Gecenin Kıyısı üzerine: Ahmet Rıfat Şungar ve Berk Hakman sohbeti
Hazırlayan: Merdan Çaba Geçer - Fotoğraf: Aylin Güngör
Yönetmen Türker Süer’in ilk uzun metrajı Gecenin Kıyısı, babalarının mirasını sürdürerek asker olan iki kardeş üzerinden politik gerilim ve yol filmi unsurlarını bir araya getirirken; aynı zamanda Türkiye’nin yakın tarihine, 15 Temmuz’un bıraktığı izlere bakıyor. Ahmet Rıfat Şungar ile Berk Hakman’ın yıllara dayanan arkadaşlığının getirdiği uyum, Süer’in titiz rejisiyle buluşmuş ve senaryosunun sınırlarını aşan, yerli sinemada sık görmediğimiz ritim ve atmosfere sahip bir seyir ortaya çıkmış. Ozan Tekin’in ödüllü müzikleri de bu atmosfer inşasının en önemli yapıtaşlarından kuşkusuz.
Dünya prömiyerini Venedik Film Festivali’nin Orizzonti Extra bölümünde yapan film, vizyon macerasının ardından Ayvalık Uluslararası Film Festivali’nde yeniden gösterilirken; Ahmet Rıfat Şungar ve Berk Hakman bir sohbette buluştu ve Gecenin Kıyısı, oyunculuk, yıllara yayılan arkadaşlıkları ve çok daha fazlasını masaya yatırdı.

19 yıllık arkadaşlıkları hakkında
Ahmet Rıfat Şungar: Biz uzun yıllardır tanışıyoruz. İkimiz de iki kardeşiz. Benim benden küçük bir kardeşim var, Berk’in de kendinden büyük bir kardeşi. Sonuçta aile dediğin şey seçtiğin insanlar değil; bir yandan da maruz kaldığın, beraber büyüdüğün, karşı çıkmayı, beraber olmayı öğrendiğin, etkilendiğin, benzediğin ya da benzemediğin insanlar. Bu hep ilgimi çekiyordu, hatta arada konuşuyorduk. Gerçek hayatta ben abiyim.
Berk Hakman: Ben de küçük kardeşim.
Ahmet Rıfat Şungar: Ama filmde rollerimiz ters. Ben küçük kardeşi oynuyorum, o büyük kardeşi.
Berk Hakman: Biz Rıfat’la ilk kez 2006’da Janjan filminde tanıştık. Düşünsene, 19 sene olmuş. O zamandan beri dört projede birlikte çalıştık. Bazı insanlar “Bu film için nasıl hazırlandınız, o kardeşlik bağını nasıl kurdunuz?” diye soruyor. Aslında ekstra bir şey yapmamıza hiç gerek yoktu.
Rıfat’la hiç prova yapmadan bile oynarız biz. Dışarıdan bakanlar “Acaba ikisi olur mu?” diye düşünmüş olabilir ama bizim için öyle bir mesele yoktu. Senin kafanda başka bir tipoloji vardır, başka iki oyuncu da oynayabilir Kenan’la Sinan’ı. Ama bize sorarsan biz zaten onu hâlletmiştik. Çünkü çok eskiden beri tanışıyoruz. Dilimizi biliyoruz; kavga da etmişiz, gülmüşüz de.
Ahmet Rıfat Şungar: İddialı bir şey olarak söylemiyorum, bir araya gelmemiz yeterli oldu gerçekten. Çünkü zaten öncesinde 19 yılımız var. Paylaştığımız anılar, konuştuğumuz konular, tartışmalar, bazen görüşmediğimiz dönemler, sonra yeniden buluşmalar… Kısacası birçok gündemi beraber yaşadık, tartıştık.
Konservatuvardayım, son sınıfa geçmişim. Kitap okuma alışkanlıklarım yeni yeni değişiyor. Bir gün sette bir sohbet vardı, ben de fırsat bu fırsat dedim; oturdum yanlarına. Konu açıldı, dedim ki: “Çok güzel bir kitap okuyorum, Kreutzer Sonat.” Berk hemen, “Abi sen de mi onu okuyorsun?” dedi. “Evet, hatta birkaç kez okudum, yanımda da gezdiriyorum.” dedim.
Berk Hakman: İçimden “Tamam, bu insan güzel bir insan.” dedim ben de.
