The Odyssey: Eşiklerden geçişler, kader tayin edişler
Yazı: Burcu Teker
Aralık 2024’te duyurulduğu günden bu yana dilden dile dolaşan, henüz gösterime girmeden hakkındaki türlü tahmin, övgü ve yergiden payını almış, içerik üreticilerine ücretsiz etkileşim hizmeti sağlamış, karşısına nötr geçmenin pek mümkün olmadığı bir proje… “Oyuncular olmamış! Kimin çevirisine dayanmış? Çanakkale’de çekilmemiş!” Biz buna beklenti diyoruz. Çağın en tecrübeli sinemacılarından birinin yorumunun beklentisi, herkesçe bilinen teknik yeterliliği ve üslubunun uyandırdığı beklenti. Christopher Nolan bunun için çabalamış ve defalarca kez uyarlanan, metinsellik kavramının en eski halkasını yeniden anlatmaktan çok bugüne dair düşündürebilmeyi hedeflemiş yazıp yönettiği The Odyssey’de.
İnsanlık tarihi ve sözlü anlatı geleneğinin en köklü hikâyesini; Batı kanonunun kurucusu kabul edilen, büyük ozan Homeros’un zihnine atfedilen 3000 yıllık epik bir şiiri modern dünyanın hayal gücü ve insafına sunmak için yetkin, kararlı ve dirayetli olmak gerekiyor. Ve belki biraz da takıntılı olmak; tıpkı Nolan gibi. Kendisi de edebiyat bölümü mezunu olan İngiliz sinemacının zaman, zamanı algılama biçimlerimiz, hafıza, kaybolmuşluk ve eve dönüş temalarına olan saplantısı hepimizin malumu. Buna Inception’dan Interstellar’a, Memento’dan Tenet’e hemen hemen her filminde şahitlik etmiştik. Kendisinin tüm bu mefhumlara karşılık gelen, bugün bile geçerliliğini koruyan, insan deneyimine dair temel sorunlara dokunabilme yetisi olan Odysseia’yı hayata geçirme tutkusu da 22 yıl önce filizleniyor: Troy’un yönetmen koltuğunun ilk başta kendisine emanet edilip, filmi geliştiren Wolfgang Petersen’in projeye dönme kararı sonrası bu fırsatı kaybetmesiyle. Nolan, Troy sonrası ivmeli kariyerini sürdürüyor sürdürmesine ancak elden kaçan bu fırsat içinde ukde kalıyor deyim yerindeyse. Batman Begins’in kendisine teselli ödülü olarak verildiğini ifade edecek kadar… Nihayetinde Nolan’ın; Truva’nın düşüşünün mimarına odaklı, “kurucu mit” addedilen eseri perdeye taşıma hayalini gerçekleştirdiği noktadayız. Hem de The Dark Knight Rises’dan sonraki en güçlü gişe açılışıyla.

İzninizle ben de düşünebilir miyim?
Kimsenin böyle bir zorunluluğu olmamakla birlikte, uyarlama üretimleri özümseyip kendi içinde değerlendirilebilmek için ya adapte edildiği metne, söyleme en başından hâkim olmak ya da izledikten sonra yapılan okumalarla havada asılı parçaları yerine oturtmak gerekir. (Dümdüz keyif almaya odaklanmanın da hiçbir sakıncası yok bu arada ama bugün konumuz bu değil.) Modern dünya için tabii ki bu çok banal ve eski moda. Buna fırsat tanınmıyor. İçinde bulunduğumuz hızlı tüketim çağında herhangi bir içeriği nasıl bulmamız, hakkında ne hissetmemiz gerektiğini bizim yerimize düşünenler var; kişiye özgülüğün pek bir karşılığı yok, farklı görüşe tahammül söz konusu bile değil. Bu dev prodüksiyon yönetmenin başyapıtı mı sahiden? Yoksa sırtını pazarlama hamlelerine yaslamış, eksik, “tu kaka” bir adaptasyondan ilerisi değil mi? Bir şeyin kabulü için yüzde 100’ü mü onayımızdan geçmeli? Gerçek hayatta bu böyle mi? Ya da kapanış jeneriği akarken kimseye hesap vermenin gerekmediği, karında dolaşan o hissin, öznel düşüncelerin bir önemi kaldı mı?
