından gömülü vokaller tepemize gri bulutları toparlıyor sanki. Albümün post-punk karakterine en çok eğildiği anlardan olan kayıt, kabaca “birbirimize iyi gelmesek de ayrılmayalım” temalı. İkinci yarısında başlangıcından beklemeyeceğimiz bir savunmasızlık “Lift me up / Kick me down / Just keep me around” (“Göklere çıkar veya tekmele, sadece buralarda tut beni”) sözleriyle bir anda fışkırıyor şarkıdan. Bu son düzlük erken dönem Coldplay albümlerinden rastgele bir şarkının bridge’i de olabilirmiş gibi hissettiriyor. (Aklımda spesifik olarak “Trouble” var) Neyse Coldplay’i de andığıma göre bir sonraki parçaya geçebiliriz.

Albümün yarısına geldiğimizde bizi “Arcades” karşılıyor. Şarkı başladığında albümün hâlâ nasıl her yöne genişlediğini düşünüyorum. DIY estetiğinin bir şekilde cilalı bir soundla harmanlandığını her parça için söylemek mümkün, fakat McCamman – Dan Howard ortaklığı her parçada aynı çatının altına sığan ama bir o kadar da farklılaşan dünyalar sunuyor. “Arcades”in enerjisi biraz “I got god”la karşılaştırılabilir olsa da görece daha karanlık bir atmosfere sahip. Gitar aranjmanlarıyla akılda kalan şarkı albümün daha hi-fi numaralarından biri ama hemen sonrasındaki “Blur”le bedroom pop sularına dönüyoruz. Yalın bir akustik gitar yürüyüşü ve çıplak vokallerle alçakgönüllü ve bir o kadar da sevilesi bir güzellik. Önceki parçalardan da takip edebileceğimiz sona doğru genişleyen bir beste yapısı ve gittikçe denetimsizleşen bir dürüstlük burada da devam ediyor.
Yedinci sıradaki “You Were Solved”, akışın en iddialı anlarından. Sevdiği insanın karşısındaki güçsüzlüğünü ve sinirini saklamayan birini dinliyoruz. Albümün başlarındaki daha geniş ve hayalci mod yerini daha sıkı ve sert bir aranjmana bırakıyor. Dinleyeni omuzlarından tutup bir güzel silken parçadan hemen sonra mini bir piyano balladı tadındaki “Beach Death” nefesimizi toplamamıza müsaade ediyor. Bu interlüd-vari kayıttan sonra albümün en uzun parçası olan “Fits”te sıra. McCamman ve prodüktörü Dan Howard’ın belli ki sevdiği looplarına geri dönüyoruz. İlk iki dakikasında enstrümental bazını basamak basamak dokuyan parçadaki elektronik efektler, albümün kalanıyla da birleşen bir anksiyete yüklüyor şarkıya. Vokalin başlaması için sabırsızlandığımız anda dipten bir yerden müzisyenin çığlığını duyuyoruz. Şarkının sözleri berraklıktan çok uzakta olduğundan olacak, sanki müzisyenin aklındakini anlayalım diye değil de kalbindekini hissedelim diye var “Fits”. Adıyla müsemma bir nöbet bu parça! Kapanıştaki tertemiz davul yürüyüşünden sanırım beklediğimizden daha umutlu veda ediyor bize şarkı.
Kapanış parçası “I’ll Show You Mine”da salınan gitarlara ve mutlu tınlayan bir ses dünyasına dönüyoruz. Biraz daha pop formülüne uyan bu parça benim favorilerimden. Şarkının ilk saniyesinden sonuna kadar insani bir bağ, içten bir iletişim için yalvarıyor McCamman. Karşısındakinin herhangi bir adımıyla ona doğru koşmaya hazır birini dinliyoruz. “No Cameras” kadar direkt olmasa da bu parça da benim kafamda albümün ismiyle birebir örtüşüyor: “Kontrol edilmediğimiz, izlenmediğimiz, kendimiz olabildiğimiz bir yerde buluşalım” diyor bana kalırsa McCamman. Mutlu tınlayan dediysem de tabii mutlak bir mutluluğun Victoryland’in dünyasında yeri olmadığını hatırlayalım.
My Heart Is A Room With No Cameras In It, adının güzelliğini çıplaklığı, çeşitliliği ve her enstrümanı kendi çalan McCamman’ın zanaatkârlığıyla da destekliyor. Bu ikinci uzunçalarında müzisyen çok değerli (ve maalesef reddedilemez) bir gerçeği yakalıyor: Konu hisler olunca doğru ya da yanlış yok; sadece kafamızdan çıkmayan, bazen damarımıza basan, ağlayan ama bir türlü kopamayan kalbimizle baş başayız. Albümün sonuna geldiğimizde anlıyoruz ki kalbimizi denetlememek, onu gerçekten dinlemenin en iyi yolu.