Lucasfilm’in imkânsızı mümkün kılan sihirbazları

“Neyin imkânsız olduğunu bilmeyen bir grup insan.” George Lucas’ın bu sözlerle tanımladığı oluşum, Lucasfilm çatısı altında faaliyet gösteren ve muhtemeldir ki sinema tarihinin en etkili özel efekt şirketi olan Industrial Light & Magic’den (ILM) başkası değil. Çekilmesinin “imkânsız” olduğu söylenen Star Wars: Episode IV – A New Hope’u hayata geçirebilmek için elini taşın altına koyan George Lucas, henüz dünyada bir görsel efekt şirketinin varlığından söz edemeyeceğimiz 70’lerde temelini attı ILM’in. Sektörle ilintili olmasalar da şüphe götürmez biçimde yetenekli bir grup insanla mucizeler yarattı, görsel efekt teknolojisinde kabul görmüş sistemin ezberlerini bozdu. Şirket sıfırdan ekipmanlar üretiyor, devrim niteliğinde bir kamera sistemi kuruyor, illüzyon kadar illüzyonu yaratan tekniğe de kafa yoruyordu.


Bugün ILM’in adını andığımızda Back to the Future, Jurassic Park ve Avatar dâhil 350’den fazla gişe canavarında parmağı bulunan, hanesine 16 Oscar ödülü yazdırmış, 45 yıllık bir şirketten söz ediyoruz. Pixar’ı geliştiren de onlar, Photoshop teknolojisinin önünü açanlar da. Bundandır ki J.J. Abrams tarafından “Yaratıcılığın, yeteneğin ve çığır açıcı bir teknik sihirbazlığın merkezi” olarak tanımlanmaları boşa değil. George Lucas bir süre önce emekliliğini açıkladı ama bırakılan mirasa sahip çıkmaya, teknolojiyi her daim daha ileri bir noktaya taşıma gayesiyle devam etmekteler.

Şirketin hem sektöre hem de Star Wars evrenine kattıklarını kutlama niyetindeki altı bölümlük belgesel serisi Light & Magic, kısa süre önce Disney+ kataloğuna giriş yaptı. Star Wars hayranları için bir hazine görevi görmekle kalmıyor, ILM’in görsel efekt teknolojilerinde nasıl çığır açtığını, imkânsızları nasıl mümkün kıldığını keşfe çıkarıyor. Bize kaptanlık yapan kişinin “içeriden” bir isim olması da bu seyir deneyimini özel kılan sebeplerden: The Empire Strikes Back, Return of the Jedi, The Force Awakens ve Solo‘nun senaristlerinden olan; filmografisinde The Bodyguard ve Indiana Jones filmleri de bulunan Lawrence Kasdan.

Dünyanın farklı noktalarından 15 basın mensubunun katılıp sorularını yönelttiği bir Zoom buluşmasında, belgeselin yönetmeni Lawrence Kasdan ile tanışma ve Star Wars ile mazisi bulunan Dünyayı Kurtaran Adam‘ın bahsini geçirme fırsatım oldu. Üç oturumluk toplantı bu kadarla da sınırlı kalmadı. Şirket tarihinin iki emektar görsel efekt sanatçısı; altı Oscar ödüllü Dennis Muren ve stop-motion denince akla ilk gelen isimlerden Phil Tippett, sohbetlerine ortak ettiler. Lucasfilm ve ILM yönetiminden Janet Lewin ise StageCraft teknolojisine dair sorumu yanıtsız bırakmadı, aktardığı deneyim ve öngörüleriyle merakları giderdi.

Senarist ve yönetmen Lawrence Kasdan’ı dinliyoruz
“Böyle bir ekiple çalışırken kimseden ‘Unut gitsin, yapamayız.’ gibi bir cümle çıktığını duyamazsınız.”

Hem kurgusal hem de belgesel yapımların rejisini yürüttünüz. Bir kısa metrajınızı saymazsak, Light & Magic yönetmenlik yaptığınız ilk belgesel yapım. Karar nasıl alındı?

