Tamamen hayatın içinden: Gaybubet Şehri

Yazı: Tuğçe Hitay - Fotoğraf: Murat Dürüm

“Öteki”nin hikâyesi tiyatronun en tanıdık anlatılarından biri. Ayrımcılık ve ötekileştirme temaları, özellikle kadınlar üzerinden sahneye taşınmış. Ancak bu anlatılar, toplumsal belleği diri tutarken bir yandan da benzer dramatik kalıpların tekrarına düşme riskini barındırıyor. Gaybubet Şehri, bu riski alarak “öteki” kavramına çok boyutlu açılardan yaklaşan bir oyun. Burçak Çöllü’nün yazdığı metin, Sanem Öge yönetmenliğinde Kumbaracı50 bünyesinde sahneleniyor. En yakın temsil 12 Mart’ta, detaylar ve bilet bilgileri burada.


Konu nedir?

Gaybubet Şehri, Türkiye’nin ilk kadın stüdyo fotoğrafçısı Maryam Şahinyan’ın öyküsünü anlatıyor. Ancak bu anlatı, Türkiye’nin üç farklı karanlık döneminden üç kadının Şahinyan’a tanıklığı üzerinden kurgulanmış. Muzaffer çırak Manoli, intihara meyilli kimyager Leman ve mazbut terzi Mediha’nın öyküsü, Maryam Şahinyan’la kurdukları ilişkiler üzerinden kesişiyor. 

Kadınların yaşamlarından kesitler sunan oyun, aynı zamanda kendi dönemlerinde öteki sayılan ya da kimlikleri nedeniyle baskı gören insanların, en çok da kadınların hikâyesi. Manoli, 1930’larda azınlık olmanın getirdiği kısıtlamalarla mücadele ederken Leman, çalışmanın neredeyse yalnızca erkeklere ait bir sorumluluk gibi görüldüğü bir dönemde var olmaya çalışıyor. Sokaklarda “Kıbrıs Türk’tür, Türk kalacak” sloganlarının yükseldiği gecede Leman’ın aklı müşterisi Maryam Hanım’da. Vefat eden eşi Ruşen Bey’in Beyoğlu’ndaki dükkânını sürdürmeye karar veren terzi Mediha ise, eşinin not aldığı siparişleri yetiştirmeye çalışırken bambaşka bir dünyasının olduğunu fark ediyor. Foto Galatasaray onun için bir dönüm noktası. 70’lerin sonlarında duvarlara yazılan sloganlar ve sokak çatışmaları ona hâlâ çok uzak.

En çok neyi sevdin?

Gaybubet Şehri, kadınların kendi hikâyelerini belirli bir kurguyla bölerek katman katman anlattıkları bir oyun. Katmanlar arasında kesişim noktaları var; ancak oyuncular birbiriyle etkileşime ve iletişime girmiyor. Öte yandan kadınlar sandalyede oturarak, nadiren ayağa kalkarak aktarıyorlar öykülerini. Sahnede eylem ve dramatik bir çatışma yok. Hikâye omurgası metin içinde kurulmuş. Bu yönüyle oyun, bir anlatım metni ve tiyatroda pek karşılaştığımız bir seçim değil. En çok bu özgün tercihleri sevdim sanırım. 

Oyunculuk için neler söyleyebilirsin?

Bir kadından öteki kadının anlatısına geçerken, yukarıda söz ettiğim kesişim noktaları iç içelik yaratıyor. Oyuncular kendi sıralarını beklerken jestleriyle, mimikleriyle ve ufak hareketleriyle hikâyelerini yaşamaya devam ediyor. Çok doğal, abartısız bir tamamlama biçimi bu; tamamen hayatın içinden. 

Manoli’ye hayat veren Ceyda Akel, Rum aksanıyla oynuyor. Bir çırağın gözünden hem ustasını hem de Maryam Şahinyan’ı dinliyoruz. Hikâyesindeki başka insanları da canlandırıyor üstelik ve bunu Ceyda Akel olarak değil; Manoli olarak yapıyor. 

