Coşku ve direnişle tutuşan kulüp müziği: I. JORDAN
Röportaj: Cem Kayıran - Fotoğraf: Marshall Lawrence
Yıllardır Londra yeraltı sahnesini kasıp kavurarak bir şehir efsanesine dönüşen I. JORDAN, ilk albümü I AM JORDAN’ı Mayıs 2024’te Ninja Tune etiketiyle yayımlamıştı. Donk, techno, house, hardstyle sularında mekik dokuyan 12 şarkılık koleksiyon, eksiksiz bir gece kulübü deneyimi yaşatıyor. Çevresine biraz daha neşe yayabilme motivasyonuyla yaptığı prodüksiyonlarından oluşan albümü, trans uyum sürecinde kendisine destek olan dostlarına ve Londra’daki kuir komünitenin tüm bileşenlerine armağan edilmişti.
I. JORDAN bu kez müzisyen, gazeteci ve drag sanatçısı Tom Rasmussen ile ortaklaştığı iki parça ile çıktı karşımıza. “An Angel” ve “Girl Reborn” adını taşıyan teklilerde vintage rave tınıları eşliğinde kendini keşfetme ve öfori hâli kurcalanıyor.
Kısa sürede parti favorisi hâlini alan ilk albümü, prodüksiyonlarındaki estetik çeşitliliği ve Ninja Tune ailesinin bir parçası olma deneyimi hakkında bir sohbet için I. JORDAN’a bağlandık.
*Bu röportaj, Bant Mag. Temmuz – Ağustos 2025 sayısında yayımlanmıştır.
“Sabah 6’da bir techno partisinde çalmak benim için ne kadar kolaysa, öğleden sonra 3’te açık havada disco house çalmak da o kadar kolay. Herkesin böyle bir esnekliği yok. Bu bir janr meselesinden çok, bir ‘his’ meselesi.”
En baştan başlayalım. Elektronik müzikle ilk anlamlı temasından bahseder misin? Sanatsal yaklaşımını nasıl şekillendirdi?
İngiltere’nin kuzeyinde büyüdüm. Burası, dans müziğiyle özdeşleşmiş bir yer. İşçi sınıfına ait bir kasabada büyüdüm ve buranın İngiltere elektronik müziği açısından oldukça zengin bir geçmişi var.
Bu müziğe dair ilk deneyimlerim, insanların her yerde elektronik müzik çalmasıyla başladı diyebilirim. Kasetlerden dinleniyordu. 90’ların başlarında İngiltere’de olan önemli bir gece kulübü büyüdüğüm kasabanın içindeydi. Bu yüzden onun varlığını hep biliyordum. Sheffield’a sadece 15-16 km uzaklıktaydım, ki orası speedy garage türünün doğduğu yer. Dolayısıyla çok küçük yaşlardan itibaren bu müziğe maruz kalmak gibi bir şansım oldu.
Yeni bir parçaya başlama sürecin nasıl oluyor genellikle? Ya da gerçekten bir parçaya böyle “başlar” mısın?
Ben genelde bir parçayı başlatmayı, sanki “parçanın çevresinde bebekler yapmak” gibi tanımlıyorum. Birkaç şeyi birleştirmeye çalışıyorum, eğer bu işlemezse artık “Bu parçanın tamamı” dediğim bir şeye dönüşebiliyor. Son zamanlarda Ableton’da çok güzel bir teknik keşfettim: bir sample dosyasını harmoni ya da melodiye dönüştürebiliyorsun. Bu yöntemi kullanarak kesitler alıyor, kendi melodilerimi yaratıyorum. Bu oldukça eğlenceli ve yaratıcı bir süreç oldu benim için.
I AM JORDAN albümünün çıkışının üzerinden bir yıldan fazla ZAMAN geçti. Bu süreçte albümle olan bağın nasıl bir evrim geçirdi?
