Otobiyografik görsel şiirlerle hayatı kutlamak: Jana Brike

Röportaj: Yetkin Nural

Los Angeles merkezli sanatçı Alex Gross ile ilk defa Bant Mag 10. yıl özel sayısı için röportaj yapmaya gittiğimiz Cem Yılmaz’ın evinde asılı işi üzerinden tanışmıştık. 2015’te 36. sayımızın kapak röportajını ayırdığımız Gross ile bu sohbetimizden dört sene sonra, 15. yıl özel sayımıza bir konu önermesi için tekrar iletişime geçtik ve bizi hayranı olduğu bir diğer ressam Jana Brike’a yönlendirdi. 1980’de Sovyet Rusya kontrolündeki Letonya’da dünyaya gelen Jana Brike, Sovyet rejiminin denetimindeki çatlaklardan bir şekilde kaçıp kurtulan propaganda harici sanat işleriyle beslenerek büyümüş. Genç yaşta geleneksel yağlıboya resim üzerine eğitim gören ve henüz 16 yaşındayken işlerini sergilemeye başlayan Jana Brike için resim yapmak kendi kendine uyguladığı bir ruh gezintisini, ortaya çıkan işler ise bu gezintinin duraklarını işaretleyen şiirsel bir otobiyografiyi temsil ediyor. 


“Jana Brike’ın işleri kalbimle kuvvetli bir bağ kuruyor. Gençliğin masumiyeti ve cinselliğin zevklerini ölümün kaçınılmazlığı ile karşı karşıya bırakan imajları sevgiyi ve kaybı yaşamış olan hepimizle doğrudan konuşuyor. O benim favori ressamlarımdan ve bugün temsili sanatın güçlü seslerinden biri.”
Alex Gross

Brike’ın kompozisyonları insan ruhunun karmaşık, çelişkili ve zengin yolculuğunu kanvastan izleyenin zihnine ve kalbine akıtıyor. Deniz kenarında, bir ormanda veya bir dağ yaylasında kendi bedenlerini doğanın görkemine katarak hayatı keşfeden Brike figürleri aynı anda cüretkâr ve çekingen, coşkulu ve hüzünlü, kırılgan ve kuvvetli olmayı başarabiliyor. Kişisel tarihinin dikte ettirdiği, insanlığın varoluşa dair kadim sorularını görsel bir şiir olarak resmettiğini ifade eden Brike ile detaylarıyla, renk paletiyle, ve belki de en çok gerçekten kelimelere ihtiyaç duyulmadan aktardığı hisleriyle etkileyen resimlerini konuştuk.

jana brike
Totem, 30×40, 2016
jana brike
A Way to the Other Side, 100×80 cm, 2019

Bize biraz sanat geçmişinden ve seni bir sanatçı olarak şekillendiren süreçten bahseder misin?

Ben işgal edilmiş bir ülkede, tamamen farklı ve içinde çok az güzellik barındıran bir görsel ifadeye sahip, totaliter bir rejim altında doğdum. Görebildiğim tek propaganda-dışı sanat işleri büyükannemin gizlediği dinî kitaplar, Rönesans ressamlarının çizdiği aziz ve azizelerin reprodüksiyonlarını taşıyan kartpostallar, Rus masal animasyonları ve klasik bale performanslarındaki resimlenmiş sahne tasarımlarıydı… Tüm bunlar benim ruhuma şarkılar söyleten; insan figürlerinin umutları, arzuları, yolları, dönüşümleri ve keşifleriyle odakta olduğu sanat türleriydi. Bu işlere yakın bir şeyler üretmek benim için bir büyücü olmaya eş değer gibiydi. Eğitim sürecim ise oldukça erken yaşta başladı ve tamamen akademik, geleneksel araçlarla öğretilen bir sanat pratiğine odaklıydı. Zamanla bu eğitimi sevmeyi ve ona saygı duymayı öğrendim.

Sanat üretiminde en büyük zorluklar nelerdi? Ve seni bu zorluklara rağmen üretmeye motive eden en büyük ilhamlar?

En büyük zorlukları seçmek bile zor. Ürettiğim iki on-yıllık süreçte tüm zorlukları yaşamışım gibi geliyor. Beni felç eden kişisel şüphelerden işlerimi ve paramı çalıp kaybolan sanat simsarlarına, beni anlamaya dair en ufak bir çaba göstermeyen eleştirmenlerin yıkıcı eleştirilerinden finansal zorluklara ve en yakınlarımdan dahi gelen cesaret kırıcı yorumlara kadar varan her türlü zorluk… Ancak dediğin gibi beni devam etmem için motive eden ilhamlarım da vardı. En başta yapmak istediğimin, keyif aldığımın bu olduğuna ve bunu insanlarla paylaşmak istediğime dair sarsılmayan bir hisse sahiptim. Ayrıca en zorlu zamanlarda bile beni gerekli adımları atmaya itecek bir veya birkaç beklenmedik koruyucu melek çıkageldi. Ya bir galeriyle tanıştım, ya da birileri işlerimi satın aldı veya bana moral veren sözler söyledi. Ben de zorluklara odaklanmaktansa bu olumlu gelişmelere odaklanmayı tercih ettim.

