Emek, şehir, güvencesizlik: Güncel Türkiye sinemasında kadın emeğine feminist yaklaşımlar

Yazı: Lara Özlen

Kadın emeği ve bunun sinemada temsili, feminist yönetmenlerden ve filmlerden az da olsa bahsedebildiğimiz 1970’lerde en görünür zamanlarını yaşıyor. Chantal Akerman’ın Jeanne Dielman, 23, quai du Commerce, 1080 Bruxelles (1975) filmi ev içindeki işlerin tekrar tekrar ve titizlikle yapılmasını belgeselvari bir üslupla gösterir. Agnès Varda’nın Vagabond’u (1985) tüm bu ev içi emek sistemini, kadınların burada kodlandığı rolleri reddeden Mona karakteriyle bizi Fransa’nın banliyölerinde bir flanöz gibi dolaştırır. Türkiye’de feminist sinemadan bahsetmeye başladığımız dönemin Atıf Yılmaz’a tekabül ediyor olması aslında epey enteresan. Aaahh Belinda (1986), Adı Vasfiye (1985), Dul Bir Kadın (1985) filmleri kadınların ev içi emeğine, cinsel özgürleşmesine odaklanır. Dahası Müjde Ar’ı bu özgürleşmenin merkezinde bir ikona dönüştürür. 

Ben zamanda biraz daha ileri sarıp 2010’lardan bazı kurmaca filmlerden bahsetmek, bu filmlerdeki “emek” meselesini irdelemek, filmlerin birbiriyle, şehirle, güvencesizlik ve belirsizlikle nasıl konuştuğuna odaklanmak istiyorum. 

*Bu yazı, bahsi geçen filmleri henüz izlememiş olanlar için bazı sürprizleri bozabilir.


İşe Yarar Bir Şey (2017)

İstanbul’dan İzmir’e giden bir banliyö treninde şair Leyla ve hemşire Canan tanışıp kelimenin tam anlamıyla yoldaşlık etmeye başlar. Leyla, tam da senaristlerden biri olan Barış Bıçakçı’nın diğer karakterleri gibi hülyalı, gözlemci, hayata edebiyatla anlam vermeye çalışan biridir. Canan’ın ürkekliği, açık sözlülüğü onu etkiler. Film boyunca Leyla ve Canan’ın derinleşen ilişkisine, birbirinden öğrenen hallerine tanıklık ederiz. Leyla, Canan’da kendisinde olmayan bir ataklık, delişmenlik bulmuş gibi; Canan ise Leyla’nın stabil ve huzurlu görünen hayatına özeniyor gibi görünür.

Tren ilerledikçe, durup kalktıkça başka insanlarla, kasabalarla tanış olunur: Bir grup konsomatris kadın, farklı yerlerde birkaç sefer beliren karga graffitileri, gözlerini dikip onlara bakan adamlar… Bir noktada Canan’ın İzmir’e aslında yatalak bir hastanın (Yavuz) ötenazi arzusunu yerine getirmek için gittiği anlaşılır. Leyla, bu hassas konuyu genç kıza bırakamayacak kadar gözleme ve hayata meraklı bir karakterdir. Sonuçta ikili birlikte adamın Kordon’daki deniz manzaralı evlerine gider. Birlikte iki akşamüstünü birlikte geçirir; Cortazar’dan, yaşamaktan, yaşamamaktan bahsederler. Filmin özellikle bu kısmı ve bundan sonra Leyla’nın gittiği mezuniyet buluşması, Barış Bıçakçı’nın etkisinin en çok hissedildiği yerler olabilir: Dış dünyaya dair gözlemcilik ve akıp giden, neredeyse konuşur gibi yazılmış diyaloglar. Yavuz kendisini arayan ve ona tatil satmak isteyen kadına bile sanki gelecek hafta yaşıyor olacak gibi hayat dolu ve kibarca cevap verir. Böyle inceliklerle dolu bir film aslında İşe Yarar Bir Şey. Adam (Yavuz) Leyla’nın “işe yarar bir şey” yapıp onu hayatta tutma çabasından, ona olan ilgisinden etkilenir. Sonunda Canan ve Leyla evlerine dönmek üzere yola çıkar, Yavuz onları yattığı yerden gözleriyle izleyerek yolcu eder. 

