I Swear: Başa çıkmanın anatomisi
Yazı: Ezgi Oğraş
14 yaşında Tourette sendromu teşhisi almasıyla hayatı tamamen değişen John Davidson’ın gerçek yaşam öyküsünden uyarlanan I Swear, vizyondaki yolculuğunu sürdürüyor. John’un ergenlik yıllarından günümüze uzanan bir zaman diliminde, tüm engellere rağmen “normal” bir hayat kurma mücadelesini seyir dostu bir yaklaşımla anlatan yapım; özellikle BAFTA ödül töreninde yaşanan kimi anlar sonrası dikkatleri üzerine toplamıştı.
Performansı BAFTA tarafından ödüllendirilen Robert Aramayo’nun yanı sıra Maxine Peake, Scott Ellis Watson, Peter Mullan ve Shirley Henderson’ı oyuncu kadrosunda barındıran I Swear’in senaryo ve rejisi ise Kirk Jones’a emanet edilmiş.

Zaman dilimi ve mekân
İskoçya’da geçen ve 2019’da açılan film, 1980’lere dönüp karakterimizin ergenliğini anlattığı kısmın ardından kronolojik bir zaman atlamasıyla 1990’lara ve 2023’e uzanan bölümlerle ilerliyor.
Ne hakkında?
Tourette sendromuna sahip İskoçyalı aktivist John Davidson’ın hayatına odaklanan bir biyografi filmi I Swear. 1983’te liseye yeni başlayan ergenlik çağındaki John’un aile ve okul yaşantısıyla başlıyoruz. Futbol takımında kalecilik yapıyor ve koçu tarafından bu alanda oldukça yetenekli bulunarak profesyonel bir kariyer inşa etme potansiyeli görülüyor. Ancak aniden, anlam veremediği bazı fiziksel tepkileri ve sözel davranışları ortaya çıkıyor. Bir süre saklamaya çalışsa da bu durum saklanamaz hâle geldiğinde, çevresi tarafından yargılanışını, ilişkilerinde yaşadığı zorlukları, okul ile kariyer hayatının nasıl sekteye uğramaya başladığını; tüm bunların psikolojik yüküne tanık olarak izliyoruz.
Ardından 1996’ya, John’un 20’li yaşlarının ortasındaki yaşamına geçiyoruz. Teşhisini almış, ilaçlarını kullanıyor ancak sendromla birlikte hayatındaki zorlukların kalıcı hâle geldiğini fark ediyor ve bunu çaresizce kabul edip uyum sağlamaya çalışıyor. Murray adındaki eski bir arkadaşıyla karşılaşmasıyla birlikte, onun ve annesi Dottie’nin John’un hayatında nasıl sevgi dolu ve şefkatli bir iyileşme süreci başlattığını; karakterin kendini keşfedişini takip ediyoruz. Bu süreç, 2019’da Kraliçe II. Elizabeth’ten İmparatorluk Nişanı almasına uzanan aktivizm yolculuğuna, Tourette sendromu için farkındalık yaratmaya yönelik çalışmalarına ve John’un geliştirdiği başa çıkma mekanizmasına yayılıyor.
En çok neyi sevdin?
Görsel ve işitsel açıdan ddiası büyük olmayan ancak yine de başarılı ve işlevini yerine getiren bir film I Swear. Dolayısıyla izlerken başka bir beklentiye girmeden; Tourette sendromuyla ilgili farkındalık kazanmanın, buna dair incelikli bir anlatıyı takip ederek karakterle bağ kurmaya yönelmenin filmin asıl derdi olduğunu anlıyorsunuz.
Mizahı da anlatının içine dâhil etmesinden dolayı film boyunca duygularımız iki ayrı uçta seyrediyor. John’un semptomlarının bazı anlarda nasıl absürt durumlara yol açabileceğini izlediğimiz sahnelerde komedi devreye giriyor ve salon kendini tutamayıp kahkahalara boğulabiliyor; bundan birkaç dakika öncesinde ise aynı karakterin ne denli zorlandığını nefesimizi tutarak izlediğimiz anlar yer alıyor. Bu geçişlerin doğal bir biçimde gerçekleşmesi ve gülebilmenin mümkün hâle gelmesi, filmin karakterin çevresi tarafından kabul edildiğini ve ilişki dinamiklerinin güvenli bir zemine oturduğunu seyirciye aktarma becerisinden kaynaklanıyor.
Başroldeki Robert Aramayo’nun neredeyse belgesel gerçekliğine yaklaşan performansı; filmi ayakta tutan, izleme tecrübesini ileriye taşıyan temel yapı taşlarından. Özellikle fiziksel tiklerin yapay durması mümkünken bu sendromu en doğal biçimde, oldukça inandırıcı portrelemesi, performansı belirgin şekilde güçlendiriyor.

Derinlerde ne var?
John, filmin başlarında tikleri sebebiyle kabul görmeyeceğini çoktan içselleştirmiş bir karakter; özür dilemek ve kendini soyutlamak bir hayatta kalma refleksine dönüşmüş. Kendini hep başkasının gözünden görmüş ve o bakışın oldukça karanlık olduğuna alışmış. Dottie ile aynı çatı altındayken ise hiçbir şey için özür dilemesi gerekmiyor. Film bu farkı ikili arasındaki sahnelerin dokusuna işliyor; kabul edilmenin, o güne kadar saklanan benliği nasıl yavaş yavaş dışarı çıkardığını gösteriyor. Bireyselci bir yaklaşımdan uzak bu. Aksine birinin elini omzunda hissetmenin, özünün göründüğünü bilmenin ne kadar kurucu olduğunu anlatıyor. Oradan aldığı güçle John, adı bile bilinmeyen bir sendromu görünür kılan; onunla yaşamayı öğrenerek başkalarına da ışık tutan bir figüre dönüşüyor.
Hakkında konuşturuyor mu?
I Swear, Tourette sendromuna dair tıbbi bir tedavinin henüz mümkün olmaması nedeniyle asıl meselenin toplumun farkındalık kazanması olduğunun altını çiziyor. Seyirciyi karakterin acısına hapsetmek veya zorlukların üstünü örterek iyi hissettirmeye çalışmak gibi iki uca çekilmeden, tam ortada duruyor ve bir gerçeklikle baş başa bırakıyor. Tourette sendromuna tiklerin yanı sıra OKB’nin de eşlik etmesi gibi, bilinmeme ihtimalinin gayet mümkün olduğu detaylar var filmde. Dolayısıyla salondan ayrıldığınızda neyi ne kadar bildiğinize dair düşünmeniz ve detaylarını araştırmaya yönelmeniz mümkün. Ardından çevrenizdekilere bunları anlatmak istemeniz de filmin yarattığı etkinin bir parçasına dönüşüyor. Filmin konuşturduğunun kanıtlarından biri, tam olarak bu refleks.
Bunun somut bir karşılığı da var: İskoçya’da Tourette sendromu yaşayanlara destek veren yardım kuruluşu Tourette Scotland’ın açıklamasına göre, kuruluş 2024 boyunca toplamda yaklaşık 50 bin sterlin bağış toplarken, BAFTA töreninin ardından geçen ilk haftada yaklaşık 3 bin sterlin bağış aldı. Ayrıca sitelerine olan trafik de aynı hafta yüzde 200 artmış.