Mürekkep, makine ve mitoloji: Lale Westvind ile Grip ve dünya ahvali
Röportaj: Meltem Demiraran, Burak Serin
Nada Kitap’ın ilk seçkisinde yer alan sessiz kitap Grip, kelimelere ihtiyaç duymadan anlatmanın gücünü hatırlatan bir iş şüphesiz. Lale Westvind’in keskin gözlem gücü, bedene ve emeğe duyduğu derin saygı, doğaüstü ile doğanın sınırında dolaşan hayal gücüyle birleşiyor. Eller, makineler, kadın kahramanlar ve dönüşüm üzerine kurulu bu sessiz evren; hem zanaatin hem de içsel direnişin bir manifestosu gibi okunabilir.
Sayfalardan taşan bu dünyaları yaratırken Westvind’in ilham kaynaklarını ve yaratım süreçlerini merak ettik; Nada Kitap’ın genel yayın yönetmeni Burak Serin ile birlikte kendisine sorular yönelttik.
“Günümüzde sadece görseli içselleştirmek ve zihninizi onunla birlikte akışa bırakmak neredeyse yatıştırıcı bir şey. Ve aynı zamanda çeviriye ihtiyaç duymayan bir şey üretmek de çekici geliyor.”

Burak Serin: Lale, bizimle olduğun için çok teşekkürler. Bu fırsatı ne kadar değerli bulduğumu bilmeni isterim. Hızlıca sorulara geçebiliriz sanırım.
Meltem Demiraran: Bariz bir soru bu ama Grip’te el, dönüşümün ve gücün bir mekânı hâline geliyor. Tüm olası süper güçlerin kaynağı olan bir el diyelim. Bu senin için ne ifade ediyor; bir sembol, bir araç ve bir bilgi kaynağı olarak? Ayrıca neden bunu bu hikâyenin çıkış noktası olarak seçtin?
Lale Westvind: Son zamanlarda düşünüyorum, belki de kolları olmayan ve onun yerine ayaklarını kullanan bir karakter yaratmalıydım. Ama hayır. Çünkü giderek daha teknolojik bir dünyada yaşıyoruz ve el emeği ürünler ile el becerileri hâlâ son derece önemli. Emek hâlâ çok önemli; bütün dünyamızı o inşa ediyor. Emeğe, beceriye ve zanaatlara büyük bir saygım var. Ayrıca şu fikirle de bir sorunum var: Bir kişinin hayatından bir saatlik zaman, başka birinin hayatından bir saatten daha değerli olabilir mi? Özellikle yapılan işten bahsettiğimizde. Bu düşüncelerden geliyor aslında. Düşük vasıflı olarak görülen pek çok iş, aslında son derece yüksek beceri gerektiriyor. Öyle ki bu işleri yapanlar adeta birer atlet ya da sihirbaz gibi. Ellerini kullanarak neler yapabildiklerine inanamazsınız. Hatta evde ailesi için sürekli yemek yapan insanlar da buna dâhil… Tüm o tekrar eden emek. Umarım el, bütün bunların bir sembolü olarak yer alır.
Burak Serin: Bu röportaj için araştırma yaparken Grip’in aslında neyle ilgili olduğunu az çok kavradık, ama derinlemesine indiğimizde daha fazlasını sormak istedik. Özellikle Grip’le artık daha içli dışlı olduğumuz için ama aynı zamanda bize gönderdiğin diğer çizgi romanlarda da sıfırdan mitolojiler inşa ettiğini görüyoruz: Güçleri olan kadınlar, kendine özgü bakış açıları olan dünyalar… Bugünün dünyasında sence hangi tür mitolojilere hâlâ ihtiyacımız var, neleri eksik bırakıyoruz?
Lale Westvind: Evet, yani, bu kanıtlaması zor bir konu ama şöyle bir düşünce var: Kadın kahramanlara, kadınların tarihine ve mitolojilerine dair birçok şey gizlenmiş, kaybedilmiş ya da kasten yok edilmiş olabilir. Benim bu tür hikâyeler yaratmaya duyduğum tutku ise çocukken çizgi romanları ve çizgi filmleri çok seven ama kendimi özdeşleştirebileceğim, bağ kurabileceğim ya da gerçekten güçlü bir yakınlık hissedebileceğim kadın karakterler neredeyse hiç görmeyen biri olmamdan kaynaklanıyor. Bu yüzden o karakterleri yaratmak istedim. Belki de öyle bir şey gerçekten var olmuştu ya da var olabilirdi diye hayal ettim. Ve bence bugün artık yavaş yavaş o kayıp tarihlerden, kayıp kişilerden, kayıp kahramanlardan parçalar duymaya başlıyoruz. Ben tüm ırklardan ve cinsiyetlerden insanların olağanüstü şeyler yaptığına ve yapabileceğine inanan biriyim.
Burak Serin: Çocukluğundan ya da geçmişinden, özellikle kadın kahramanlarla ilgili kendini bir şekilde özdeşleştirebildiğin bir yaratım geliyor mu aklına?
