İstanbul Fringe Festival notları: Last Things Remaining, Valse Valse Valse, Kaçak Çay Saati 

Yazı - röportaj: Asya Yigit

Tiyatro, dans ve disiplinlerarası işlerin buluşma noktası olan İstanbul Fringe Festival, bu yıl yedinci edisyonunu geride bıraktı. 19–27 Eylül tarihleri arasında gerçekleşen festival 10 yerli, 10 uluslararası gösteri ile atölyeler, söyleşiler ve partilere programında yer verdi. 100’ü aşkın sanatçının katılımıyla İstanbul’un dört bir yanına yayılan etkinlikler, yeni sanatsal bağlantılar kurmak ve farklı ifade biçimleri keşfetmek için de bir zemin sundu.

Festivalden Last Things Remaining, Valse Valse Valse ve Kaçak Çay Saati performansı üzerine notlarımız ve Kültür Politikaları Direktörü Zeynep Uğur ile festivalin şehirle kurduğu bağa ilişkin söyleşimize buyrunuz.


Fotoğraf: Begüm Ormancı
Kaçak Çay Saati 

Bütün bu belirlenimlerin dışına çıkıp sadece çay içebilmek mümkün mü? Ama kaçak çay?

Fazla çaba sarf etmeden ama dur durak da bilmeden sizi güldüren bir performans izlediğinizi düşünün. Üstüne bir de o performansta anlatılanların üçte ikisini anlamadığınızı ama yine de zaman zaman salondaki herkesle gülme şansı yakaladığınızı. Anladıklarınızın çoğunun ya Türkçe çeviri ya da ekrana yansıyan İngilizce günlük tarzında olduğunu. Bir de tüm teknik imkânlar devre dışı kalınca, bilmediği bir dil olan Kürtçenin içinde yalnız kalan performans sanatçısından, yine o dili bilmeyen seyircilerin canı sıkılmasın diye anlattığı tarih anekdotlarından payımıza düşenleri…

Bir tibia x fibula tasarımı, İstanbul Fringe ve Moussem Cities İstanbul ortak yapımı, Mustafa Zeren ve Fatih Gençkal’ın Cansu Pelin İşbilen ortaklığıyla gerçekleştirdiği performans Kaçak Çay Saati, dünya prömiyerini 14 Şubat 2025’te Brüksel’de; Türkiye prömiyerini ise İstanbul Fringe Festival kapsamında Arter’de gerçekleştirdi. Diyarbakır ve İstanbul’u bir araya getiren Mustafa Zeren ve Fatih Gençal farklı sosyo-politik ve ekonomik arka plana sahip iki sanatçı olarak birlikte üretmenin imkânları, sınırları, ortaya çıkabilecek olasılıkları etrafında geziniyor. Fransız koreograf ve çağdaş dans sanatçısı Jerome Bel’in sahnede virtüöz hareketler yerine gündelik davranışlar, konuşma, şarkı söyleme, hatta hiçbir şey yapmama üzerine anıldığı Non-danse akımına da selam gönderen sanatçılar, hikâyelerini ve bedenlerini sahnede olduğu gibi gösteriyor. Çağdaş dansın sınırlarını ve o sınırların sahne üzerindeki üretimleri / hareketleri ne ölçüde tutup ne kadar serbest bıraktığı üzerine birlikte düşünmeye davet ediyor.

Kürtçe – Türkçe – İngilizce olmak üzere üç dil etrafında ‘Bir bedenin hafızası nelere muktedirdir?’ diye sorduran performans, her şeyin kaydını tutan ve hiçbir şeyi unutmayan beden ile evrensel bir dil yakalamayı da başarıyor. Çarpık ve kırık bir anlamla yeteri kadar yalnız kaldıktan sonra hareket dilin önüne geçiyor ve anlama – iletişim kurma beden diline bırakıyor yerini. İşte o zaman kaçak çayın demlenmesini bekliyoruz. Bir yandan da sorularımız asla tükenmiyor:  

Peki nedir bu kaçak çay? Neden kaçak? Neden “normal çay” tanımının dışında ya da ne oldu da normal olmanın dışına atıldı? Kim bu normal olanlar? Gerçekten nedir bu çağdaş dans? 

