Tesadüfiliğin verdiği oyunsu izlenimler: İlhan Sayın ile yeni sergisi “İncir Ağacı” üzerine

İlhan Sayın’ın ikinci kişisel sergisi İncir Ağacı ismiyle 20 Nisan’da Milli Reasürans Sanat Galerisi’nde açıldı ve 4 Haziran’a dek gezilebiliyor. Israrla desenden vazgeçemediği üretimlerine bu kez rastlantısal lekeler, büyük boyutlarda peyzajlar eklenmişti. Sergiyi gezerken İlhan’ın anlattıklarını daha da genişleten bir sohbetin iyi olacağını düşündüm ve zihnimde belirenleri ona sordum.  

Advertisement

Canım İlhan, 2016’da DEPO’da gerçekleşen solo sergin “Seyir”in üzerinden altı yıl geçmiş neredeyse. Bu sürede hem kişisel hem toplumsal olarak birçok şey yaşadık. Savaş, pandemi, ekonomik çalkantılar derken sen nasılsın? Bu altı yıllık sürede sergiyi hazırlamak için nasıl bir süreçten geçtin?

Zaman hızlı akıyor, son sergimden bu yana altı yıl geçmiş olması inanılmaz geliyor. Bunun son iki yılı pandemiyle geçti. Herkes gibi ben de kapanmışken, bu süreyi kazasız belasız hastalanmadan, okuyarak, film izleyerek; hepsinden çok sosyal medyanın içine düşerek geçirdim. Sergi hazırlığına başlamam son dokuz ayda oldu aslında.

Mürekkep 3

Tek bir galeri ile çalışmıyor, daha bağımsız olarak tanımlayacağımız mekânlarda sergiler açıyorsun. Bu tavrın seni daha mı özgür ve huzurlu hissettiriyor? Milli Reasürans ile nasıl bir ilişki kurdunuz?

Galeri ile çalışmamanın bir bakıma daha özgür ve huzurlu hissettirdiği doğru. Ama aynı zamanda galeri ile çalışmanın sanatçı için faydaları ve konforu olduğunu da düşünüyorum. Sanatçı için bir külfet olacak işleri galeri üstleniyor, böylece sanatçı sadece kendi üretimine odaklanabiliyor. Takvime bağlı kalmak da galeriye karşı verilmiş bir sözü olan sanatçıyı disipline eden bir süreç. Milli Reasürans Sanat Galerisi, bir kurum galerisi. Sanatçılarla tek sergilik bir anlaşma yapıyorlar. Benim 2016’daki ilk sergimin bitiminden sonra buluştuk ve oradan sergi teklifi aldım.

Gece 1

Beraber gezerken de anlattığın gibi farklı mekânları-alanları birleştirdiğin ve tek bir peyzaja büründürdüğün çizimler var bu sergide. Perspektifleri, peyzajları, alanları nasıl netleştirip seçiyor, tercihleri neye göre yapıyorsun?

Serginin ana fikri oluşmaya başladığında tercihler de zaman içinde yavaş yavaş beliriyor. Hem fikri destekleyecek hem de görsel olarak istediğim etkiyi verecek imajları bir araya getiriyorum. Bazen tesadüfen bulduğum eski bir gravür bana yol gösteriyor. Bazen de sevdiğim, etkili olduğunu düşündüğüm bir imgeyi resim diline çeviremeyip bir kenara attığım oluyor.

İskele

Sergi ile ilgili Hüseyin Gökçe’nin derinlikli yazısında belirttiği gibi “… artık harabe görünümlü bir yapıya dönüşen bir hamam, İlhan Sayın’ın imge dünyasında ve çizgilerinde kasvetli ve karanlık bir yönün aksine her ne kadar kullanım değerini kaybetse de, yapı tamamen ortadan kalkmadığı için ve hâlâ bir toposu (yer) imlediği ve böylece hafızaya dair birçok şeyi harekete geçireceğinden burada düşlere de yer olabileceğini gösterir.”* Yakım-yıkım-talan iklimindeki bu dönemi bir belgesel yönetmeni sorumluluğuyla; çizgi ve desen ile kaydediyorsun bir yandan. Özellikle “İskele” isimli işinden hareketle, nasıl bir sıralama ile ilerledin üretirken? Sanki o işin her şeyin başlangıcı gibi…

Çok haklısın. Sergiye ana fikri veren ilk yaptığım iş o oldu. Ayasofya’nın 1936 yılından kalma küçük siyah beyaz bir restorasyon fotoğrafından yola çıkarak geçen sene başlamıştım o desene. Pencereden gelen ışık, loş mekânda ahşap iskelelerin arasından geçerek yere düşüyor, tuhaf bir etki bırakıyordu. Kalıcılık, geçicilik, zaman, insanın bu dünyaya bir iz bırakma çabası, doğaya müdahale, toplumsal hafıza üzerine düşünmeye ve üretime başlamama vesile oldu o eski küçük fotoğraf.

Mürekkep 5

Mürekkep ile ürettiğin lekeler ve dokular var bu sergide. Daha önce üretim pratiğinde bunları pek de görmemiştik. Sanki bütün bu ince ince işlediğin detay desenlerden sonra bir nefes almak, ara vermek gibi hissettirdi bana. Sen yaparken nasıl hislerle ilerledin?

Kâğıt üzerine o büyük desenleri yapmak uzun ve dikkat isteyen bir çalışma biçimi. Bir desenin üretimi iki – üç hafta sürüyordu. Her ne kadar sabırlı biri olsam ve ince ince çalışmayı sevsem de dört ay sonra sabrım tükendi. Söylediğin gibi mürekkeple çalışmak biraz nefes aldırdı çünkü üretim hem daha hızlı hem de tesadüfiliğin verdiği oyunsu izlenimler, hata yapma korkusu da olmayınca daha eğlenceli geldi. Bunları bir şekilde desenlerle ilişkilendirmek ve sergiye dahil etmek istedim.

Düzen

İstanbul Onur Haftası sergileriyle daha da görünür olan Türkiye’deki queer sanat tarihinde senle beraber çok sergide yer aldık, birlikte çalıştık. Geçtiğimiz sene seninle Sınır/sız kürator ekibinde, Şafak Şule Kemancı’nın sergisinde beraberdik. Küratörlük ve sanatçı pratiklerinde ayrı ayrı yer alıyorsun. Bu iki farklı dünyada kendini nasıl konumlandırıyorsun? Sence birbirini besleyen alanlar mı?

Evet, ne iyi ki seninle uzun yıllar Onur Haftası sergilerinde beraber çalıştık. Küratörlük ve sanatçılık, bu ikisi birbirinden farklı da olsa birbirine bakan dünyalar… Esasında küratör değil sanatçıyım, sen de sinemacısın. Bizimki biraz mecburiyetten dayanışma duygusu ile giriştiğimiz bir ekip işi oldu. Küratörlük pratiğinin sanatçılığıma bir katkısı oldu mu? Olduğunu düşünüyorum. Kavramsal çerçeve oluşturma, sanatçılarla konuşma, tartışma, sergi hazırlığı, sergi kurulumu gibi pratikler bir sanatçı için önemli deneyimler ve birbirini beslediğini düşünüyorum.

* Hüseyin Gökçe’nin sergi ile ilgili yazdığı yazının tamamına sergi kataloğundan ulaşabilirsiniz.

Röportaj: Metin Akdemir