Jay Kelly: Olgun bir Hollywood yıldızının yürek parçalamayan hikâyesi
Yazı: Melikşah Altuntaş
27 Ağustos Çarşamba günü başlayan 82. Venedik Film Festivali’ni yerinde takip eden Melikşah Altuntaş’ın festival notları yeni Noah Baumbach filmi Jay Kelly ile devam ediyor.
2000’ler Amerikası’nda bağımsız sinema deyince akla gelen birkaç yazar yönetmenden biri olan Noah Baumbach’ın Netflix ile dördüncü iş birliği Jay Kelly, bağımsız ruhun sadece prodüksiyon maliyetiyle değil; hikâyenin özüyle de kaybedildiğini gözler önüne seriyor.
Berlin ve Cannes’da da yarışma geçmişi olan Noah Baumbach’ın son üç filmiyle ana yarışmasında yer aldığı Venedik Film Festivali’ne son ziyareti, Don Delillo’nun kült romanı White Noise’dan gerçekleştirdiği sadık ve tuhaf uyarlamaydı. Her ne kadar sinemaya adapte edilmesi bir hayli güç romandan belli bir çıtanın üstünde bir film çıkarmış olsa da pek kimselere yaranamayan Baumbach, uzun süredir partneri olan Greta Gerwig ile birlikte yazdığı Barbie’den beri Jay Kelly projesi üzerinde çalışıyordu.
Hollywood’un son büyük ikonu gibi konumlandırılan ve film boyunca (özellikle final kısmıyla) karakteri canlandıran George Clooney’nin bizzat kendisiyle aynalanan Jay Kelly adlı bir aktörün, kariyerinin olgunluk döneminde varoluşsal bir sorgulama içine girerek sıra dışı bir yolculuğa çıkmasını konu eden film, kâğıt üzerinde çok şey vadetmese de Baumbach’ın, filmde de kısa bir ekran süresine sahip bir karakteri canlandıran Emily Mortimer’le birlikte kaleme aldığı senaryo son derece akıcı bir izlek sunuyor. Ancak ne zaman ki film Adam Sandler’ın canlandırdığı menajer ya da Laura Dern’ü izlediğimiz basın danışmanı gibi yan karakterlerin öykülerine dümeni kırıyor, işte o zaman hem anlatmaya çalıştığı esas meseleden hem de baş karakterin motivasyonundan uzaklaşıp dağılmaya başlıyor.


Aslına bakılırsa sorun yalnızca doğru işlenememiş yan öykülerde de değil. Jay Kelly 132 dakikalık süresi boyunca sık sık şunu sorduruyor: Bu film ne hakkında? 60’lı yaşlarındaki bir aktörün kişisel sorgulaması diye çıktığımız yol, karakterin ayrıcalıklı bir hayata sahip erkek bir Hollywood yıldızı olmasından dolayı yanına kar kalan olaylarla ilerleyince; hatalarının sorumluluğunu almayan, kendisine duygusal olarak açılan “değer verdiği” insanların hikâyeleriyle dönüşüm geçirmeyen ve konforlu alanından kıpırdama niyeti olmayan bencil bir zengine duygulanmamız gereken anlarla kalakalıyoruz.
Karakterle aramızda -özellikle bir saniye bile susmayan müziklerle- kurmaya zorlandığımız duygusal bağ ile idrak ediyoruz ki filmin “Hollywood’da böyledir işte, bu adamlar her şeye rağmen sonsuza dek pışpışlanıp değer görmeye devam eder” gibi bir cümle etme gayretinde olmadığı da apaçık. Böyle bir cümle kurmak gibi bir sorumluluğu da yok elbette. Ama koskoca Noah Baumbach’ın da #MeToo sonrası süreçte bir Hollywood taşlaması kılığına bürünmüş filminin Netflix kataloğunda gezinirken bize apolitik bir iki saat geçirtmekten başka bir derdi olmaması üzücü.
Özetle “gelişigüzel yazılmış jenerasyonlar arası çatışma sahneleri, başka bir film uzunluğundaki tren seyahati, karikatür gibi kurulmuş İtalya kasabası yeterince sinirinizi bozmadıysa size bir de ailenin kutsallığına dair nedamet duygusunun bile hayatındaki diğer parlak seçimlerine galip gelemeyen bir erkeğin mızmızlığını verelim” diyen bir filmi ne tüm oyuncu kadrosunun nefis performansları (Adam Sandler’ın Oscar adaylığı şimdiden hayırlı olsun) ne de Baumbach’ın teknik rejisi kurtarmaya yetmiyor. Güç zehirlenmesi yaşayan Hollywood yıldızlarıyla ilgili gerçek mânâda bir yüzleşme anlatısı izlerken içi de ısınsın isteyen dört sezonluk Hacks’in herhangi bir bölümüne buyursun.