Fotoğraf: Begüm Ormancı
Valse Valse Valse

Gözler kalbin aynasıdır. 

Vahşi bir geçmişe sahip olan vals, kendinden geçme etkisi ve birlikte dans edilen bedenle olan samimiyeti nedeniyle üst sınıflar ve din adamları tarafından yasaklanan bir dansmış. 

Performansın bütün ihtişamının yanında seyirciyle kurduğu göz teması o kadar güçlü ki sadece seyirci olmaktan çıkıp harekete bir nebze de olsa dâhil oluyorsunuz. Çok iddialı olduysa şöyle düzelteyim, hareketin yarattığı sarhoşluğa bir nebze de olsa dâhil olabiliyorsunuz. Sahnenin hemen sağ tarafında yer alan üç müzisyenin harika performansı bu etkiyi daha güçlü bir yere taşıyor.

Yalnızca izleyicisi olduğumuz çağdaş dans hareketleri ile temas kurmakta ve bir anlam dünyası inşa etmekte zorlandığımız bir noktada bu performansın oldukça önemli olduğunu düşünüyorum. Bu anlam dünyasını tamamen beden ve bakış üzerinden kuran Valse Valse Valse; hareketlerin gücü, bedenlerin coşkusu ve müziğin tamamlayıcılığı ile birlikte sahnede herkesin dâhil olduğu bir trans hâli yaratıyor. 

Fotoğraf: Mete Kaan Özdilek
Last Things Remaining 

Özgürlük Balonları, bir de Dabke ile dinmeyen ayak sesleri! 

İsviçreli dansçı ve koreograf Mirjam Barakar ve dört Filistinli dansçının bir araya gelmesi ile ortaya çıkan Last Things Remaining, 2023’te Ramallah Çağdaş Dans Festivali (RCDF) bünyesinde bir rezidans sırasında ortaya çıktı. Prömiyerini 3 Ekim 2023’te Beytüllahim’de gerçekleştiren ekip, 7 Ekim 2023 sabahından sonra performansı Zürih’te yeniden şekillendirdi. Filistin’in halk dansı olan Dabke ve çağdaş dans unsurları bu sürece eşlik ederek, mevcut sosyo-politik çatışmaların gölgesinde yeni bir hareket diline dönüşüyor.  

Last Things Remaining ile sahnede ve gerçeklikte olan arasında sıkışıp kalıyoruz. Tiyatro, sinemadan “şu anda olmaklık” bağlamında, kendini sürekli yeniden oluşturma eylemselliği ile ayırıyor. Peki ben “şu anda olanı” sadece tüketiyorsam ve onun şu andalığı boşluğa düşüyorsa? 

7 Ekim 2023’ten beri durmayan bir yıkım ve onun medyadaki yansımalarına alışan seyirciler olarak karşımızda savaş bölgesinden gelen ve bu savaşı anlatan bir grup dansçıyla birlikte bir yerde sıkışıp kalıyoruz. Sıkıştığımız o yerde inatla ayaklarını yere vuran Filistinli dansçılar, büyük bir coşkuyla halay çekiyor ve zılgıt atıyor. Kolilerden duvarlar inşa ediyor ve o duvarları her seferinde aynı inatla yıkıyorlar. Coşkulu halaylara eşlik eden şarkılar, şiddetle yere vuran ayak seslerine bırakıyor yerini; durmadan devam eden bedenlerin ve ayakların sesleri. Birbirlerini sıkıca tuttukları performans boyunca seyirciye de seslenen Last Things Remaining; acının, yasın, umutların, suyun ve özgürlük balonlarının alınıp satıldığını haykırıyor. Ve yine iki şey arasında sıkışıp kalıyoruz. Özgürlük balonları; sıkarsan patlar, bırakırsan uçar gider. Sonra bir ses bağırmaya başlıyor: “Hürriyet balonları sadece 5 TL!” 


İstanbul Fringe Festival Kültür Politikaları Direktörü Zeynep Uğur yanıtlıyor
Fotoğraf: Begüm Ormancı

Yedinci yılına giren İstanbul Fringe, artık kendi hafızasını oluşturdu diyebiliriz. Sizce festival İstanbul’un kültürel belleğinde nasıl bir iz bırakıyor?

