Kurtuluş, It Was Just an Accident ve bu hafta başka ne izlesek?
Yazı: Burcu Teker
Vizyon takviminden ve farklı platformların kataloglarından film, dizi, belgesel ve şov tavsiyelerimizi içeren ne izlesek seçkimizde Berlinale’den Gümüş Ayı ile dönen Emin Alper filmi Kurtuluş, Jafar Panahi’nin Altın Palmiyeli politik kara komedisi It Was Just an Accident, Steve Carell başrollü Rooster ve çok daha fazlası yer alıyor.

Kurtuluş (Vizyon, 6 Mart)
Nedir: Beşinci uzun metrajı ile 76. Berlin Film Festivali’nde Gümüş Ayı’ya uzanan Emin Alper ellerinden, bir gece yarısı baskınında altısı çocuk 44 kişinin hayattan koparıldığı Bilge Köyü Katliamı anlatısı. Dinin araçsallaştırılması ile kurulan korku iklimi üzerinden güç ilişkilerini ve iktidar mücadelesi mefhumunu kurcalayan film, otorite konumundaki korucu Hazeran aşireti ile yıllar sonra köylerini terk ederken bıraktıkları topraklarını geri alma talebi ile dönen Bezariler arasında harlanan husumet ekseninde şekilleniyor. Geri dönülmez sonuçlar doğuran mücadele hikâyenin itici gücü işlevi görürken taşra adaletinin yarattığı yıkım ve toplumdaki yansıması filmin temelini oluşturuyor.
Neye benzer: Korku, grup psikolojisi ve kolektif paranoya, yönetmenin çıkış filmi Tepenin Ardı’nın da hâkim temalarıydı.
Kimler var: Caner Cindoruk, Berkay Ateş, Feyyaz Duman, Naz Göktan ve Özlem Taş kadroyu şekillendiren isimler. Görüntüler; Gündüz Apollon Gece Athena ve Cam Perde’nin ardındaki Barış Aygen ile Kulüp, Yaratılan gibi projelerden sorumlu Ahmet Sesigürgil imzalı. Senaristliğini de Alper’in üstlendiği dramanın işitsel dünyasını ise Hollandalı besteci Christiaan Verbeek inşa etmiş.

Yek tasadof-e sadeh / It Was Just an Accident (MUBI, 6 Mart)
Nedir: Karanlık yolda bir köpeğin sonu olan araba… Direksiyondaki Eghbal, hiçliğin orta yerinde “elinin kiri” için yalnızca peçete isteyerek tereddütsüz şekilde yoluna devam ediyor. Bu küçük ayrıntı, henüz filmin başında bize yolun Eghbal’den daha karanlık olmadığının sinyallerini vermeye yetiyor zahmetsizce. Zarar gören motorun tamiri için sığındıkları atölyede çalışan Vahid ise hatırlamaktan kaçındığı işkence anılarını gün yüzüne çıkartan gıcırtının peşinden alelacele bir plana soyunuyor. İranlı auteur Jafar Panahi’nin ustalığını bir kez daha gösterip, mevcut otoriter rejimle hesaplaşan bıçak sırtı intikam öyküsü. Etik ikilemler ve şiddetin yarattığı travmayı sorgulayan Altın Palmiye ödüllü film, muzip bir trajikomediyle hem politik ağırlığını dengeliyor hem de ülkenin toplumsal hafızasına keskin bir ayna tutuyor.
Neye benzer: Altın Ayı ödüllü Mohammad Rasoulof draması Sheytan vojood nadarad / There Is No Evil.
Kimler var: Vahid Mobasseri’nin başını çektiği kadroda Mariam Afshari, Ebrahim Azizi, Hadis Pakbaten, Majid Panahi öne çıkıyor. En İyi Uluslararası Film ve En İyi Özgün Senaryo dallarında Oscar yarışında olan yapımın görüntü yönetiminden sorumlu isim Hit the Road, Divine Comedy’nin de arkasındaki sinematograf Amin Jafari.
Bunlar da var!