Toz Bezi (2015)

Nesrin ve Hatun İstanbul’un çevre çeper mahallelerinde yaşayan iki temizlik görevlisi kadındır. Bu ikili, hem altlı üstlü komşu olarak yaşar hem de işe birlikte gidip gelir; birbirleriyle çocuk bakımı, ev işleri gibi konularda dayanışırlar. Bu dayanışmanın en görünür olduğu anlardan biri muhtemelen ikilinin fesleğenli balkonda tüttürdüğü sigaralarla gıybet ettiği anlarda saklı. Hatun’un kocası Şero’nun bir türlü tamir etmediği lavabo ise kadınların evde de çalıştığını, kocaların / babaların televizyon karşısından pek de kalkmadığının göstergesi. Hatun her ne kadar buna sinir olsa da kendisinin ev içi emeği üstlendiği bu durumdan memnun görünür ve bunun karşılıklı yarara dayanan bir ilişki olduğunun altını çizer. (“Yemeğim yenir, diktiğim giyilir, Şero benim bokumu yesin!”) 

Hatun’un temizliğe gittiği deniz manzaralı evlerden birinde, ona Çerkez olup olmadığı sorulur. Halbuki Hatun da Nesrin de Kürt’tür. İş bulma kurumunda da sigortasız çalışıyor olmaları, Nesrin’in bitirmediği okullar onlara dert olur. Başka iş bulmalarının önü kapalıdır bu sistemde. İş bulma kurumunda da Çerkez olduğunu iddia eder Hatun, on yıllara yayılan ayrımcılıktan böyle kaçınabileceğini düşünür. Ama başarılı olamaz. Nesrin’in ortadan kaybolan inşaat işçisi kocası da anlatının önemli meselelerinden biri olarak karşımıza çıkar. Nesrin yalnız başına küçük kızını büyütmeye, evi çekip çevirmeye yetişemez, zorlanır. Kirayı tamamlayamaz, en sonunda elektrik de kesilir. Nesrin, canına tak ederek tıpkı kocası gibi film evrenini terk eder. Son sahnelerde Hatun ve Nesrin’in kızı Asmin’i evde ve şehrin çeşitli yerlerinde birlikte görürüz. Hatun küçük kızı çalıştığı evlerden birine götürmüş, kız koltukta oturup televizyon izlerken şöyle diyor: “Şöyle bir temizlik yapmayacak mıyız?” Küçük kızın bu cümlesi başka bir sınıfa duyulan özlemi elle tutulur, kulakla duyulur hâle getirir. 

Şimdiki Zaman (2012) 

Baş karakter Mina’nın biyometrik fotoğraf çektirme çabasıyla açılan film, izleyeni hep başka bir zamanın özlemiyle çevreliyor. Mina, para biriktirip Amerika’ya gitmek için vize almaya çalışan bir kadın. İstanbul’da yaşıyor ve işsiz. Öyle ki yaşlı bir kadının kentsel dönüşüm dolayısıyla çıktığı evi neredeyse işgal ederek yaşamaya başlıyor. Apartmanın dış cephesindeki duvarda kurumuş sarmaşık, yavaş yavaş yanan elektrikli ısıtıcı bu geçiciliği, güvencesizliği, yerleşememişliği imliyor. Mina gitmeyi bekliyor, ama gideceği gün bir türlü gelmiyor. Bir fal kafede, kendi gibi geleceğini merak eden kadınlarla çevirili olarak çalışmaya başlıyor ve onlara hep gitmeye, ait olamamaya, yola dair kehanetler anlatıyor. Biriktirdiği paraları kırık dökük dolabının çekmecesinde saklıyor. Tıpkı Nefesim Kesilene Kadar’daki Serap’ın konfeksiyon atölyesinde sakladığı gibi. 

Beyoğlu Rumeli Han’ın üst katlarından biri olan ve artık muhtemelen otel olmuş fal kafelerden biri yeni işyeri. Burada falcılardan Fazi ile tanışıyor. İki kadın birbirileriyle dayanışmayı öğreniyor: Kah onları hırpalayan adamlara, kah patronlara, kah şehre karşı. Çünkü şehir sürekli değişiyor; yaşadıkları, vakit geçirdikleri yerler yıkılıyor, otel olarak yeniden yapılıyor. Ve biz, burada yaşamaya çalışan güvencesiz işlerde çalışan kadınlar daha da dışarı püskürtülmeye devam ediyoruz. 