Lale Westvind: Aklıma gelen ilk şey mi? Evet, mesela Tank Girl’ü çok severdim. Çünkü o neredeyse bir anti-kahramandı, çok kaotikti… Ne giydiği ya da nasıl davrandığı hiç umurunda değildi. Kadın bir karakter olarak tamamen özgür görünüyordu. Kadınlığa dair hiçbir toplumsal norma uymuyordu ve tamamen vahşi, korkusuz biriydi. O karakteri gördüğümde “İşte bu benim” demiştim. Ve şimdi yetişkin biri olarak aynı şekilde hisseden, çocukken de vahşi ve korkusuz olan başka kadınlarla tanışmak çok güzel. Belki prenses gibi hissedenler de vardı ki bu da gayet cool ama ben hiç öyle hissetmedim.
Burak Serin: Evet, uslu çocuk temsili ya da “iyi davranan çocuk” tipolojisi fikrini anlıyorum, onu görmezden gelip vahşi yanıyla oynamak gerçekten ilgi çekici bir şey.
Meltem Demiraran: Ben de az önce “süper güç” kelimesini kullandım ama aslında işlerinin “supernatural”dan çok “preternatural” olanla ilişkilendiğini hissediyorum. Benim için preternatural olan, doğa yasalarını tamamen inkâr etmek değil de onlarla yan yana hareket etmek gibi. Tuhaf, yoğun, hatta tekinsiz alanlara yönelmek. Doğal algının sınırlarında var olur; dünyaya ait olmayan bir hissi vardır ama yine de bu dünyanın içindedir.
Sen bu ayrımı nasıl görüyorsun? Hiç algının ya da dikkatin değiştiği hâllerden yola çıktığın oluyor mu? Gerçekliğin yoğunlaştığı, temel hâle geldiği ya da hafifçe yabancılaştığı anlar? Bu tür bilinç hâlleri, görsel anlatımını nasıl etkiliyor?
Lale Westvind: Kesinlikle. Benim amacım her zaman, bir yandan kendimi hatırlamak ama bir yandan da herkese şunu hatırlatmak: Bu bedende yaşamak deneyimi aslında son derece gerçeküstü, psikedelik ve büyülü bir deneyim. Ben de bunu sık sık unutuyorum ve derin depresyonlara düşüyorum. Şu anda da öyle bir dönemdeyim. Ama evet, eğer değiştirilmiş bilinç hâllerinden bahsediyorsan artık öyle şeyler yapmıyorum, en azından neyi kastettiğine bağlı olarak. Ama 20’li yaşlar ve öncesinde bunlarla çok ilgilendim. Ve bence bu tarz deneyimlerin en önemli mesajı, gerçekliğin algınla ve odağınla çok bağlantılı olduğu. Senin de dediğin gibi dikkat değişince her şey değişiyor. Ben de şuna inanıyorum: Gece geç saatlere kadar çalıştığında bile farklı hikâyeler, farklı enerjiler ortaya çıkıyor. Gerçekliğin ne kadar garip ve mistik olduğuna dikkat etmeye çalışıyorum elimden geldiğince. Ama elbette, bunu görmezden gelmek ve körleşmek de çok kolay.
Meltem Demiraran: İşlerine dair konuşurken, ilk zamanlardan beri, aslında sık sık fütürizmle ilişkilendiriyoruz onları. Mesela fütüristler dili özgürleştirmek için dilin yapısını parçalamaya, sözcükleri görsel olarak hareketlendirmeye çalışıyorlardı. Parole in libertà meselesini kastediyorum aslında. Marinetti’nin edebiyat tarihinde büyük bir etkisi olduğu bir gerçek. Ancak senin Grip’te tamamen kelimeleri yok edip görseli konuşturduğunu görüyoruz.
Bu anlamda çizimlerini kendi başına bir dil olarak görüyor musun? Belki bir tür özgürleşme biçimi olarak? Eller, el emeği ve zanaate dair odağın, fütüristlerin makineyi ve hızı yücelten tavrına karşı nasıl bir duruş alıyor ya da bu fikirle nasıl bir diyalog kuruyor sence?
Lale Westvind: Evet, görsel dilin fütürizmle kurduğu bağ ortada. Fakat fütüristler maalesef faşistti, o yüzden hep kendi kendime “bir dakika” derim. Onların makinelerle ve hızla kurduğu ilişki, ne yazık ki insanlığın, bireylerin pahasına kuruluydu. Bugünün dünyasında bu, yapay zekâyı çok seven ya da Mars’a gitmek isteyen insanlar gibi bir şey, modern fütüristler böyle.
Benim içinse mesele şu: Makineleri seviyorum, onlarla çalışmayı da seviyorum ama onları, kendi beden sistemime bir şekilde bağlanan sistemler olarak görüyorum. Makine bitki, makine hayvan, makine beden… Bu şekilde bakıyorum. Ama hiçbir zaman insanları makinelerden üstün tutmamazlık etmem.