jana brike
Dark Waters, 2018

Her ne kadar kompozisyonların, bu kompozisyonların barındırdığı figürler, hareketler ve tasvirlerinin boyutları değişse de ele aldığın konu insanın kendini keşfine sabitlenmiş gibi gözüküyor. Resimlerindeki figürler kendilerini ve birbirlerini keşfediyor, içlerinde bulundukları dünyayla harmonik bir enerji içinde hareket ediyorlar. Bir kompozisyonu oluştururken ne gibi kişisel deneyimlerden yola çıkıyorsun?

Aslında hayatımda gerçekleşen olayların yarattığı deneyimleri aktarmaktan ziyade, kendimi gözlemleme pratiği olarak resim yapıyorum. Bunu hiçbir zaman direkt ve deneyimsel olmayan, şiirsel bir otobiyografi gibi tanımlayabilirim. Böylece benim kendi kişisel hikâyemin baş kahramanından ziyade, insanı şekillendiren doğum, ölüm, aileden ayrılma, evlilik, zıtlıkların çekimi gibi belli başlı olayların merkezindeki kompleks, arkaik bir figüre dönüştüğüm resimler çıkıyor ortaya.

Ben sanatçıların yarattığı işlerin tam olarak kelimelere dökülemeyeceğini düşünüyorum ya da en azından tam olarak konuştuğumuz dile çevrilemeyeceğini… Biz bile bazen uyguladığımız çarpık büyüyü tamamen anlamıyoruz. Ancak hayatımın hikâyesini resim üzerinden yeniden yazdığımı ve bunun beni iyileştirdiğini biliyorum. Bu şekilde eskiden kanayan ve incindiğim yaralarımın içinden yeniden bir çiçek gibi açıyorum. Eğer dürüstçe ve doğru çalışırsam sanat benim için her zaman ruhumu keşfettiğim derin bir pratik.

jana brike
Wild Honey, 30×30 cm, 2018
jana brike
Consolation, 60x80cm, 2018
“Büluğ çağının getirdiği yoğun vücut kimyası değişimi resimlerimde kendi iç değişimimi, ruhsal büyüme sürecimi, bir nevi yükselişimi simgeliyor diyebilirim.”

Karakterlerin spesifik bir çağda donmuş gibi gözüküyor. Çoğu zaman onların çocukluktan yeni çıkmış, genç yetişkinler olma, kendi cinselliklerini keşfetme ve sahiplenme sürecinde farklı aşamalarda olduklarını söyleyebiliriz. Senin ve üretimin için insan hayatının bu spesifik dönüşüm sürecinin önemi nedir?

Aslında bu söylediklerin birkaç yıl önceki işlerim için geçerli. Son dönemdeki işlerimde ise çoğunlukla yetişkin figürlere yer veriyorum. Ayrıca Sea of Change isimli sergimdeki işlerde tüm yaş ve çağlardan kadınları görmek mümkün. Ancak sorduğun bu önemli sorunun yanıtı aslında biraz karmaşık. Resmin semiyolojisi oldukça kompleks ve gördüklerimiz aslında gündelik hayatın gerçekçi temsillerinden ibaret değil. Büluğ çağının getirdiği yoğun vücut kimyası değişimi resimlerimde kendi iç değişimimi, ruhsal büyüme sürecimi, bir nevi yükselişimi simgeliyor diyebilirim.

Cinsellik ve erotizmi naif ve masum öğelerle bir araya getiren bir stilin var. Bu dengeyi nasıl kuruyorsun? Bu özellikleri birbirlerine karşıt mı görüyorsun, yoksa her birinde diğerini keşfetmeye mi çalışıyorsun?

Maskülen dünyada cinsellik güç ilişkileriyle, insanlar arasındaki rekabetle, bir diğerinin üzerinde güç sahibi olmakla alakalı. Ben ise cinselliğe daha feminen bir perspektiften yaklaşıyorum ve onu yaşayan her şeyin içinden akan bir yaşam gücü, fiziksellikte şekillenerek somutlaşan bir duygusallık olarak görüyorum. Aslında aşk ve ölümü (veya âşık olduğun kişiden ayrılışı) kendini gerçekten tanımak için gerekli bir ikililik olarak gören Sufi şiirinde bu mahremiyetin temsiline derin bir bağım var. Sufilerin şiirlerindeki o ayrıntılı yapı –dış güzellik ve iç gizemin mikrodan makroya yarattığı karmaşık bağ, maskülen ile femineni bir araya getiren insani aşk ve Büyük Ruh ile fani bedeni bir araya getiren metafiziksel bağ, bir aydınlanma– tüm bunlar benim âşıklar kompozisyonlarımı resmederken içimde kemiklerime kadar hissettiğim her şeyi aktarıyor. Ben bunu naiflik olarak tanımlamıyorum, benim için bu daha karmaşık bir ruh hali.