Ahmet Rıfat Şungar: O dönem beslenmeye çok aç olduğum bir dönemdi. Duymadığım bir yazar ismi geçti mi hemen defterime yazıyordum, akşam internet kafeye gidip araştırıyordum, bulduğumu okuyordum. Parça parça, yarım yamalak da olsa. Berk ise obsesif; bir yazarı sevdiyse külliyatını bitiriyor, bir filmi sevdiyse yönetmenin bütün filmlerini izliyor. O anlamda bana çok feyz oldu. Dedim ki, bu adamı fazla rahatsız etmeden peşine düşeyim. O günden beri de neredeyse hiç kopmadık. Ara ara hayatlarımız değişti, yollar ayrıldı, tekrar birleşti ama bağ hep sürdü.
Berk Hakman: Valla benim için de öyle. Normalde edebiyat üzerinden bağ kurulur ama Kreutzer Sonat’a tiyatrocular pek uğramaz. Hani bir kız arkadaşın olur, yazardır, o bilir mesela ama tiyatrocular çok ilgilenmez. Tiyatrocular kitap okumazlar demiyorum ama Kreutzer Sonat biraz daha farklı bir aralık. Tolstoy’a başlarken önce Savaş ve Barış’ı okursun, sonra Anna Karenina’ya bakarsın. Onunla başlamazsın genelde. Ama başladıysan da güzel bir durum. Bizim için de öyle oldu.
Ben Rıfat’ın ev arkadaşlarıyla çalıştım, Moda’da kalıyorlardı. Arada Moda’ya giderdim, hepsiyle de iş yaptık. Öyle öyle bugüne kadar birçok şey birikti. Es Es’te abi kardeştik.
Ahmet Rıfat Şungar: Ama Es Es’ten öncesi var.
Berk Hakman: Doğru, Es Es dizisi 2009. Ondan önce Hatırla Sevgili var.
Ahmet Rıfat Şungar: Berk çıktı, ben girdim.
Berk Hakman: Parkayı da sana vermişler galiba, arkasında benim ismim yazıyordu, imzam falan vardı.
Ahmet Rıfat Şungar: Aynen, ben o parkayı giydim.
Berk Hakman: İki sezonluk efsane bir dizi olunca böyle tatlı anekdotlar birikiyor işte. Sonra Pelin Esmer’in Gözetleme Kulesi filminde telsiz dublajlarını yan yana yaptık, öyle ufak bir tatlılık da var.
Ahmet Rıfat Şungar: Yani Berk’le görünür ve görünmez partnerliklerimiz oldu. Ve yıllar sonra işte bu filmle yeniden bir araya geldik.

Oyunculuk hakkında
Berk Hakman: Bir kere her insanın dünyasının ritmi, biçimi farklı. Şimdi, bizde oyunculuk denince ne anlaşılıyor? Sokaktaki birine sorsan “doğal durmak” der. Türkiye’de insanların yüzde 90’ı öyle zannediyor zaten. Birisi doğal oynadığı zaman “çok iyi oyuncu” deniyor. Ama onu geçmek lazım. O 100 yıl önceydi. Doğal olmak oyunculuk değil. Öyle olsa annemi koyarım buraya, yarım saat çekerim, “ödül aldı” dersin. O oyunculuk olmaz ki.
Ahmet Rıfat Şungar: Sürdürülebilir olmaz.
Berk Hakman: Sinema tarihini takip edince “1940’larda Hong Kong’da yaşamış bir adam var, 1970’te Tayvan’da bir film çekmiş, 1980’lerde Polonya’da bir herif var…” diye anlatıyorsun. Ama Türkiye’de yaşayan bir aktör için çok da pozitif bir şey olmuyor bu bilgi. Daha ziyade bir hüzün oluyor. Çünkü biliyorsun ki kolay kolay öyle bir şeyin içinde olmayacaksın.
Tabii katkısı var; kafan çalışıyorsa, senaristsen oradan bir fikir alırsın, yönetmensen milyon tane şey çıkarırsın. Ama oyuncuyken çok fazla şey alamıyorsun. Sadece şunu görüyorsun: O insanlar çok farklı renklerde, çok farklı seviyelerde şeyler yazıyorlar. Onlar oyuncu için yazar. Burada ise “Kamyon şoförü lazım, kamyoncuya benzeyen birini bulun, hatta mümkünse gerçek kamyoncu getirin” mantığı var. Onlar öyle bakmıyor. Fark da oradan geliyor.