Rooster (HBO Max, 9 Mart)
Ted Lasso, Shrinking gibi nüanslı işlerin arkasındaki Bill Lawrence, Scrubs ve Bad Monkey’de birlikte çalıştığı Matt Tarses ile birlikte, kural koyucularından oldukları “kendini iyi hisset” ligine bir oyuncu daha sokuyor. Yazar – yönetmen koltuğu da Lawrence – Tarses ikilisince paylaşılan sitcom, zorlu bir ayrılık sürecinden geçen kızı Katie’ye destek olma umuduyla (ki bu hamle bir bakıma kendi ruh hâli için de destek manasına geliyor; her türlü kazan-kazan) kızının öğretmenlik yaptığı üniversitede işe başlayan popüler yazar Greg Russo’nun “başkasının adına utandıran” cinsten maceralarını merkezine alıyor. Steve Carell’ın başrolüne hayat verdiği dizinin kadrosunda Charly Clive, Phil Dunster, Danielle Deadwyler, Scott MacArthur, Annie Mumolo gibi simalar var.

Vladimir (Netflix, 5 Mart)
Yazar Julia May Jonas’ın aynı adlı çok satanından bizzat kendisi tarafından uyarlanan sekiz bölümlük kara komedi, eser miktarda erotik gerilim mini seri. Etik, güç, arzu, takıntı gibi dinamiklerin masaya yatırıldığı dizide dördüncü duvarı ayna bellemiş İngilizce profesörü isimsiz baş kahramana Oscar ödüllü Rachel Weisz hayat veriyor. Kahramanımızın kariyeri ve kimliği, birden fazla öğrenciyle uygunsuz ilişkisi olması sebebiyle soruşturmaya tabi tutulup uzaklaştırma alan bölüm başkanı kocası John (John Slattery) tarafından gölgede bırakılmış. Bu noktada baş karakterin isimsiz olma hâli bir başka yankılanmaya, daha anlamlı gelmeye başlamıştır sanıyorum. Weisz’ın karakterinin bölüme hoş gelen yeni meslektaşı Vladimir’e (Leo Woodall) olan takıntısı ilk bakışta partneri ile olan sorunlu ilişkiden kaçış gibi görünse de esas mesele çok daha derin. Arzulanma ihtiyacı ve fantezilerin gerçeğe dönüşebilme ihtimali, kaynak materyaline oldukça sadık uyarlamanın yapı taşlarını oluşturuyor. Jonas, Vladimir’in çıkış noktasına dair “Tutkunun kaynağı arzu edilmekse, yaşlandıkça görünmez hissetmeye başlayan kadınlar ne düşünüyor, nasıl hissediyor hiç merak ettiniz mi? Vladimir, bundan duyulan endişeyi mercek altına alıyor.” açıklamasında bulunmuş.

The Bride! (Vizyon, 6 Mart)
2021 yılında The Lost Daughter gibi bir nefisliği bizlere armağan eden Maggie Gyllenhaal, ikinci uzun metrajında da ilk filminde birlikte çalıştığı Jessie Buckley’i yanına alarak James Whale klasiği Bride of Frankenstein’a isyankâr, ihtiraslı bir bakış açısı getiriyor. Dr. Frankenstein’ın can yakan derecede yalnız canavarının hayallerinin gerçek olduğu bir versiyon üzerindeyiz. 1930’lar Chicago’sunda, şehrin mafyasıyla istemsizce içli dışlı olan Ida Bolinski (Buckley) bu dünyadan koparılıyor. Kendini “kaçık” olarak tanımlayan bilim insanı Dr. Euphronius’un (Annette Bening) ise konu ile ilgili farklı planları var. Bildiği hayata geri döndürüldükten sonra Frank (Christian Bale) ile el ele, tabiri caizse bir “suç yolculuğu”na atılıyor Ida. Kendisini yok eden sistemi yerinden oynatmaya kararlı genç kadının öfkesi, zekası ve arzusu prodüksiyonun punk ruhunu besleyen can damarları. Kadına karşı sistematik ve meşrulaştırılan şiddetin betimi ötesinde, feminist eleştiriyi cinsiyetçiliğin hem alenen hem gri bölge hâllerini işlemek alanında koyuluyor işe. The Bride!’ı geleneksel kalıplara sığmayı reddeden kızlarına adadığını belirten Gyllenhaal, Mary Shelley’nin de bir karakter olarak filmde “var olması” üzerine şu sözleri sarf etmiş: “Shelley’nin söylemek istediği tek şey bu muydu gerçekten, yoksa 1819’da yayımlanabilecek tek şey miydi bu? O dönemde bir kadın olarak, gerçekten radikal biri olarak, kaleme alamadığı veya filmde de söylediğimiz gibi ‘düşünmeyi dahi aklından geçiremediği’ başka şeyler var mıydı? İşte, senaryo bu fikirden doğdu.”
Zeynep Naz Günsal’ın The Bride! Hakkındaki düşünceleri tam burada.