Filmin boğucu ve güvencesiz atmosferinin dışına çıkabildiğimiz çok az an var. Bunlardan biri arkadaşı Fazi ve fal kafe patronu Tayfun ile dışarı çıkıp rakı içilen ve karaokeye gidilen gece. Bir tek gece Mina’nın sıkıntılı ve tedirgin ruh hâlini biraz yumuşatan. Tıpkı Tereddüt’teki, Nefesim Kesilene Kadar’daki dans sahneleri gibi, kısacık kaçış anları. Sonunda Mina’nın elektrikleri kesilir, kafeye mühür vurulur. Şehirde sıkışma ve güvencesizlik bir kez daha tescillenir. 

Tereddüt (2016)

İstanbul dışında, muhtemelen Karadeniz tarafına daha yakın bir kasabada psikolog olarak görev yapan Şehnaz ile hastaneye neredeyse hipotermi geçirerek getirilen Elmas’ın tanışmasıyla açılır Tereddüt. Elmas hem kayınvalidenin hem de kocanın öldüğü bir evde balkonda hipotermi geçirirken bulunmuştur ve yaşadığı travma dolayısıyla ne olduğunu hatırlayamaz. Psikolog Şehnaz da bu noktada devreye girer. 

Filmin İngilizce adı (Clair Obscur) bu iki kadının aydınlık ve karanlık, şehirlilik ve kasabalılık gibi ikilikler içinden ilişki kurmaya çalıştığını imler. Elmas 2 yıl önce, muhtemelen reşit bile değilken, ailesinin isteğiyle kendinden çok büyük bir adamla evlendirilmiştir. Dolayısıyla hem eve, hem kocasına hem de kocasının şeker hastası annesine bakmakla yükümlüdür. Bir süre Elmas’ın ifadesiz bir yüzle, çarşafları dümdüz ve tertemiz serişini, yemekleri pay edişini, alışveriş yapışını izleriz. Elmas’ın kaçışı arada balkona çıkıp dans eden komşu kızı izlemek ve gizlice sigara içmektir. Diğer uçta Şehnaz, kendisi evde değilken sürekli porno izleyen sevgilisiyle İstanbul’da konforlu, risottolu ve şaraplı bir yaşam sürmektedir. Hatta mekân olarak da bu sekülerlik Beyoğlu Suriye Pasajı ile görselleşir. Her ne kadar Şehnaz’ın hayatı mutlu veya yerli yerinde görünse de aslında o da en az Elmas kadar mutsuzdur. Sevgilisinin pornolarıyla yarışmaya çalışır, ama bir fanteziyle yarışamayacağını unutur. 

Şehnaz ve Elmas birlikte seanslar yapmaya başlar. Bu süreçte ikisinin de hayatı paralel olarak değişir. Şehnaz onunla daha eşit ve insanca bir ilişki kuran iş arkadaşı Umut ile sevişir ve ilk kez orgazm olduğunu görürüz; Elmas kocasıyla yapmak istemediği seksin kaynağının babasının onu taciz etmesinde olduğunu görür. Son sahnelerde Şehnaz kavga ederek ayrıldığı sevgilisinden kaçar. Böylece karakterlerden biri yine (Toz Bezi’ndeki Nesrin’e benzer şekilde) film evreninden de patriyarkal beklentilerden kaçmış olur. 

Ana Yurdu (2015)

Annesi Halise ile daha gençken yaşadığı köye yazdığı kitabı bitirmek için dönen, yeni boşanmış ve bir trafik kazası atlatmış Nesrin ile açılır Ana Yurdu. Eve girer girmez etrafı temizleyip yerleşmeye ve çalışmaya başlar Nesrin. Bir yere yerleşmenin ilk koşulu orayı temizlemek değil midir çoğumuz için? Nesrin’in annesi kendisinden çok daha tutucu ve dindar birdir, birtakım gizli güçlerin kendisiyle konuşup kızını uyardığını düşünür. Köyde kimin ne dediğiyle çok ilgilidir. Bu yüzden sürekli kızına bir şeyleri giymemesi, bacağını açmaması yönünde telkinlerde bulunur. Ne kadar tanıdık ve bir o kadar da can sıkıcı telkinler… 