Bir de buradaki sektörde, tanışıp çok iyi anlaşıp iki sene sonra birbirini yiyen insanlar görüyorum çok fazla. Böyle bir şey olabilir mi? Aç dünya sineması ansiklopedisini; adamlar kaç sene önce tanışmış ve hâlâ birlikte devam ediyorlar.

Gecenin Kıyısı ve yönetmen Türker Süer hakkında
Ahmet Rıfat Şungar: Berlin’e yeni yerleşmiştim ve taşındığım evin sokağında bir yerde Türker’le buluştuk. Çok heyecanlandım. “Ne güzel ya, yeni geldim ve şu anda burada doğup büyümüş bir yönetmen film teklif ediyor.” dedim. Türker hikâyeyi anlattı, üzerine konuştuk, ilgimi çekti.
Türker, Türkiye’ye çok hâkim değil. Mesela ben ilk başlarda isimlerden, Berk’ten, onu oyuncu olarak tanıdığımdan bahsettim ama ilişkimizden söz etmedim. Zamanla Türker kavradı. Bizi yan yana hayal edebildiyse bu karşılık buldu.
Ve sette Berk’le kurduğumuz iletişimle ilgili geri dönüşlerle, aslında bunun ne kadar pozitif bir duruma sebep olduğunu fark ettik. Çünkü bizim aramızdaki iletişim muhtemelen onlara da yansıdı ve sette bir hiyerarşi hiç oluşmadı.
Berk Hakman: Tabii tabii. Yakından tanıdığın biriyle oynamak bambaşka bir şey. Bir şeye kırılıyorsun, bir şey hissediyorsun mesela, gidip “Ya Rıfat, ben az önce böyle bir şey hissettim” diyebiliyorsun. Başkalarıyla öyle kolay konuşamazsın; sette yalnızsan belki yönetmene gidersin. “Az önce alınır gibi oldum, bana bir şey söyledi ama oyunculuk muydu, başka bir şey miydi?” diye sorarsın.
Ama önce Rıfat’a giderim ben. “Az önce bir şey oldu, sen beni tanıyorsun, ben bir yanlış yaptım mı? Bir şey oldu mu?” derim. O yüzden Rıfat’ın dediği doğru: Bizim aramızda ters bir şey olmaz.
Henüz Türker’le tanışmadan önce, cast direktörü Ezgi Baltaş senaryoyu gönderip “Bir okur musun?” demişti bana. Ama Ahmet Rıfat’ın olup olmayacağını söyledi mi, hatırlamıyorum açıkçası. Okuduktan sonra direkt “Bu filmde olmak istiyorum. Hangi rol olursa olsun, hiç önemli değil.” dedim ben. Daha kâğıt üzerindeyken sevmiştim.
Ahmet Rıfat Şungar: İlk başta Türker’e senaryo hakkında bazı sorular sordum açıkçası çünkü okuduğum metnin bu filme dönüşeceğini göremedim. Fakat Türker’in dünyanın en net, en nazik insanı olmasının da etkisiyle kendimi çok çabuk şekilde ikna olmuş hâlde buldum. “‘Burası böyle olacak, bu zeminde duracak’ diyoruz da gerçekten o zeminde durabilecek bir hikâye mi?” diyerek başlayan bir sohbet sonrası tamamen ikna olduğum bir sürece girdim.
Fakat mesela şunu çok açık söyleyebilirim: Bugüne kadar yer aldığım projelerin yönetmenleriyle öncesinde geçirdiğim vakti, konuştuğum konuları ele aldığımda; daha düşük perdede kalacağını düşündüğüm bir filmdi. Venedik prömiyerinde izlediğimde ise bir proje ilk defa beni böylesine şaşırttı. Bu kadar yönetmen dokunuşu yapılacağı konusunda fikir bende tam olarak oluşmamış çünkü. Kurguda, ses kullanımında, anlatım dilinde böylesine dokunuşlar yapacağını; gerçekten bir yönetmen sineması ortaya çıkaracağını ve “bu kadar cesur davranacağını” öngörememişim. Daha lineer akışı olan, daha alışık olduğumuz tarzda filmlere benzer bir sonuç ortaya çıkacağını düşünüyordum. Asıl heyecanı izledikten sonra duydum. Okuduğum senaryonun ötesinde bir şey izledim.
Berk Hakman: Venedik’e kadar anlayamadık tabii tam.
Ahmet Rıfat Şungar: Bu kadar dokunacağını…
Berk Hakman: Kâğıtta olanı çekmedi, kimisi öyle yapar çünkü. Bu da bir tercihtir.