Dile gelince, benim için görsel olarak konuşmak çok doğal. Filmleri seviyorum, bol diyaloglu filmleri de, çok az diyalog olanları da. Günümüzde sadece görseli içselleştirmek ve zihninizi onunla birlikte akışa bırakmak neredeyse yatıştırıcı bir şey. Ve aynı zamanda çeviriye ihtiyaç duymayan bir şey üretmek de çekici geliyor. Elbette içinde kültürel imgeler ve herkesin anlamayabileceği ögeler var ama bu yazılı bir dilde de böyle olurdu.
Yani evet, kelimesiz çizgi romanlar beni hep büyülemiştir. Sebebi de o kelimelere ihtiyaç duymama gücü… Belki yeterince çaba harcanırsa o anlatı açılır. Grip bazen insanlar için anlaşılmaz olabiliyor, bunu görebiliyorum. Ama sorun değil, bu bir deney.


Burak Serin: Aklıma bir film geldi ama adını hatırlayamıyorum, belki siz yardımcı olursunuz. Son yıllarda çıkmış bir film, kadın baş karakter arabaya ya da motosiklete dönüşüyordu.
Lale Westvind: Titane. İlk 10’uma koyarım. O filmi çok seviyorum. Gerçekten çılgın bir film. İlk izlemeye gittiğimde motosiklete binip yola çıkmıştım ama şeritte giderken bir araba bana çarptı. “Tamam, sorun yok, neyse,” dedim. Tekrar motora atlayıp filme gittim. Sanırım biraz kanıyordum, öyle oturup filmi izledim. Arkadaşlarımın hepsi filmi izlemişti ve bana, “Lale, bu filmi mutlaka görmelisin.” diyordu. Bu yüzden beklentim çok yüksekti, hayalimde başka şeyler canlandırmıştım ama yine de gerçekten çok sevdim filmi ve yönetmenini de çok seviyorum.
Burak Serin: Body horror türüne ilgin var mı? Sever misin body horror filmlerini?
Lale Westvind: Kesinlikle. David Cronenberg ve David Lynch’in çok büyük hayranıyım. Görsellikten, çok fazla diyalog olmamasından bahsederken aslında Tarkovsky’nin filmlerini düşünüyordum. Bir filmi var… şimdi karıştıracağım sanırım… sanırım Zerkalo / The Mirror’ı düşünüyorum. İzlediniz mi? Evde ve dışarıda yapılan o uzun kaydırmalı plan vardı ya… İşte evet, sanırım onu izlemiştim.
Meltem Demiraran: Bir yerde okumuştum, tam hatırlamıyorum ama ev aslında Tarkovsky’nin çocukluğunu geçirdiği evmiş. Anılarından yola çıkarak evi baştan inşa etmiş, bütün evi yeniden kurmuş ve film için gerçekten yakmış.
Lale Westvind: Vay be. Gerçekten çok etkileyici. Taylandlı bir yönetmenin bir filmi va. 1990’da Cannes’da bu filmle ödül kazanmıştı sanırım. Uncle Boonmee Who Can Recall His Past Lives. Dün gece izledim. Uzun zamandır izlemek istiyordum. Ama bu filmde de öyle çok fazla diyalog yoktu. Yine de karakterlere karşı büyük bir sevgi ve sıcaklık hissediyorsun. Ne kadar sevdiklerini, birbirlerine ne kadar bağlı olduklarını çok iyi hissettiriyor. Bayıldım buna.
Burak Serin: O filmde bir anlatıcı bile yok aslında. Sadece imge üstüne imge geliyor, sen de onları bir şekilde bağlamaya çalışıyorsun ama nasıl oluyorsa birbirine bağlanıyor, yankılanıyor.
Lale Westvind: Bazı şeyler gerçekten çok uçuktu, ama adam… Karaciğer hastalığı vardı sonra da öldü ya. Yani… Biraz da öyle acıtıcı bir tarafı var.
Burak Serin: Ben o filmi, okurken izlemiştim ve “Bu sinema değil. Sinema böyle bir şey olmamalı.” diye düşünmüştüm. Ama sonradan anladım ki bu aslında öğrenci kafasıyla verilmiş bir tepkiden ibaretti. Gerçekte ise çok yeni ve farklı bir şeydi.
Meltem Demiraran: Lale, aslında bir sonraki sorumuz tam olarak söylediklerinle bağlantılı. Sen, “Ben sadece yorumluyorum ama kelimeler olmadığında daha evrensel bir görsel dil arzusu var.” demiştin. Önceki çalışmalarından Hammer Drop’a baktığımızda, aslında yoğun bir diyalog olduğunu görüyoruz. Oysa Grip tamamen sessiz. Bu nedenle seni bu sessizliğe kaydıran neydi merak ediyoruz. Bu elbette daha evrensel bir dile duyulan bir arzu ile ilgili gibi görünüyor, ama kültürel sınırları aşan bir şey olma niyeti de var mı? Küresel olaylar ya da kolektif deneyimler işlerini etkiliyor mu?