Eylülde bir şehre dönüş ve sezonu beraber başlatma gibi bir etkisi oluyor Istanbul Fringe Festival’in. Şehre yayılıp her sene hem anaakım hem de performans alanı olmayan, küçük, alternatif ve yeni mekanlar katıyoruz mekânlarımıza. İlgili herkesin iple çektiği, o senenin programına ait sürpriz ve yenilikleri beklediği bir program oluyor. Festival haftası boyunca, yoğun ve dinamik bir tempoyla İstanbul’un bir ucundan diğerine gidilen gösteriler, katılınan atölye ve buluşmalar ve hep birlikte sonsuz bir enerjiyle dans edilen partiler İstanbul’un kültürel belleğine uluslararası bir karşılaşma, beraber olma, yaratıcılığı kutlama ve eğlenme dinamiği katıyor diye umuyoruz. Bazı mekânlar Fringe gösterilerinde keşfedilip uzun soluklu iş birliklerine dönüşüyor, bazı gösteriler Fringe için tasarlanıp daha sonra yollarına devam ediyor. Özellikle çok genç bir kitlenin istediği gibi giyinip geldiği, kendini ifade ettiği, özgürce ilham alıp, verip, dans ettiği bir hareket yaratıyor Istanbul Fringe şehirde. 

“Fringe” ruhunu İstanbul gibi çok katmanlı bir şehirde yaşatmanın avantajları ve zorluklarını geride kalan süreçte nasıl deneyimlediniz?

İstanbul’un çok katmanlı hafızası, her mahallenin kendine özgü atmosferi, iç içe geçen farklı hayat tarzları, beklenmedik yerlerde sürprizli mekânları Fringe ruhunu yaşatmaya çok müsait. Her yıl farklı mekânlarda yepyeni oyun alanları keşfedebiliyoruz bu şekilde. Şehrin kaotikliği hem avantaj hem dezantavaj. Genellikle dünyada Fringe festivalleri mekânlar arası yürüyerek deneyimlenebilecek, küçük şehirlerde organize ediliyor. Hatta giderek buraya doğru bir eğilim var. İstanbul’da ise ulaşım zor, yorucu ve çok zaman alabiliyor. Her gün farklı mekânlarda etkinlik takip etmek isteyen katılımcılar oradan oraya koşturuyor. Ama bu koşuşturma da tam İstanbul dinamiğinin bir parçası. Birbirini tanımayan insanların bir sonraki etkinliğe gitmek için beraber taksi paylaşması, merkezi noktalara beraber dönmeleri de festival deneyiminin parçası oldu. 

Giderek daralan ifade alanları ve ekonomik kriz koşulları içinde, Fringe’in “çeperde kalana alan açma” iddiası nasıl bir anlam kazanıyor?

Her yıl  bu “daralma” ve “sıkışma” hissinin doğurduğu bir araya gelme ve birlikte nefes alma ihtiyacının arttığını gözlemliyoruz. Kendini ifade etmek, görünür olmak giderek zorlaşırken Istanbul Fringe Festival’in yarattığı gibi kısa bir süreliğine de olsa yaratıcılığı ve neşeyi merkeze koyan, farklı beraberlik ve sosyalleşme biçimlerini görünür kılan alanlar giderek önem kazanıyor. Sanatsal açıdan özellikle genç ve bağımsız tiyatro ve dans sanatçıları kendilerine alan, imkan, kaynak ve görünürlük bulmakta çok zorlanıyorlar. Festivalin böyle bir ihtiyacı karşılayıp özellikle bu sanatçıları desteklediğini umuyoruz. Bu yıl özellikle aidiyet ve topluluk olma kendini çok kuvvetli gösteren hisler. 

Bir de elbette katılımcılarla kurduğumuz ilişki bu noktada bizim için büyük bir anlam ifade ediyor. Festivale katılanların Istanbul Fringe’in yarattığı atmosferin bir parçası olmak istediklerini, festivalde kendilerine bir ifade, özgürlük ve yaratıcılık alanı bulduklarını görüyoruz. Görülmek herkesin ihtiyacı, umarız kendilerini görülüyor, gözetiliyor, eşit birer muhatap olarak alınıyor hissediyorlardır.