Land of Mirrors: Yansımalar ve geçirgen sınırlar
Yazı: Sarp Sözdinler
İspanyol sanatçı María Medem’in 2025’te Drawn & Quarterly etiketiyle yayımlanan çizgi romanı Land of Mirrors, rüya mantığıyla işleyen ve zıtlıkların iç içe geçtiği bir masal gibi. Renklerin coşkusuna rağmen karakterlerin kısık sesle konuşmayı tercih ettikleri, herkesin ve her şeyin bir anlığına görünür olup yeniden buharlaştığı bir dünya burası. Bu dünya içinde vakit geçirdikçe sessizliğin bir türlü dile dökülemeyen, yüzeye çıkmasına izin verilmeyen bir travmayı sakladığına da tanıklık ediyoruz. Bu uğurda suskunluk bir boşluktan ziyade anlatının ritmini belirleyen bir pusulaya dönüşüyor.

Land of Mirrors’ın merkezinde dolaşan karakterin bir ismi yok. Medem, belki de bu yüzden klasik anlamda bir olay örgüsünden ziyade bir içsel arayışın, bir çözülüşün, bir kabuk değiştirme sürecinin peşinde olduğunu baştan belli ediyor. Kahraman, aynalarla örülü bir diyarda uyanıyor ve geçmişine dair silik izlerin peşine düşüyor. Bu diyarın ilk bakışta fantastik bir tabiata sahip olduğunu düşünüyoruz ve sayfalar ilerledikçe sanatçının aynaları metafor olarak değil; o diyarı mesken tutan bir tür varlık olarak kullanılmaya başladığını görüyoruz. Her ayna, karakterin farklı bir yönüyle karşılaşmasını sağlayan bir kırılma yaratıyor ama bu yeni yönlerin hiçbirinin karakterin “doğru” ya da “gerçek” yüzü olduğunu iddia etmiyor. Tam tersine, Medem tekilliktense bir çokluk hâlinin; kişinin tek bir merkezden ziyade sürekli değişen odaklara sahip olduğunun altını çiziyor. Belki de bu yüzden, her yeni bölümde yanlışlıkla bir başka yansımama yakalanmışım hissine kapılıyorum.
Land of Mirrors hayal ile uyanıklık arasındaki o ince eşiği mekân belleyen bir yapıya sahip. Mekânlar tanıdık ama bir o kadar da gerçeklikten uzak; yüzler aşina ama duyguları çekilmiş gibi. Sanki biri hafifçe dokunsa akıp dağılacak türden. Medem’in çizgi dili minimalizmin sınırlarında dolaşıyor fakat bu bir tür ekonomik zorunluluktan çok, anlatının temel yapı taşı olarak konumlanıyor. Çizgiler azaldıkça hikâye çoğalıyor. Medem’in bir karakterin tüm surat çizgilerini boş bırakması, bir odanın veya evin içini çizmeyi reddetmesi ya da yer yer gökyüzünü tek bir renge indirgemesi, kendi başlarına hikâyeye hizmet eden birer cümle gibi. Bu sadelik, görünüşte sakin olan bu dünyaya dair bizi her daim parmaklarımızın ucunda durmaya, bir tedirginlik duygusuyla baş başa kalmaya itiyor. Hikâyeye dair söylenmeyen her şey, okurun zihninde gürültülü bir yankıya dönüşüyor.


Land of Mirrors’ın bir politik anlatıya sahip olduğunu iddia etmek kolay değil ama etrafında dolandığı temalar itibariyle dolaylı bir politik boyutu mevcut. Kimliğin parçalanması, benliğin çoğullaşması ve kendi görüntünü tanıyamama hâli, günümüz dünyasında artık yalnızca bireysel bir mesele değil. Çağın dağınıklığının, sürekli değişen gündemin, bizi kendimize yabancılaştıran algoritmaların, herkesin herkesle kıyaslandığı bitmek bilmez bir aynalar dünyasının semptomatik bir sonucu. Aynalar çoğalırken, kimliğin dış etkilerle nasıl eğilip büküldüğünü, gündelik hayatın insanı nasıl sürekli yeniden şekillendirdiğini Land of Mirrors’ta neredeyse kelimelere ihtiyaç duymadan, sadece çizgi ve rengin araç gereçleriyle gözlemliyoruz. Okur süreç içinde kendi aynalarını da ister istemez hatırlıyor. Medem’in önceki kitabı Zenith daha çok dış dünyaya açılan, mekânı atmosfer kurmak için kullanan, karakteri daimi olarak ufuktaki bir ışık hüzmesine doğru yürüten bir kitaptı. Land of Mirrors ise yönünü tamamen içe çeviren, daha kişisel bir ritme sahip.
Belki bu yüzden Land of Mirrors’ın en etkileyici bölümleri, karakterin kendi yansımalarıyla doğrudan temasa geçtiği anlar. Sözünü ettiğim temas fiziksel değil; daha çok bir tür içsel çarpışma gibi. Kahramanın sabit kaldığı, yansımanın hareket ettiği bir düzen. Bazen birinin diğerinin cümlesini çaldığı, bazen de birinin diğerinin bakışına sığmadığı bir dünya. Okur olarak bu kırılmaların nasıl çözüleceğini merak edip dururken, Medem hiçbir zaman bir cevap veya çözümleme arayışına girmiyor. Aksine sayfalar ilerledikçe bize yönelttiği sorular çoğalıyor: “Zamanın akışı içinde kendimizi nerede kaybediyor ve buluyoruz? Ne zaman kendimiz olabiliyor, ne zaman başka birine dönüşüyoruz?” Bu sorulara kesin bir cevap sunmadığı için Medem’in niyetinin sonuçtan ziyade sürece dayalı bir deneyim olduğu açık. Bu deneyim günün sonunda çizgi romanın dünyasıyla okurun dünyasının arasındaki sınırın geçirgenleştiği demokratik bir alan sunuyor. Tek bir hakikat değil; bu diyarı yurt belleyen herkesi birleştirici tekil bir duygunun peşinden gidiyor.


Land of Mirrors’ı bitirdiğimde garip bir yalnızlığa kapılmamın belki başlıca sebebi de buydu. Sanki kendim dâhil herkesin bir huzura kavuştuğu upuzun ve güzel bir rüyadan uyandım ve uyanır uyanmaz rüyanın ayrıntıları uçup gitti ama bıraktığı titreşim hâlâ içimde. Land of Mirrors, belki de geleneksel tanımıyla bir çizgi romandan çok tam olarak bu titreşimin kaydını tutmak isteyen bir günce gibi. Kendini açıklamak için acele etmeyen, gündelik sessizliklerin içindeki çatlaklardan konuşan, okuru cevaplara yönlendirmek yerine yeni sorularla baş başa bırakan çağdaş bir eser.
Medem’in bu minimal ve büyülü evreninde dolaşmak, insanın aynaya her baktığında aslında biraz daha özünü yitirdiğini, biraz daha değiştiğini hatırlatıyor. Bu farkındalık bile baş kahramanımız gibi kendini arayanlar için başlı başına gerekli bir keşif; sarsıcı olduğu kadar büyüleyici.