Lale Westvind: Evet, yani ben genellikle ya istediğim bir geleceği ya da denemek istediğim bir şeyi tasvir etmeye çalışıyorum; ilgimi çeken esas olarak bu. Tasvirlerimde neredeyse ahlaki bir yaklaşım sergilemeye çalışıyorum ya da bu bir tür katarsis ifadesi oluyor. Aslında Hammer Drop, Grip’ten sonra çıktı ama Grip’ten önce de çok sayıda çizgi roman yaptım. Hatta lisede ve üniversitede yaptığım ilk çizgi romanlarda hiç kelime yoktu; bu yüzden sessizlik daha doğal geliyordu. Sonrasında kelimeleri kullanmayı sevdim çünkü onlarla oynamak eğlenceli. Hammer Drop ise neredeyse bir B filmi robotu gibi hayal gücüyle yapılan bir şeydi. Çok kendini beğenmiş, kibirli karakterler vardı; sanki “Tamam, hadi bitirelim şu işi!” der gibiydiler. Bir tür saçma Hollywood filmi havası vardı.
Sürekli oynamayı seviyorum. Bir şeyi yaptıysam, bir sonrakinde farklı bir şey yapmak isterim. Şu anda üzerinde çalıştığım hikâye ise yaşadığım yere dayanıyor ve içinde kelimeler var. Kelimeler fikirlerimi ifade etmeye çalışıyor ve arada gidip geliyorum; Amerika’yı eleştirmek çok kolay olurdu ama bunu yapmak istemiyorum. Sadece biraz iğnelemek istiyorum. Yaşadığım yer çok kırsal ve daha muhafazakâr, insanlar Amerikan veya Hristiyan değerlerine sahip, ama bu değerlerin içinde çok çelişki ve ikiyüzlülük var. İnsanların birbirini sevme biçiminden eylemlerine, gerçek özgürlüğün ne olduğuna ve gerçek sevginin neyi mümkün kıldığına kadar çok farklı şeyler var. Şu an üzerinde çalıştığım hikâyede bu muhafazakâr, uyuklayan yerin arka planında biraz korkunç, vahşi bir şey olmasını istiyorum; belki “Ah, biz iyi Hristiyanlarız.” diyen bir yer. Ama muhtemelen bunu açıkça göstermeyeceğim; çok ince olacak.
Burak Serin: Peki. Ama Grip’in aynı zamanda bir Amerikan eleştirisiyle başladığını kabul eder misin?
Lale Westvind: Evet, biraz evet. Çok az da olsa. Ben her zaman bundan daha fazlasını yapmak istiyorum. Her şeyin ne kadar karışık olduğundan dolayı politik işler yapma konusunda güçlü bir arzum var. Fakat bu duygudan yola çıkarak çalışmak benim için çok zor çünkü his çok olumsuz. Saçma barış posterleri yapmak gibi hayallerim var. Bize nasıl yaşayabileceğimiz çok açık geliyor ama bunu değiştirmek bazen çok zor görünüyor.
Burak Serin: Ama ben olumlu taraftayım. Grip’in eleştiriden başladığını söylediğimde kastettiğim gerçekten sevdiğim bir eleştir. İnce, yüzüne çarpmıyor.
Lale Westvind: Evet, küçük bir şey var; postanede çalışıyor ve öyle çok büyük bir şey değil ama iş adamıyla yaptığı garip tokalaşma var ve kimsenin fark edemeyeceği posterler var; sanki yerini makineler alacakmış gibi. Restoranda çalışan insanlar var. Bilmiyorum, o kadar çok detay var ki…

Meltem Demiraran: Bugün bir video izledim. Fela Kuti’nin oğlu. Tanıyor musun bilmiyorum. Fela, Nijeryalı bir müzisyen ve politik aktivist. Şimdi grubu Egypt 80 ile yola devam eden oğlu bu yıl Glastonbury’de bir konuşma yaptı. Temel mesajı şuydu: Faşizmden, ırkçılıktan, emperyalizmden kurtulmaya bulunduğun yerden başlamalısın. Önce kendi bulunduğun yerden başla; diğer her şey sonrasında gelir. Ve açıkçası, sanırım hepimiz buna katılıyoruz. Ben de öyle hissediyorum. Türkiye için de aynı, Amerika, Asya, her yer için aynı. Değişim bulunduğun yerden başlamalı ve kendi alanını protesto, diyalog, sanat, müzik yoluyla özgürleştirmelisin. Senin de bunu işaret etmen kıymetli, teşekkürler bunun için.
Lale Westvind: Benim de bu konuda iyimserliğim var. Hayatımda ilk kez, insanlarla yaptığım konuşmaların sayısı ve coğrafya politikası ile ABD’nin bu çatışmalardaki yeri ve geçmişe kıyasla ne yaptığı konusundaki farkındalık ve eğitim seviyesinin inanılmaz olduğunu görüyorum. Bu internet sayesinde mümkün; insanlar video kameralarla durumu gösterebiliyor ve dünyanın öbür ucundaki birinin perspektifini duyabiliyorsun. Müthiş bir şey bu. Bana umut veriyor. Belki bir şeyleri değiştirebiliriz diyorum.
Meltem Demiraran: Biraz komik bir şeyden bahsedeceğim şimdi. Aslında Grip’i ilk keşfettiğimizde, Burak da ben de bir süre senin adının Lale olduğunu fark edemedik. Hatırlıyorum, birbirimize “Nereli acaba? Adı nasıl okunuyor?” diye soruyorduk. Sonra anladık ki Türkçe bir kelime bu. Çiçek olan lale.