Ahmet Rıfat Şungar: Hep derler ya, kurguda filmi bir daha yazarsın… Kurguda bir daha yazma meselesini bu kadar baskın gördüğüm filmlerden biri oldu, o yüzden özel bir yeri var. Pozitif anlamda da şaşırttı. Çünkü seçeneklerin var; o seçeneklerin içinde oynamak istediğin filmler oluyor ama bir yandan da anlatım dilinden sıkıldığın, “Yine mi acaba oralara gidecek?” diye düşündüğün filmler de oluyor. Tamam, oynarız, bir film çıkar ortaya, hep beraber izleriz, ikna oluruz… Ama anlattığım şeyde heyecan duyulacak bir taraf kalmıyor.
Çekim başladığında bu konuların hiçbirini düşünmeden oynamaya çalışıyorsun tabii ki ama korktuğum o alışılagelmiş sinema örneklerinin dışında bir şey izledim. Senaryonun üstüne Türker’in koyduklarıyla benim için daha farklı bir iş oldu.
Berk Hakman: Ben Türker’le konuştuğumda öyle bir şey çıkacağını az da olsa tahmin etmiştim. Çok kafası çalışan birisi ve tam bir sinefil. Bazı yönetmenlerin dünyadan haberleri olmaz; Türker öyle değil, acayip çıktı.
Oturduk, belli ki çok bilgili. Post prodüksiyonda da işin sadece kâğıt üzerinde kalmayacağı hissediliyordu. Ama bu kadarını ben de beklemiyordum. Filme başka bir ritim, başka bir biçim, bir atmosfer, bir ruh katmış. Kâğıtta yazılandan fazlası ortaya çıkmış. Güzel oldu bence.
Ahmet Rıfat Şungar: Bir de Türker, seni özgür bıraktığı kadar kendi istediğini alabilmek konusunda da çok netti. Kaşının kalkışını fark edecek kadar titiz çalışıyordu ama bu benim için pozitif bir şeydi. Çünkü hayatta anlaşılmak çok kıymetli, özellikle sette oynarken.
İlk gün Beykoz Kundura’da çekim yaparken şöyle bir an oldu: O dönem uzun süre aralıklı çalıştıktan sonra çok yoğun işlerde bulunmuştum, mental olarak yorgundum. Türker bir şey anlatırken ben farkında olmadan “ah” diye iç geçirdim. Türker çok nazik biridir, “Rıfat, çok mu yoruyorum, çok mu anlatıyorum?” dedi. “Hiç öyle bir problem yok, benden böyle sesler çıkabilir. Tamamen benim yorgunluğumla ilgili. Kişisel algılama, seni dinlemediğim anlamına gelmez.” dedim. Türker de hiç kişisel algılamadı. Anlatmaya devam etti, benim tepkilerime takılmadı. Seni özgür bırakırken istediğini de alabilen bir yönetmenle çalışmanın kıymetini gösterdi.
Ben “Sen ne yapıyorsan, o olsun.” mantığına inanmıyorum. O zaman oyuncu hiç olmaz. En korktuğum şey, oynarken kendimle ilgilenmeye başlamaktır. Kendime dışarıdan bakarsam oynayamam. Sosyal hayatta zaten bir sürü persona takınıyoruz. Ama oynarken kendimle ilgili düşünmemek, sadece akışta olmak gerekiyor. Türker bunu çok iyi karşılayan biriydi.
Bir de 46-47 yaşında, ilk uzun metrajını çekerken bu kadar aşkla, tutkuyla, merakla çalışmak; nezaketinden hiç kaybetmeden aynı zamanda istediğini almak… Bu bana iyi ya da kötü film meselesinin ötesinde büyük bir umut verdi. Çünkü birçok kişi o yaşta umudunu kaybedebiliyor. Türker bana bu anlamda ilham oldu.
Belki kıyas doğru olmaz ama Nuri Bilge’yle ilgili de hep söylenir: Seni özgür bırakıyor gibi hissettirir ama çok titizdir, istediğini alır. Türker’de de benzer bir yaklaşım gördüm.
Berk Hakman: Türker çok fazla tekrar aldı ama elbette film daha iyi olsun diye. Çoğu yapımda o kadar çok tekrar yapılmaz; prodüksiyon elverse bile yapılmaz. Burada ise daha kısıtlı imkânlarla çalışıldı ama oyunculukların daha iyi oturması için uğraştı. Bitmiş olabilecek sahneler iki tekrar yerine 15 tekrar oldu. Ama bu güzel bir şey, ben de severim. Mükemmel olanı arıyor. “Bir şey daha, bir şey daha” derken o titizlik güzel oluyor.