Self portrait as L_origine du monde, 25×35 cm, 2016

Doğa işlerinin yuvasını oluşturuyor. Deniz, orman, çiçekler veya ağaçlarla kaplanmış bir plaj veya bir nehir kenarı… Genelde figürlerinin arka planını oluşturan öğeler bunlar. İşlerinde doğanın tamamlayıcı etkisini nasıl tanımlıyorsun?

Bu benim büyüdüğüm ve en mutlu hissettiğim dünyayı tanımlıyor. Stüdyo ve ev arasında mekik dokumaktan ziyade, zamanımı hâlâ çoğunlukla doğanın içinde geçiriyorum. Sahara Çölü’nden Amazon ormanlarına, Himalaya dağlarından kutuplara, pek çok yeri geziyorum. Ayrıca işlerimdeki figürlerin etrafındaki manzaralar çoğunlukla onların iç dünyalarının da bir yansıması, bir nevi ruh manzaraları… Bu ruh manzarası işlerimde kendiliğinden doğa olarak ortaya çıkıyor, belki de bunun altında aşırı karmaşık zihin oyunlarımız nedeniyle kaybettiğimiz, bu nedenle özlemini duyduğumuz vahşi hayat ve doğa ile harmoni özlemi yatıyor.

İnsanı eşsiz kılan iki fiziksel detay, yaralar ve dövmeler de işlerinde sık sık karşımıza çıkıyor. Bu detayları nasıl seçiyor ve yerleştiriyorsun? Her birinin kendi öyküleri var mı?

Yaralar ve dövmelerin yanı sıra et benleri, vücut kılları, çiller, morluklar, yapıştırmalar ve ten üzerinde parıltılar, makyaj, kalıcı veya geçici başka detaylar da kullanıyorum. Çünkü insan teni sembolik olarak dış dünya ve iç dünyanın bir araya geldiği, dışarısının içerisi üzerinde işaretler bıraktığı bir katman. Bu işaretlerden bazılarının çok spesifik kişisel hikâyeleri oluyor, bazıları ise daha genel semboller veya oyunlar olarak yerlerini buluyor.

Little death laid bare and maiden fair, 2019

Bize biraz da tekniğinden ve üretim sürecinden bahseder misin? Stüdyonun olmazsa olmazları neler?

Benim en çok kullandığım teknik geleneksel yağlı boya. Bu tekniği uzun yıllar çalıştım ve sonra profesyonel olarak üretmeye başladım. Şimdi artık sürecin tümü oldukça içgüdüsel, özgürce, düşünmeden akan bir hale geldi. Benim için neyin çalıştığını ve neyin çalışmayacağını gayet iyi biliyorum.

Bir diğer yandan süreç işten işe farklılaşıyor. Ancak her zaman aynı şekilde, bir hisle başlıyor: bir anı, bir düşünce, zihnin veya kalbin bir hali. Sonra zihnimde bir imaj beliriyor, ilk başta gelen hissi en iyi aktarabileceğimi düşündüğüm bir kompozisyonu aklımda canlandırıyorum.. Ancak bu imajı figüratif bir resme çevirmek uzun ve zahmetli bir süreç. Her iş saatler, günler sürüyor ve bu süreçte stüdyomda elbette gerekli iş malzemelerinin yanı sıra olmazsa olmazlarım var. Mutlaka müzik veya bazen de sesli kitap dinleyebileceğim bir sistemim bulunuyor. Bunlar olduğu sürece her yerde çalışabilirim.

Resim dışında yaratıcı enerjini aktarabildiğin başka alanlar var mı? Bu tarz farklı üretim alanlarına ihtiyaç duyuyor musun?

Aslında şu anda olduğundan daha fazla olmasını isterdim. Eskiden çok daha fazla deney yapardım, farklı teknikler ve disiplinlere bulaşırdım. Mesela animasyon, yerleştirmeler, heykel… Bunların hepsi hikâye anlatıcılığına kendilerine has bir farklılık getiriyor ve benim için keşfetmesi keyifli alanlar yaratıyor. Ancak sergi temposu nedeniyle artık eskisi kadar zaman bulamıyorum.

Bizimle son dönemde seni heyecanlandıran bazı keşiflerini paylaşır mısın? Takip ettiğin yeni ressamlar, elinden bırakamadığın bir kitap veya sürekli dinlediğin bir parça mesela?

Kültürel tüketimimde tutarlı olduğumu söyleyemem, takıntılarım gelip geçiyor. Ancak bu yaz Neal Shusterman, Philip Pullman, Mark Lawrence, Laini Taylor gibi isimlerden sesli fantazi kitapları dinledim ve çok da hoşuma gitti. Müziğe gelince, geçtiğimiz yaz Satie, Chopin gibi isimler veya geleneksel dünya müziği dinleyerek geçti. 

The Warrior Maiden, 50x60cm, 2017

Bant Mag. No: 68 (Ekim-Kasım 2019)