Burak Serin: Bu konu hakkında küçük bir açıklama yapmak istiyorum. Bu isim konusunda meraklanmıştık, “Acaba Türk mü değil mi?” diye soruyorduk. Ben de Google’da arama yaptım ve Facebook’ta bir video buldum. Grafik romanlardan bahseden bir adam Grip’ten söz ediyordu, senin adını ve zamirlerini kullanıyordu. Altına da bir yorum yazmış: “Sanırım böyle telaffuz ediliyor, emin değilim. Bu zamirleri kullanıp kullanmadığını bilmiyorum.” Ben de hemen Meltem’i aradım ve dedim ki “Bence Türk.” Ama arkasındaki hikâyeyi bilmiyordum.
Meltem Demiraran: Bence bu bir şekilde senin işlerinin ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor. İnsanı öyle derin bir şekilde içine çekiyor ki arkasındaki kişiyi neredeyse kaçırıyoruz. Bu yüzden odak noktamızı biraz değiştirip sormak istiyorum: Lale kim? Çizim ve yazı dışında nasıl bir yaşam sürüyorsun? Seni ne ayakta tutuyor? Seni ne ilhamlandırıyor ya da kendine getiriyor?
Lale Westvind: Ben de tam bunu anlamaya çalışıyorum. Soru neydi? Hah! Annem Türk, babam İsveçli. New York’ta büyüdüm ve şimdi kırsalda yaşıyorum ama buraya sadece iki buçuk yıl önce taşındım. Benim için çok farklı, çok egzotik. Şimdi arkadaş edinmeyi nasıl öğreneceğimi çözmem gerekiyor, özellikle evden çalışıyorsanız öyle oluyor. “Ben neyim?” diye düşünüyorsunuz.
Ben çok utangaç bir insanım. Dün okuduğum bir şey: Utangaçlık, doğduğunuzda sahip olduğunuz bir mizaç, kişilik özellikleriniz ise bunun üzerine inşa ediliyor. Ben utangaç bir insanım ama dışa dönük olmaya çalışıyorum; bu çok yorucu olabiliyor. Sosyal enerjimi harcıyorum ve sonra biraz saklanmam gerekiyor. Büyük ölçüde yalnızlığı diğer insanlardan daha çok seviyorum; çünkü bir süre sonra fazlasıyla bunaltıcı olabiliyor. Bu da bazen üzülmeme neden oluyor.
New York’ta büyüdüm, sonra Chicago’da beş yıl, ardından Philadelphia’da yedi yıl yaşadım. Büyük şehirleri seviyorum, ama ormana gitmeyi çok özlemişim. İdeal bir düzende, bence şehirler ormanlarla çevrili olmalı. Orman gerçekten iyileştirici ve yenileyici; müthiş. Şu anda bitkileri incelemeye çok meraklıyım. ABD’de özellikle birçok insanın yakında toplumsal bir çöküş beklediğini düşünüyorum. Bu yüzden insanlar aciliyet ve tutku ile bitki bilimi, tarım, avcılık üzerine çalışıyorlar. Hükümetin çökeceği ya da bizi terk edeceği varsayılıyor; umurlarında değiliz. Biz birbirimize nasıl bakacağımızı öğrenmeliyiz.
Tarım işine girmek kolay değil. Kız arkadaşım çiftçi; birkaç farklı çiftlikte çalıştı. “Bunu nasıl başarıyorsun?” dedim. “Belirli bir ölçek olmalı” dedi. Şu çok açık ki buradaki çoğu ilerici insanın hayal ettiği geleceği sürdürebilmek için topluluk içinde, köylerde yaşamak gerekecek. Çünkü işbirliği olmadan kendini idame ettiremezsin. Amerikan kültürü ise çok bireysel; kendi kendine yetme fikri tamamen küreselleşmeye bağlı.
Bu artık işlemiyor, yani çözmemiz gereken şeyler var. Öğrenecek çok şey var. Makinelerle çalışmayı seviyorum. Bir motosikletim ve çok eski bir kamyonum var; kamyonu çalışır durumda tutmak görevim gibi. Motosiklet için de aynı şey geçerli. Eğlenceli buluyorum bunu.

Burak Serin: Bir film daha geldi şimdi aklıma, konuyu biraz değiştireceğim ama adını yine hatırlayamıyorum. Kadın başrol bir tür hacı gibiydi, filmin adı neydi?
Lale Westvind: Vagabond mu?
Burak Serin: Hayır, pandemi sırasında çıkan yeni bir filmdi. Francis McDonald oynuyordu.
Lale Westvind: Vagabond’u izlediniz mi?
Meltem Demiraran: Agnès Varda’nın en sevdiğim işlerinden biri.
Lale Westvind: Evet, özgür olmaya cesaret eden ve bunun için ölen bir kadından bahsediyor.