Uçan Köfteci (Vizyon, 6 Mart)
Uçan Köfteci, hayal kurmanın bile cesaret istediği coğrafyalarda özgürlüğün sadece bir his değil; aynı zamanda bir yön duygusu olduğunu hatırlatıyor. Uçmanın bazen gerçekten havalanmaktansa düşlemekle mümkün olduğunu da. 6 Şubat depremlerinde ailesiyle birlikte hayatını kaybeden Diyarbakırlı köfteci Kadir Arslan’ın hayatından esinlenilerek kurgulanan film, hayalini gerçekleştirmenin kararlılığındaki bir insan portresinin tam karşısına oturtuyor izleyicisini. Henüz son filmi izlenirken bir sonraki filminin ne olacağını merak ettiren yönetmenlerden Rezan Yeşilbaş, bastırılmış umutları dramatize etmek yerine, onları gündelik hayatın akışı içinde hissettirmeyi seçiyor. Künyedeki isimler Nazmi Kırık, Selin Yeninci, Aram Dildar, Cahit Şahin Yalçın, Aslı Işık, Ali Bengin Yeşilbaş…

Tavşan İmparatorluğu (Vizyon, 6 Mart)
Dünya prömiyerini gerçekleştirdiği Tallinn Black Nights gibi Taipei, Antalya ve Ankara’dan da hatrı sayılır ödüller ile dönen, Seyfettin Tokmak’ın ikinci uzun metrajı. Duyguların alabildiğine yalın aktarıldığı, gösteriş kaygısı gütmeyen, benzerine az rastlanır oyunculuklardan beslenen yapım; annesini yeni kaybetmiş, babası Beko (Sermet Yeşil) ile yaşamaya mahkum 12 yaşındaki Musa’nın (Alpay Kaya) hikâyesini işliyor. Elazığ coğrafyasını bir karakter gibi “konuşturan” sinematografisiyle zamanın akmadığı hissini veren, huzursuzluğu iliklerde hissettiren bir başkaldırı anlatısı bu. Musa; doğru olanı bilmenin ağırlığından, çektiği sancılardan terkedilmiş maden ocağına sığınıyor, diğer bir deyişle “mağarasına”. Sığınma eylemi, zihnin esareti seçtiği bir noktadan değil burada. Zincirleri eril tahakküm halkalarından oluşan düzeni yıkmanın ilk adımı. Sistem ve otoritenin yok sayıp sömürdüğü bir diğer karakter olan Nergis (Perla Palamutçuoğulları) ile kurduğu bağ cıvıl cıvıl bir yaşama arzusu getirdiğinde beraberinde, biliyor Musa, başka türlüsü mümkün. İşte o mümkünün peşinden zincirlerini kırıp dışarıya çıkıyor tüm cesaretiyle. Belki “güneş” acıtacak ilk başta ama eskisinden daha fazla değil.

Young Sherlock (Prime Video, 4 Mart)
“Kaliteli kumaştan iyi ‘fitting’li takım elbise giymiş aksiyon sever beyefendiler” temalı bir Guy Ritchie üretimine daha hoş bulduk. Ritchie, Arthur Conan Doyle’un meşhur karakteri Sherlock Holmes’u “kariyerine henüz atılmış genç dedektif” bakış açısından sürükleyici bir yaklaşımla ele almış. Zekâsı, eksantrik tavırları ve içten gelen pür yeteneği sayesinde dikkatleri üzerine çekme konusunda kabiliyetli Sherlock’a Hero Fiennes Tiffin hayat verirken Moriarty’yi Dónal Finn, Mycroft’u Max Irons, Cordelia Holmes’u ise Natascha McElhone canlandırıyor. Müzikler, The Gentlemen’da da yönetmen ile çalışan Oscar ödüllü besteci Christopher Benstead ellerinden.

Gözden kaçmasın
*No Other Land (Vizyon, 6 Mart)
*The Testament of Ann Lee (Vizyon, 6 Mart)
*Ghost Elephants (Disney+, 8 Mart)
*The Dinosaurs (Netflix, 6 Mart)
*100 Nights of Hero (Vizyon, 6 Mart)
*Dangerous Animals (HBO Max, 5 Mart)
*Hoppers (Vizyon, 6 Mart)
Hâlâ izlemediyseniz
*Predator: Badlands (Disney+, 12 Şubat)
*The Lovers (Netflix, 1 Mart)
*Islands (TOD)
*CODA (TV+)
*The Phoenician Scheme (Prime Video, 27 Şubat)