Sanırım albüme karşı şu an oldukça sıcak duygular besliyorum. Zaman, içe dönüklük ve perspektifler, sanatçıların kendi projeleriyle farklı ilişkiler kurmalarına neden oluyor. Bu albümden öğrendiğim şey, tam da o anda kim olduğumu onurlandırmak istemiş olmam; hiçbir pişmanlık duymadan. Çünkü o an nasıl hissettiysem ona göre hareket ettim ve o ânın müziğini yayımladım. Ortaya koyduğum işi seviyorum. Hatta plağı hâlâ masamın yanında tutuyorum.
Şu anda bulunduğun yer aynı zamanda stüdyon mu?
Hayır, hayır. Stüdyom bu sokağın biraz aşağısında, Fold adlı bir gece kulübünün içinde. Ama bugün evden çalışıyorum.
Londra’daki prodüktörler için kulüplerin içinde stüdyo sahibi olmak yaygın bir durum mu?
Orası aslında oldukça büyük bir ofis alanı. Üst katı gece kulübü olarak kullanıyorlar. Alt katı ise stüdyolara dönüştürmüşler. Yaklaşık 20 kadar stüdyo var. Orayı da ben yönetiyorum. Bu yaygın bir durum değil ama gerçekten harika bir ortam. Fold ekibinin bir parçasıyım; orada sık sık çalıyorum, kendi partilerimi düzenliyorum. O mekâna dair her şeyi seviyorum. Gerçek bir topluluk hissi veren bir yer.
Peki şu anda İngiltere’de ve dünyada kulüp kültürünün mevcut durumunu nasıl görüyorsun? Dans pistlerinin hâlâ bir dönüşüm ya da bağlantı alanı olduğunu düşünüyor musun?
Evet, kesinlikle. Hatta bence her zamankinden daha fazla. Fold hakkında en sevdiğim şeylerden biri, topluluk unsurunu gerçekten ciddiye alması. Örneğin pek çok kuir ve trans sanatçıya alan tanıyor ve destek veriyor. Kulübün duvarlarında, hormon tedavisine nasıl erişilebileceği ve trans bireylerin nasıl desteklemebileceği gibi bilgilerin olduğu kâğıtlar bile asılı.
İngiltere’de, kamusal sosyal hizmetler neredeyse tamamen fonlardan ve destekten mahrum bırakılmış durumda. Bu yüzden kuir insanlardan kazanç sağlayan gece kulüpleri gibi kamusal alanların artık daha fazla sorumluluk alması gerekiyor.
Bu mekânların çok ama çok önemli olduğunu düşünüyorum. İngiltere’de kulüp kültürünün şu anki konumuna baktığımızda, bunu net bir şekilde değerlendirmek zor. Çünkü küçük kulüpler peş peşe kapanıyor. Ama öte yandan büyük festivaller ve dev partiler oldukça iyi gidiyor. İnsanların parası var ama tercihlerini farklı şeylerden yana kullanıyorlar. Bu yüzden manzara değişiyor. Sanat fonlarının ve devlet desteğinin azaldığı bir dönemden geçiyoruz.
Zor bir durumdayız. Dünya berbat bir hâlde, bunu çok iyi biliyorum. Ve bunun hükümetin hatası olduğunu düşünüyorum. Ama aynı zamanda insanların da hatası. Çünkü insanlar bu kulüp alanlarına gerçekten ihtiyaç duyduklarının farkına varmalı.

Fotoğraf: Declan Kelly
Tom Rasmussen’la kaydettiğiniz iki şarkıyı yayımladın geçtiğimiz günlerde. Yine bu yıl yayımlanan Nature ile yaptığınız düetten bambaşka yönlere gittiğini görmek çok güzel.
Evet, çünkü tek bir şeye sadık kalamıyorum sanırım, albümümde de bu duyuluyor bence. House seviyorum, techno seviyorum, sakinleştirici sesleri seviyorum. Hepsini de üretmek istiyorum.