Halise tabii ki Nesrin’in yıkadığı donunu belki de topluma ve annesine inattan dışarı asıveren rahat tavırlarından da rahatsızdır. Nesrin’in tek başına kalıp çalışma arzusunu sürekli görmezden geldiği gibi, köyün kadınlarını eve toplayıp sürekli ahlak ve ölüm üzerine konuşmalar yapar. Anne – kız bu konuda birbirleriyle kavga edip yüzleşse de dinamik değişmez, çünkü Halise hepimize tanıdık olan kendini çocuğunun ihtiyacı üzerinden var eden biridir. Bu konuşmanın yapıldığı gece anne – kızın geçmişte olan bazı şeylere dair gıybet ettiği ve yakınlaştığı bir ânı imler. Halise, kızının ona ihtiyaç duymamasını bir türlü kabullenemez. Nesrin bir yandan annesinden uzak durmaya, ona sabretmeye çalışırken köydeki eski arkadaşlarıyla tekrar ilişki kurar. Onların kasabada çobanlık, ev işi gibi esasında bedensel olarak ağır işler yapmaları üzerine sohbet ederler, gerektiğinde sığınma evleriyle ilgili bilgiler verir. Sonuç olarak Nesrin’in yapmaya çalıştığı şey de kasabadaki kadınların yaptıkları da emek harcanan farklı meselelerden başka bir şey değildir. Nesrin, bu ortaklığı anlar ve görür. Finalde Nesrin belki de annesine başkaldırmak, onu dinlemediğini göstermek için tamircide çalışan çırakla sevişir. 

Nefesim Kesilene Kadar (2015)

Konfeksiyon atölyesinde çalışan Serap, ablası ve eniştesiyle yaşamaktadır. Eniştesinin neredeyse tacize varan Serap’tan para almaya çalışma hâlleri kızın canına tak edince, tır şoförlüğü yapan babasıyla bir ev tutmayı kafasına koyar. Bunun için biriktirdiği paraları, atölyedeki odalardan birinde bir dolabın içine saklar. Sık sık gidip onları kontrol eder. Bu açıdan Şimdiki Zaman’daki Mina ile benzeşirler. 

Serap, daha önce kaçakçılık yaptığı için hapse girip çıkan babasına güvenmek ister, çünkü tutunacak başka kimsesi yok gibi görünür. Babası onu lunaparka götürür, birlikte ev tutacaklarına dair güvence verir. Serap’ın nefes aldığı tek an lunaparkta gondola bindiği andır. Konfeksiyon atölyesinde Dilber ve Funda ile kısa süreli arkadaşlıklar kurar; bazen Dilber’in evinde kalır, bazen de Funda ile bir müzik dinler, onun dans edişini izler. Bir de hoşlanır gibi olduğu bir çocuk vardır ama onun da Dilber’le flörtleştiğini fark edip onları ustabaşına şikayet eder. Dilber ortadan kalktıktan sonra çocukla flört eder gibi görünür, çocuğun onunla ilgilenip ilgilenmediği çok anlaşılmaz. İkili bir gece kulübüne gider, çocuk burada uyuyakaldığı sırada Serap onun arabasına gidip orada sakladığı parayı alır. Bu arada kendisini pek de umursamayan babasının şehre dönüşünü ve birlikte ev tutacakları günü bekler. Tıpkı Mina’nın o belirsiz güzel gelecek günleri beklediği gibi. Ama o günler gelmez. Çünkü babası Serap’ın ev tutması için verdiği parayı seks işçisi bir kadınla birlikte olarak harcar. Bu Serap’a söylenen yalanların sonuncusu olur. Finalde, babası yine tırla bir işe gidecekken onu kaçakçılık yaptığına dair ihbar eder. Aslında Serap, düşündüğünden daha güçlü ve kendi ayakları üzerinde durabilecek bir karakter olarak portre edilir. Belki de bu final bu gücü, sevdiklerine, yanında olmasını istediklerine bile kötü şeyler yapabilme gücünü gösterir. 

Sonuç olarak emeğe, güvencesizliğe, belirsizliğe dair filmlerin ortak hisleri, motifleri olduğu aşikâr. Yukarıda bahsettiğim filmlerin kadın karakterleri belirsizlik ve güvencesizlikle baş etmek zorunda kalıyor ki bu da iş yaşamının cinsiyetlendirilmesiyle ilgili. Genellikle kadınlar konfeksiyon, hizmet sektörü, temizlik gibi sektörlerde güvencesiz işler yapmak zorunda bırakılıyor. Kadınlar evde, işte, patriyarkanın görev başında olduğu her alanda, birbirlerine, müziğe, sanata dayanıyor. Paraları varsa birkaç tek atıyor, bir karaoke bara gidiyorlar. Yoksa bir kulaklığı paylaşıp aynı müzikle ritim tutup dans ediyorlar. Balkona çıkıp fesleğenleri arasında bir sigara tellendiriyorlar. Tıpkı bizim gibi. Belki de güncel Türkiye sinemasındaki bu örnekleri bu kadar izlenebilir yapan tam da bu. Bu bağlantı kurulabilirlik, bu gerçekçilik.