“İnsana kendini hatırlatmak için seçilmiş sahneler”: Sadık Arı

İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası sergisi nerdeen nereye’de tanıştığımız, İntaniye isimli işiyle sergide yer alan Sadık Arı’nın kişisel sergisi aynı isimle art nivo galeri’de açıldı ve 17 Aralık’a kadar gezilebiliyor. Sadık ile serginin oluşum süreci ve sanat üretiminin anlamları/koşulları gibi meseleleri konuştuğumuz samimi bir sohbet gerçekleştirdik.

Röp: Metin Akdemir

Doğadaki önüne geçilemeyen üreme ve yayılma hâli işlerinde belirgin bir tema olarak öne çıkıyor. İntaniye ismi buradan mı geliyor? Sen bu kavrama nasıl yaklaşıyorsun?

İntaniye oburca bir yayılma ve istila hevesi, tek bir türün diğer türleri hesaba katmadan hayata tutunma çabası asalaklık, hastalık gibi şeyler çağrıştırıyor benim için. Bu yüzden sergiye uygun buldum çünkü işlerde de benzer bir hava hâkim. Bunun dışında intaniyenin ikinci bir tarafı da bulaşıcı olduğu için korkulan, karantinaya alınan, belki yok edilen bir şey. Bu da serginin ikinci kısmı: ayrıştırarak hâkimiyet kuran inorganik yapılar.

İnsan doğaya müdahale ettiğinde var olan denge altüst oluyor. Buradan yola çıkarak, resimlerindeki hayvan ölülerinin nasıl bir yerde durduğunu söyleyebilirsin?

Talan serisinden çıkardığım ilk iş, arkada bir dağ manzarası ve ön tarafta yatan, garip bir ölü katıra yer veriyor. Sanki her şey iyi gidebilecekken yanlış bir hareket onu bu hâle sokmuş ve iltihap ve kangrenden ölmüş gibi. Resimde insana ait olan tek şey o ayağa takılan ip. Yine de iş çok konuşmuyor, sanki o coğrafyanın uğursuzluğuna dikilmiş bir anıt gibi değişmez donuk bir hâli var. Göstermek istediğim buydu. İşleri üretirken nasıl bir şeye varacaklarını ben de kestiremiyorum. Bir fikrim oluyor ve resmedip kendi üzerimde yarattığı etkinin ne olacağını bilmek istiyorum. Bu şekilde çalışmak daha heyecan verici geliyor.

img-x25155040 img-x21132701

Doğa tasvirlerinin yanı sıra daha mekanik ve soğuk tıbbi nesneleri de resmediyorsun. Nasıl ilişkileniyor bu işler birbirleriyle?

Sergide çoğunluğa organik bir despotluk hâkim. Birbirini sarıp sıkan bitkiler, yamyam hayvanlar gibi kötücül doğa tasvirleri aslında insana kendi hatırlatmak için seçilmiş sahneler. Bunların yanı sıra bahsettiğin donuk tıbbi gereçlerde de yine doğa tasvirlerinde olduğu gibi insana ait olmayan (?) bir vahşilik var. Bir çeşit anlaşılmaz silah gibiler; doğanın karmaşık yapısını analiz edip onu yok etmek gibi tehditkâr bir duruşları var.

Genç bir sanatçı olarak mürekkep kullanarak sabırla ürettiğin, naiflik ve sakinliğin de yer bulduğu işlerinin sen sanat tarihinde hangi yöne/neye yakın olduğunu hissediyorsun? Albercht Dürer etkisi yayılıyor içten içe…

Tabii ki Dürer ve çağdaşları hep ilgimi çekmiştir ama ben daha çok Asyalı sanatçılardan besleniyorum; ürettiğim işler de daha Asyalı gözüküyor bana. Teknik olarak batılı sanatçılara daha yakın olsam da kurgular ve hissiyat doğulu.

Bundan sonraki üretimlerinde neyi konu edineceksin? Çevre kirliliği ve küresel ısınma sonucu oluşan ekolojik karmaşa hızla devam ederken sen nereden bakacaksın bu yıkım ve değişime?

Gezegende güvenli bir yer kalmadı, herkes bunun farkında. Sanki yokmuş gibi üretmek imkânsız. Hangi konuyu ya da malzemeyi seçtiğimizin bir önemi yok ve çıkan işlere de işliyor bu ruh hali. Belirlediğim bazı temalar var intaniyede olduğu gibi. Ama bunları kapatıp yenisini açmıyorum, hepsi birden devam ediyor. Küçük sahneleri birleştirerek uzun zaman aralıklarını gösterebildiğim Tibet minyatürleri gibi boşluk, benlik, ölüm temalarına yer veren bir serim var. Daha önce bir kısmını göstermiştim. Bir yandan ona devam ediyorum. Bir yandan da mekanik ama başka bir dünyanın teknolojisi gibi görünen yarım yarım işler var. Araya alakasız eski masal illüstrasyonlarına benzeyen akült göndermeler olan küçük işler sıkıştırıyorum.

img_0682 resim