Tom’la yaptığım parça, “An Angel”… Enstrümantal kısmını Eylül 2017’de ABD’da turnede olduğum sırada, bir otel odasında yazdım. “Vay be, bunu ben mi yaptım?” dedim. Hâlâ da şaşkınım aslında. Gerçekten epik bir an yaratmak istedim. Parça yedi dakika uzunluğunda. İnsanları ağlatacak bir şey yaratmak istiyordum. İlk başta vokal olmayacaktı ama sonra ekibim “Buna bir vokal gider mi?” diye sordu.
Tom’u Southbank Centre’da Bronski Beat anısına yaptığı özel performansta izlemiştim. Şarkı söyleyişi müthişti. “Bu parça için mükemmel olur” diye düşündüm.
Zaten birlikte çalışmaya başlamıştık. Birkaç stüdyo seansı yaptık. Sonra “An Angel” üzerinde çalışırken, bilgisayarımda açık olan başka bir demo vardı. Tom da “Bu ne?” diye sordu, üstüne doğrudan doğaçlama yaptı. O parça da “Girl Reborn” oldu. Çok doğal, akıcı bir bağlantı kurma biçimiydi.
“An Angel” için sözleri yazarken ne elde etmek istediğimizi iyice düşündük. Ben “büyük an, coşku” dedim. Sözler basit ama etkili olmalıydı. Pet Shop Boys stili bir nostalji yakalamaya çalıştık. Birkaç şarkılarını dinleyip, “Tamam, onlar böyle yapıyor, spoken word ekliyorlar” dedik. Çok eğlenceli bir süreçti ve ortaya çıkan şeyle gerçekten gurur duyuyorum. Bu, ürettiğim en sevdiğim şeylerden biri olabilir.
Tarzlar, türler hatta fikirler arasında sürekli geçiş yapıyorsun. Bu sahnede bir yere “yerleşmek” konusunda zorlayıcı bir şeye dönüşüyor mu? Müzikal olarak kendini tanımlamak senin için zor mu?
Evet, bazen. Ama kariyerim boyunca üretimlerimi bir arada tutan hat, hep umut verici ve coşkulu dans müziği yapmayı sevmem oldu.
Arka planımda hep yüksek enerji, yoğun duygular var. Bu DJ setlerimde de prodüksiyonlarımda da böyle. İnsanlar beni bir kalıba sokmak istiyor ama bazen işleri çok basite indiriyorlar. Bunun hem artısı hem eksisi var.
Sabah 6’da bir techno partisinde çalmak benim için ne kadar kolaysa, öğleden sonra 3’te açık havada disco house çalmak da o kadar kolay. Herkesin böyle bir esnekliği yok. Bu yüzden bazen avantaj sağlıyor, bazen de “Aaa Jordan yine tarz değiştiriyor” dedirtiyor. Ama bence parçaların enerjisi ve hissi açısından yeterince tutarlıyım. Bu bir janr meselesinden çok, bir “his” meselesi.
Ninja Tune ailesinin bir parçası olmak nasıl hissettiriyor? Kataloğuna hâkim olduğun bir plak şirketi miydi?
Evet! 15-16 yaşlarından beri Ninja Tune hayranıyım. Onlarla resmî olarak bir arada olmak hâlâ rüya gibi. Kendimi fazlasıyla evimde hissediyorum orada. Harika bir ekiple çalışıyorum, çok destekleyici ve içtenler. Etiketin bir parçası olmaya devam etmeyi umuyorum. Bu iş birliği bana çok doğal hissettiriyor.
Seninle sohbetimizden günler önce İstanbul’daki Trans Onur Yürüyüşü yapıldı ve maalesef her yıl olduğu gibi yine gözaltılar ve orantısız şiddete tanıklık edildi. Burada seni takip eden kuir topluluğa bir mesaj iletmek ister misin?
Kendinizi göstermeye ve direnmeye devam edin. Bizim gerçeğimiz, bize yöneltilen nefretten her zaman daha güçlü olacak.