Ahmet Rıfat Şungar: Bizim oyunculuklarımızı sevenler filmi de sever diye düşünüyorum. Onun dışında, memlekette yakın zamanda yaşanan duruma dışarıdan bakmak isteyenler, “O gün ben ne yaptım, nasıldı durumlar?” diye kafayı yoranlar da gidip görebilir. Film gayet akıcı, kurgusu yüksek; iki kardeşin hikâyesi.
“Bir dakika abi, biz neyin içindeyiz şu anda, ne oluyor? Konu o değildi, ne zaman buraya geldi?” dedirten bir şey izliyoruz. Bir yandan da estetik olarak gerçekten uzun yıllardır Türkiye’de görmediğim bir yerde duruyor. O yüzden izlenmesini arzu ederim.
Berk Hakman: Seneler sonra filmin güzel hatırlanacağına eminim. Dönüp bakacaklar ve diyecekler ki: “Adamlar tam o dönemde böyle bir şey yapmış, biliyor musun?”
Ahmet Rıfat Şungar: Bir de filmi hatırladığımda benim çok şanslı hissettiğim bir şey var. Böyle olmak zorunda değil ama bizim setin çok güzel bir özelliği vardı; prodüksiyon ekibinden diğer departmanlara kadar herkes sinema sevdalısıydı. Arabayla bizi götürüp getiren arkadaşlardan biri sinemacı, diğeri başka bir sinemacı… Bütün departmanların sinemaya meraklı ve ilgili olması, gerçekten bir şey öğrenmeye gelmiş olmaları bize bambaşka şeyler kazandırdı.
Sanki kendi seyircimizle beraber sete gitmiş ve o seyirciyle birlikte film yapıyormuş gibiydik. Bunun pozitif katkısını çok gördük. Arabaya biniyorsun, bir yerden bir yere gidiyorsun, yolda film konuşuyorsun, müzik konuşuyorsun. İster istemez “Bir dakika, burada bu işle ilgili bir sürü insan var; kendini bırakma, boşta kalma, rezil etme.” diyorsun.

Filmin 15 Temmuz’da geçmesi hakkında
Ahmet Rıfat Şungar: 15 Temmuz’un geçtiği hangi senaryoyu okursam okuyayım önce şunu düşünürdüm: “Bunu nasıl anlatacaksın?” Çünkü herkes için muğlak olan, insanların taraf olma noktasında bile birbirleriyle tartıştığı bir şeyi bir senaryoda hiç görmedim. O zaman “Biz bunu nasıl anlatacağız?” sorusu aklıma geldi.
Hassasiyetleri çok iyi anlarım. Böyle bir günün filmi, hatta adının bile geçtiği bir filmde oynamak ya da oynamamak konusundaki endişeleri anlarım, bununla ilgili bir derdim yok. Ama şunu söyleyeyim: Sinemayla ilgisi olan, merakı olan insanların bu filmi izlemesini çok isterim.
Benim için önemli olan bir konunun nasıl anlatılacağı: Neden anlatacağım, insana dair ne söyleyecek, hangi ilişkilere dair neyi tartışacak… Filmin bende en çok tutunduğu yer şu: Benim de bir kardeşim var ve askerlik meselesi doğduğumuzdan beri hepimizin hayatında olan bir konu. Hepimizin parçası olduğu bir mevzu. Bu anlatı nasıl bir karşılık bulacaksa, ona katkıda bulunmak istiyorum.
Daha önce Çilingir Sofrası’nda da oynadım; o zaman da sordular, “Hiç mi endişe etmedin?” Bu hep soruluyor öte yandan.
Berk Hakman: Neyden endişe edeceğiz ki? Bir de şu çok eleştirildi: “Sizin film sonunda bir şey söylemiyor, ortada bırakıyor, taraf almıyor.” Böyle diyenler oldu. Ha, tartışırız tabii, sabaha kadar oturur konuşuruz. Ama nereye kadar? Konu filmde bir fon ama kimileri ısrarla “Sözünü söyleyebilirdin.” dedi mesela Türker’e.
Ahmet Rıfat Şungar: Bence film aslında sözünü söylüyor. Yani film okumayı, film izlemeyi, film dinlemeyi bilen biri için bence gayet net ve güzel bir şekilde anlatıyor.
Deşifre: Tuğçe Hitay