Mitin gerçeklikle takası
Homeros ozandı. Odysseia ise kuşaktan kuşağa aktarılan bir destan, ritmik bir şiir. 24 rapsodi. Yazıya çeşitli kâtipler tarafından döküldüğü düşünüldüğünden yoruma da oldukça açık. Niyet edilip söylenen, kaleme alınan, tercüme edilen… Gerçeklikten (?) üç adım uzaktayız. Kimsenin Odysseus’u Homeros’unkiyle aynı değil. Her yeniden anlatım içinde yoruma dayalı farklılık barındırır çünkü. Dante’nin, James Joyce’un, Alfred Tennyson’ınkiler gibi. O Brother, Where Art Thou? (2000), The Return (2024), Ulisse (1954) gibi.
Truva atını ilahi çözüm değil de ihanet perspektifinden ele aldığı, güçlünün kudret ve zafer için hiçbir ahlaki değeri tanımayışı fikrinden vicdani yükümlülüğün üstün gelişine dümen kırdığı seyirliğinde Nolan; kaynak metinde hilebaz, pür kibirli olarak betimlenen, şan uğruna yaşayan Odysseus’u her şeye kadir bir kahraman olarak yüceltmekten kaçınıyor. Karakter inşası anlamında en serbest davrandığı kişilik olmuş. Tanınma, bilinme ihtiyacı yerini suçluluk duygusuna bırakmış. Psikolojik olarak çökmüş hâlde; Ithaca’ya, sevdiği kadına ve oğluna kavuşmaktan başka hiçbir dileği kalmamış imajı çizerken, eve dönüş arzusu ile bu fikre direnme hâli birbirine karışıyor. İkilemleri var; biliyor çünkü içten içe, vardığı Ithaca da varan Odysseus da aynı olmayacak. Bu değişime sebep, kendi yaptıkları. Nolan’ın sunmayı hedeflediğinin; içinde yaşadığımız modern dünya medeniyeti ve kavrayışının Odysseus’unkinden pek de farklı olmadığını göstermek olduğu söylenebilir. “Zeus’un Yasası” hâlâ hiçe sayılıyor, medeniyetler insan eliyle yok ediliyor. Dünya çapında savaşın insanlara neler yaptığı konusunda 3000 yıl öncesine kıyasla çok daha fazla bilgi sahibiyiz maalesef. Dolayısıyla, kahramanı günümüzde yankı bulacak şekilde tasvir ederken ön plana çıkarılanlardan rahatsız olmadım. Ancak bu demek değil ki her değişiklik bana hitap etti.
Filmin kadın temsili konusundaki tutumuyla başımın pek hoş olmadığını paylaşmakta bir sakınca görmüyorum. Yüzeysel işlenen veya anlatıdan çıkarılan gidişata etkili kilit karakterlerin (Hermes dışında) genellikle kadın oluşu canımı biraz sıktı. Zendaya’nın Athena sureti için seçilmesindeki referans tercihi ince düşünülmüş bir detaydı. Fakat Athena, “hülyalı bakan manevi destek”ten fazlası; bu görkemli destanın mühim figürlerinden. Varlığını daha yoğun hissetmek isterdim. Ve yine daha iyi işlenme imkânı varken The White Lotus-vari ada atmosferinde yumuşatılan Charlize Theron’un Tanrıça Calypso’su. Erkek tanrılar sonuçlarına katlanmadan ölümlü insanlarla ilişki kurmakta özgürken kendisine sevdiği adamdan vazgeçme emri veren Zeus’un çifte standartıyla çığrından çıkıyor normalde. Bunu görebilme fırsatımız vardı; temas edilsin isterdim. Odysseus’un hikâyeyi parçalar hâlinde hatırladıkça anlattığı sahneler, aynı zamanda Scheria’ya gönderme niteliğindeydi. Bilge, cömert, otorite sahibi kraliçe Arete ve kızı Nausicaa’nın (Miyazaki’nin Nausicaä of the Valley of the Wind’indeki prensesin adını aldığı, kişiliğini yansıttığı Nausicaa bu, evet!) bulunduğu, dönüştürücü yolculuğun son durağı olan Scheria’ya hani… Kaynak materyalde daha farklı vurguları olsa da hikâyeleri anlatmanın tek bir yolu olmadığının; bunun bir ele alış olduğunun farkındayım.