Burak Serin: Ah buldum şimdi, filmin adı Nomadland. Doğru hatırlamışım, çünkü hikâye sürekli dolaşan, hiçbir yere bağlı olmayan bir göçebe etrafında dönüyordu. Hiçbir yere bir şey inşa etmiyor. Bu, Amerika toplumunun durumu veya şu anki Amerikan toplumunun çıkmazını öngören bir film gibi. Gelecekte bu bir norm hâline gelecek. Herkes göçebe gibi olacak, çünkü toplum bu fikirden besleniyor.
Lale Westvind: Evet. Silah taşıyan insanların diğer insanlardan korkuyor olmaları beni endişelendiriyor. Kırsalda yaşayan silahlı insanlar şehirden korkuyor. “New York’a gitmekten korkuyorum, çok tehlikeli.” diyorlar. Ama siz ormanda yürüyüşe çıkıyorsunuz, silahınız var; ben ormandayım, silahım yok. Siz yetişkin bir insansınız, boyunuz da epey uzun… Ne yapıyorsunuz, ne oluyor? Tamamen saçma, deli saçması. Eğer hepimiz göçebe olursak ve bu insanlar çok korkuyorsa ve çok silahları varsa, bu kötü bir kombinasyon.
Burak Serin: Korkuyorlar, bu yüzden silah taşıyorlar. Yoksa neden taşısınlar ki?
Lale Westvind: Ama korkmasalardı daha iyi olurdu. Silahın olabilir ama sadece korktuğun için birine ateş etmeyeceksin. Bu konuya derinlemesine dalmak istemiyorum ama ABD’de insanlar birisi gelip mülklerine girerse ateş ediyor.
Meltem Demiraran: Aslında Türkiye’nin kırsal kesimlerinde de pek farklı değil sanırım bu.
Burak Serin: Hiç Türkiye’ye geldin mi?
Lale Westvind: Evet, geldim. Annemin ailesi İstanbul’da yaşıyor. Sanırım İzmir’de de arkadaşları var. Türkiye’nin doğusuna hiç gitmedim, çok merak ediyorum.
Burak Serin: Seninle paylaşmak istediğim bir gözlemim var. Şu âna dek hangi kitapları çevireceğimiz ve yayımlayacağımız konusunda bir seçki oluşturduk. Bu seçki, insanları belirli bir şekilde çekmeye başladı. İnsanlar bizim seçkimizi bir “şey” olarak adlandırmaya başladı. En çok duyduğum kelime “new age”. Yeni bir şey, farklı bir şey. Ve bu beni mutlu ediyor; katılıyorum da. Çünkü ben de istiyordum ki yayımladığımız kitaplar -sizin, Jesse’nin ve diğerlerinin kitapları- yeni bir şey, taze, özgün ve biraz da keskin, farklı olsun.
Fakat özellikle kitap fuarlarında ve festivallerde fark ettiğim bir şey var. Kendi dükkânım yok, fuar ve festivallerde masanın arkasında olduğumda, nasıl insanların masamıza geldiğini, hangi kitapları incelediklerini görebiliyorum. Çoğu zaman senin kitaplarınızla ilgilenen kişiler kitabı eline alıyor, etrafa bakıyor, belki göz teması kuruyor ve ben bazılarıyla iletişim kurabiliyorum. Ben de içine kapanık bir insanım, yabancılara karşı utangaç biriyim ama arkadaşlarıma değil tabii. Karşılaştığım birkaç akademisyen ve sanatçı gerçekten kitabını çok beğeniyor. Belki sana daha önce bunu söylemiş olabilirim gerçi. Gençler, fuara gelen genç insanlar, diğer kitaplarımızda başka şeyler bulabiliyorlar. Ama senin kitabın çoğunlukla entelektüel ve sanata ilgili kesimi çekiyor gibi görünüyor. Bu bir anekdot. Mesela bir sanatçı vardı, onu tanıdım ama o beni tanımıyordu. Arkadaşlarıyla kendi aralarında konuşuyorlardı, ben de duyuyordum. “Lale’nin çalışmalarını gördünüz mü?” dedim. Sonra beş dakika içinde animasyon bölümünden bir akademisyen gelip “Lale kim?” diye sordu.
Uzun lafın kısası, kitabınla en çok ilgilenen insanlar entelektüeller, eğitimli ve sanata ilgili kişiler gibi geliyor bana. Sormak istediğim soru ise şu: Bu gözlemi doğru buluyor musun? Yoksa kendi işlerini daha geleneksel grafik romanlardan daha karmaşık mı görüyorsun?
Lale Westvind: Bazı çizgi romanlarımı yaparken hep şaka yapardım, hayranlarım hep kaykaycılar veya marijuana severler diye. Kitabı alır, “Buna asitli bakmam lazım.” derlerdi. En çok karşılaştığım insanlar onlar ama aynı zamanda çocuklarıyla birlikte gelen ebeveynler de var. Yani, belki o kadar çok entelektüel yok aslında. Var mı? Olabilir ama dikkatimi çekmedi. Fakat işimde kesinlikle bir animasyon bağlantısı var. Animasyon kökenliyim ve animasyon dersleri veriyorum, bunu işime katmayı seviyorum.