Leman, Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde eğitim alan, sonrasında çalışan bir kadın. Ailesinin ve toplumun beklentileriyle çatışıyor; ölümcül dozları merak edecek kadar karanlık bir mizaha da sahip. Gülhan Kadim, Leman’ın o hafif uçarı yanını öyle tatlı vermiş ki hepimiz için çok tanıdık bir karakter hâline gelmiş.

Mediha, eşinin vefatından sonra terziliğe başlayan mazbut bir ev hanımı. Maryam Şahinyan’ın hayatına kenardan bakıyor. Özlem Türkad, çok doğal ve akıcı bir performansla Mediha’yı canlandırıyor; tek başına Türkiye sosyolojisinin inceliklerini sahneye taşıyor âdeta.

En çok hangi âna yükseldin? 

Her bir kadının hikâyesi, dönemin kırılma anlarına dokunan sahnelerle dolu. Manoli’nin ustası, gayrimüslimlere uygulanan kısıtlamalar yüzünden esnaflık yapamaz hâle gelince terk etmek zorunda kalıyor memleketi. Panayot Usta’nın sözleri yurtsuz bırakılmanın acısını tek cümlede özetliyor: “Ee, ayde Manoli Atina’ya. Biz memleketi seviyoruz ama memleket bizi sevmiyor, ne yapalım.”

Leman’ın sopalarla, taşlarla etrafa saldıran kalabalıktan arkadaşı Agavni’yi koruduğu gece zihni susmuyor bir türlü. O saldırıdan nasıl kurtulduklarını hatırlarken bir yandan aklı hâlâ Maryam Hanım’da. Dönemi ajite etmeden, en naif yerinden anlatıyor: “Tamam Kıbrıs Türk kalsın ama Haylayf Pastanesi de kalsın; niçin pastanemin camını kırıyorsunuz ki?”

Mazbut terzi Mediha ise eşinin sipariş defterini karıştırırken bambaşka bir dünyanın kapısını aralıyor. Hem kocasının kendisine ve ailesine ne kadar uzak olduğunu fark ediyor hem de Foto Galatasaray’ı keşfediyor. Dönemin gençlik hareketleri de ona aynı mesafede. Dünya görüşleri yüzünden birbirine düşman olan gençler Mediha’ya çok yabancı. Sorusu ise bütün bir dönemin yalnızlığını özetliyor: “Biz nasıl oldu da bu kadar yalnız kaldık? Biz bunca komşuyla, bunca ahbapla, bunca ömürlük memleketimizde nasıl oldu da bu kadar yalnız kaldık?”

Ambiyans / ortam / mekân / kurgu / dekor için neler söyleyebilirsin?

Çok sade, temsili aksesuarlar görüyoruz. Dekor, kadınların oturdukları üç sandalyeden ibaret ve her kadının kendi hikâyesiyle ve işleriyle örtüşen objeler kullanılmış. Manoli, bir kasa elma üzerinden hikâyesini anlatıyor. Leman, bir tepside kimya malzemeleriyle oynuyor. Mediha ise iğne iplik elinde, dikiş dikiyor. Bu sadeliğin sahnede yeterli bir karşılık bulduğunu söylemek mümkün. Arkalarında perdede yapay zekâ ile oluşturulmuş fotoğraflar gösteriliyor. Dönemin ruhuna uygun, hikâyeyi destekleyen, zaman zaman tebessüm ettiren unsurlar da barındıran fotoğraflar bunlar.

Bunu seven şunları da sever 

Maryam Şahinyan’ı ve onun sanat dünyasını odağına alan Bozmayın Çekiyorum oyununu tavsiye ediyorum. Bu sefer Maryam’ın stüdyosundayız, 50 yıl boyunca değiştirmediği körüklü fotoğraf makinesi, her öğlen yediği kırmızı elması ve fotoğraf çektirmeye gelen Pera’nın gölgede kalmış yüzlerini göreceğiz. Kumbaracı50, bu iki oyunu kombine bilet şeklinde de satıyor; yani tek biletle iki oyunu seyretmek mümkün.