Toz, duman, analog direniş
Müziğin, hikâye anlatımının en önemli araçlarından olduğunun da bilincindeyim. Ludwig Göransson’un hipnotize edici işitsel üretimleri yapımın etrafını kalınca bir deri tabakası gibi kaplıyor. Hacmi olan, elle tutulabilir fiziki bir nesne sanki; orada duruyor. Klasik orkestranın yer almadığı yapımda, Antik Yunan dönemine ait enstrümanları araştırıp hayata geçirerek filmin ses tasarımını tarihsel kaynaklarla şekillendirmiş Göransson. Deneysel akustik tekniklerle yarattığı zihni zorlayan ritmik illüzyonlar seyirciyi de sofraya, koşmaya, kaçmaya, deniz suyu yutmaya buyur ediyor. Ben, bu derinlere dokunan tekinsiz frekanslar eşliğinde 90 saatlik görüntüyü 2 saat 50 dakikaya indiren Jennifer Lame’in başarılı kurgusuna kapılmayı, doğrusal ilerlemeyen zaman parçalarının yerlerini bulmasından zevk almayı seçtim. Şaşırdım, sinirlendim, rahatladım. Anne Hathaway’in Penelope’sine, Samantha Morton’ın Circe performansına hayran kaldım. Robert Pattinson’ı neden sevdiğimi hatırladım. Ben bu filmi beğenebildim.
Dijital efekt kullanımının minimumda olduğu ve biçim anlamında göz dolduran The Odyssey, tamamı en yüksek çözünürlüklü analog film formatını sağlayan IMAX 15/70 kameralarla çekilen ilk uzun metrajlı film. Makaraları her üç dakikada bir yenilenen, 180 kilograma varan ağırlıkta devasa makinelerden bahsediyoruz. Interstellar’dan bu yana Nolan’la çalışan Oscar ödüllü Hollandalı – İsveçli görüntü yönetmeni Hoyte van Hoytema’nın deyimiyle “çim biçme makinesi, dizel motor gibi ses çıkaran” kameralar, gözün gördüğünü yakalama gayesiyle dizayn edilmiş. Pratik efekt tercihlerinden (CGI kullanılmadan kayda alınan ikonik domuz sahnesine selam çakmanın tam sırası) altı ay boyunca altı farklı lokasyonda karşılaşılan uç set koşullarına, şnorkellerle kuma gömülen dublörlerden suyun ham gücünün fiziksel bir kâbusa dönüştüğü fırtına sahnelerine The Odyssey göze doğrudan hitap eden cinsten. Gelgelelim onca emeğe rağmen bu hitap 1.43:1 görüntü oranında ve yönetmenin gönlünden geçen çözünürlüğü sunabilen 41 salonda mevcut. Yaklaşık 250 milyon dolar bütçeli sükseli prodüksiyonu mevzu bahis salonlar haricinde izleyecek “dünyanın geri kalanı” için durum hüsran olarak algılandı ve tepkileri beraberinde getirdi. “Biçim içeriğin önüne geçer mi?” sorusunu da.

Medeniyet ironisi
Bu endişe genellikle yönetmen hikâyeyi anlatmak yerine tüm ağırlığı elindeki “oyuncaklara” verdiğinde doğar. Yani biçim içeriği yutmaya, teknik imkânlar anlatıyı gölgelediğinde başlar. Evet tepkiler boşa değil, bu cömert filme planlandığı seviyede tanıklık edebilme fırsatının tarafımıza bahşedilmesini isterdik. Ancak karşımızda, herhangi bir perdeden izlendiğinde de içeriği boğulmayan, bugünün seyircisiyle binlerce yıl önce anlatılmış bir hikâye arasında bağ kurabilme gücünün hakkını vermiş, cesur bir sinema deneyimi duruyor. Ve Nolan’ın The Odyssey’i antik bir destan olmaktan çıkıp modern dünyaya sızmayı başarıyor. Kurduğu medeniyet sistemlerinin altında ezilen; çürümesini gelişmişlik perdesinin ardına saklayan, tehdit için dışarıyı işaret eden ama en esaslısının kendisi olduğunu bilen modern insanın dünyasına…