Meltem Demiraran: Animasyon yaptığını Grip’in sayfalarını şöyle bir çevirdiğimiz anda anlamıştık zaten. Gerçekten de hareket ediyordu her şey.
Burak Serin: Aslında yayımladığımız kitaplar arasında sadece senin kitabın hakkında akademik bir makale yazıldı.
Lale Westvind: Hadi ya. Bilmiyorum, entelektüelleri ne çekiyor? Belki de gri bir dünyadalar ve sonra rengi görüyorlar da ondan.


Meltem Demiraran: Son zamanlarda seni etkileyen ya da uzun zamandır seninle kalan eserler oldu mu? Kitap, film, sanat, müzik ya da önerebileceğin herhangi bir şey?
Lale Westvind: Hemen dibimde duran birkaç şeyden söz edebilirim. Jose Muñoz’un Joe’s Bar kitabını çok seviyorum. En bilindik işi bu sanırım. Alex Sinner. Bunu biliyor musunuz? Çizimleri çok güzel, çok gevşek ama o kadar iyi çiziyor ki her şey çok doğru ve özel, insanların yüzlerini çizme şekli tam anlamıyla mükemmel. Bu kitap, belirli bir barda geçen hikâyelerden oluşuyor ve iki cildi var. Favorilerimden biri. Ayrıca Mobius’u da çok seviyorum; lisede keşfettim, ilk kez gördüğüm Almanca bir baskıydı. Okuduğumu anlamıyordum ama önemli değildi.
Bunu biraz saçma bulabilirsiniz ama ben bayılıyorum. Çocukken, sokağa atılmış bir kutuda bulduğumuz bir VHS kaset vardı. Eve getirdik ve bir animeydi. İçinde epey cinsellik ve şiddet vardı. Kardeşimle “Vay, bu da ne böyle?” demiştik. Şimdi mangasını okuyorum. Absürt, belki önermem de ama çizimler gerçekten güzel ve hikâyeler tuhaf. Grip’e de çok benziyor aslında; çok kinetik aksiyon ve hareket var.
Şu anda City of Night’ı okuyorum, bu da benim için büyük bir ilham kaynağı oldu; Gus Van Sant’ın My Own Private Idaho filmini etkileyen eserlerden biri. Kitap, genç bir adamın, 1950’de Times Square’de para karşılığı seks sattığı bir hikâye anlatıyor. Çok etkileyici. Yazımı muhteşem. Kitap, James Baldwin’in editöre yazdığı bir mektupla başlıyor. Harika. Ben aynı anda 10 kitap birden okuyorum da… Ayrıca Seton adında bir yazarın bazı kitapları var. Yüzyılın dönümünde hayvanlar ve onların perspektifinden yazıyordu. Onları da büyüleyici buluyorum.
Burak Serin: Grip dışındaki eserlerini incelerken makine, hız ve benzeri şeylere çok ilgi duyduğunu fark ettim. Konuyu sanat bağlamında tutalım ama teknoloji ve sanat açısından dünyanın geleceğine dair seni en çok ne heyecanlandırıyor?
Lale Westvind: Teknoloji ve sanat… Kulağa pek iyi gelmiyor.
Burak Serin: Diyelim ki kafamda görselleştirebileceğim bir hikâye var; çünkü şimdi Grip’te karakter bir helikopter inşa ediyor ve sanırım Hammer Drop’ta karakterler bir kamyon sürüyordu. Ama bu tür makineler modern ve yeni şeyler. Belki gelecekte başka bir şey süreceğiz ve geleceğin dünyasını betimleyen çok sayıda eser var; bilim kurgu vs. Peki, geleceğin dünyası hakkında kafanda ne var?
Lale Westvind: Ah evet, Sid Mead adında bir sanatçı var. Geleceğin araçlarını ve ortamlarını son derece detaylı resmeden muhteşem tablolar yapıyor. Çelik işleme konusunda çok iyi; bir çelik şirketi için reklam çalışmaları da yapmış. İnsan yüzlerini çizmede pek yetenekli değil ama tablolarını hâlâ çok seviyorum. Renkler, kompozisyon ve teknik beceri beni büyülüyor. Fakat tablolarına baktığımda, inanılmaz bir servet eşitsizliğini hayal ediyor gibi görünüyor. Örneğin, bazı tablolarında cinsel köleler, bazılarında uzay gemilerindeki insanlar var; bu tür bir ilerlemeye kesinlikle karşıyım.
Bence bu noktada “geriye gitmek” ya da “degrowth” kavramı uygun olur. Mevcut makinelerimizi mümkün olduğunca uzun süre kullanmayı sürdürmek, yeni makineler üretmeden. Bu fikir radikal ve tuhaf olabilir ama benim hislerim bu yönde. Küba’daki insanlar yıllardır aynı arabaları kullanıyor ve onları yeni yollarla kullanmak zorunda kalıyorlar; ben de aynı şekilde, motorlu araçlarımı mümkün olduğunca uzun süre kullanmayı seviyorum. Belki yakında yasaklanacaklar, bilmiyorum. Bu biraz suçlu bir zevk gibi gelebilir ama bana göre daha iyi bir yaklaşım.

Meltem Demiraran: Yüzde 100 emin değilim ama sinestezik biri olabilirmişsin gibi geliyor bana. Çizgi romanlarının bir kokusu olsa ne kokardı?
Lale Westvind: Sevdim ya bu soruyu. Belki sedir ve gül, sevdiğim kokular. Tabii biraz da çizgi romana bağlı. Belki bazıları egzoz ve yağ kokar. Çok literal düşünüyorum. Literale dönmeyelim. Bütün çizgi romanlar bir araya gelince, belki Palo Santo kokardı. Vanilya ve duman gibi bir şey de olabilir.
Meltem Demiraran: Geldik son soruya. Grip’te, baş karakter yolculuğuna kendi dünyamız gibi bir yerde başlayıp yavaş yavaş daha akışkan, değişmiş bir varlık hâline doğru ilerliyor. Roller tersine dönse; eğer o sayfadan çıkıp bir günlüğüne senin bedenine girse, bizim dünyamızda neler deneyimlemesini isterdin? Ona neyi göstermek, neyi hissettirmek isterdin?
Lale Westvind: Aslında ara sıra buna dair hayal kurduğum bir fikrim vardı. Birisi bana “Bir sonraki Grip ne zaman çıkıyor?” diye sorduğunda, “Hayır, dahası yok. Hepsi bu kadar.” demiştim. Sonra aklıma geldi, peki ya o karakter geri dönseydi, ne olurdu? Hayal ediyorum ki o karakter dünyaya ya da herhangi bir yere geri dönerse, benim bahsettiğim potansiyel geleceğe, iyimserliğe ve ütopik bir olasılığa adım atıyor olurdu. Geri döndüğünde elleriyle insanları iyileştirir, insanlara daha çok yardımcı olurdu. Bir anlamda günlük dünyamızda var olan türden bir süper kahraman hâline gelirdi. Tabii ki insanların işlerine o kadar takılıp kalmamış olup kendi topluluklarında süper kahraman olabilecek enerji ve zamana sahip olmaları da güzel olurdu. Bazı insanlar bunu yapıyor ama ancak hayatlarından ve zamanlarından büyük fedakârlık ederek. Ben de böyle bir karakter aracılığıyla insanlara ilham verecek bir şey yaratmak isterdim.
Önceden bahsettiğim Hristiyan değerleri meselesi beni sinirlendiriyor; çünkü kendilerini Hristiyan olarak adlandıran insanlar, bu hayalî karakterin ya da gerçek Mesih’in yapacağı şeyleri yapmıyorlar. Ben o karakteri seviyorum. Dinî inancım yok ama İsa Mesih’in karakterini seviyorum. Belki de o karakter bir tür İsa Mesih figürü hâline gelir; çünkü elleriyle insanları iyileştiriyor ve benzeri şeyler yapıyor.
Dünyamızda neler deneyimlemesini isterdim? Ona neyi göstermek, neyi hissettirmek isterdim? Dünyanın nasıl işlediğini –ya da en azından iktidardaki insanların nasıl davrandığını ve hükümetlerin nasıl çalıştığını– fazlasıyla iyi bildiğimi düşünüyorum. Her ulusun insanlarını seviyorum ama her ulusun hükümetlerinden muhtemelen nefret ediyorum. Olası bir gelecek konusunda iyimserim ama oraya ulaşmak için önümüzde çok engel olduğunu hissediyorum. Sanki daha yolun başındayız ve neler olacağını göreceğiz; belki de bu gelecek hiç gerçekleşmeyecek. İşte hislerim böyle.
Her günü elimden geldiğince, olabildiğince iyi yaşamaya çalışıyorum. İnsanlar internette ABD hakkında şaka yapıyorlar: “Bu daha ilk diktatörlüğünüz, merak etmeyin, sorun yok.” Ama gerçek şu ki şu anda durum çok ciddi. İnsanlar sokaklardan silah zoruyla, gizemli kişiler tarafından kaçırılıyor; acayip korkutucu.
Her neyse… Şu anda kendimi kötü hissediyorum, depresif bir dönemdeyim. O yüzden bu konuşma benim için gerçekten çok değerliydi.
Buradan önce diş temizliği için doktora gittim ve dişimi temizleyen kişi tüm süre boyunca konuşuyordu; temelde şu anda size anlattığım şeyleri söylüyordu. Ben de kendi kendime düşündüm: “Biliyorum, biliyorum. Buna daha fazlasına ihtiyacım yok,” hatta temizlik devam ederken bile.
Kısacası, dünyayı çok iyi görüyor ve çok fazla düşünüyorum ama yine de küçük anlarda bile anlam ve rahatlama bulmaya çalışıyorum. Bu konuşma da öyle bir an oldu; bir nebze olsun nefes almak gibi. Umarım bir gün yüz yüze de konuşma fırsatımız olur.
Meltem Demiraran: Bunu Türkiye için de tamamen aynı şekilde söyleyebilirim. Biz de bir gün yüz yüze de sohbet edebilmeyi umuyoruz, vakit ayırdığın için çok teşekkür ederiz.