Daha önce, eşimle birlikte arada yemek yediğimiz, kapanmak üzere olan bir lokanta hakkında küçük bir belgesel çekmiştim. Çok severek yazdım, çektim, kurguladım. Sonra da belgesel sinemacılarla tanışmaya başladım. Bana ne yapmayı arzuladığımı sorduklarında, görsel efektlerin tarihi hakkında bir fikir kafamda canlandı. Disney ve Lucasfilm ile olan ilişkilerim hatırlatıldı, “Büyüdüğüm yer orası, bunca yıldır ILM’deyim, bu mükemmel bir fikir.” diye düşündüm.

Araştırma ve geliştirme aşamaları nasıl ilerledi? Beklentileriniz nasıldı? Tüm bu süreçte ILM üzerine saatlerinizi harcadığınızı tahmin edebiliyorum. Peki bu şirketi betimleyen temel şey ne sizce, başarılarının sırrı ne?

Tüm süreç harikaydı çünkü Lucasfilm sektördeki en iyi arşivlemeyi yapan, belgelerini en iyi saklayan kuruluş muhtemelen. George en başından beri perde arkası hususunda hassas olduğundan tüm fotoğraflar, çizimler, set tasarımları saklanmış. Bir defa karıştırmaya başladığınızda, düşündüğünüzden daha zengin bir arşivle karşılaşıyorsunuz. Star Wars dünyasından hiç gün yüzüne çıkmamış şeylere erişmemiz sağlandı, çok hisli ve heyecan vericiydi.

Çekimlere başlamadan önce içimde bir umut taşıyordum. Umudum, 40 yıldır ILM’deki duygusal atmosferin benzersiz olduğu yönündeydi. Gerçekten de bu dahiler arasında hayret verici bir iş birliği vardı. Evet rekabetçiydiler, evet çok çalışıyorlardı ama temelde yol arkadaşıydılar ve birbirlerine dönüp “Bunu nasıl yapacağız? Nasıl çözeceğiz?” diye sormayı, dayanışmayı biliyorlardı. İnsanların birbirlerini önemsediği bir toplulukta böyle şeyleri ortaya çıkarabilmek, benim adıma en çekici taraf.

Light and Magic için röportaj yaptığınız isimlerin büyük kısmı arkadaşınız. Onlara sorular yönelttiğiniz vakit dişe dokunur yanıtlar alabilmenin yolu neydi? Tüm bu yaratıcı dahilerden gelen harika hikâyeleri, sadece altı saatlik bir yapıma sığdırmak zorlayıcı mıydı?

Tüm girişimin en zevkli kısımlarından biri, çok iyi tanıdığım veya nispeten tanıdığım bu kişilerle yaptığım röportajlar. Başından beri insan odaklı ilerledim. Yüzlerini geçmişe çevirdiler, ben de öyle yaptım. Yer verdiğimiz sonraki nesilden konuklar da geçmişe döndü ve sık sık “Vay canına!” gibi tepkilerle karşılaştım. Hepsiyle aynı odada bulunabilmiş olmam bile inanılmazdı. Her biri çok zeki ve kendilerine bahşedilmiş yetenekleri başkalarıyla ve birbirleriyle cömertçe paylaşmaktan çekinmiyor. Bazen müşterinin istediğini bile bilmediği bir şeyle ortaya çıkıyorlar ve ILM’in ortaya koyduğu, müşterinin hayal ettiğinden daha iyi oluyor.

Light & Magic’de harika bir kurgu ekibim, harika yapımcılarım vardı. Ne zaman bir röportaja girmeye hazırlansam çok fazla arka plan çalışması yaptık. Kendimize az çok çizdiğimiz bir yol vardı, önümüzdeki hikâyeyi bildiğimizi düşünüyorduk ama yine de her şeye açıktık. Söylenen bir cümle bizi başka bir yöne sürükleyecek gibi hissediyorsak, bunun olumlu bir şey olarak ele alıyorduk. İnsanların “Madem konumuz bu, size bir de şundan bahsedeyim…” demesini istiyordum zaten, şaşırtılmayı arzuluyordum. En iyi malzemelerden bazıları böyle çıktı. Elimizdekilerle çok daha uzun bir seri olabilirdi ama cevabını aradığımız sorular için altı saat gayet yeterli oldu. Tüm bunların nasıl yaşandığı, George’un sinemayla alakası olmayan bu insanları nasıl bir araya getirdiği, içgülerinin ne kadar devreye girdiği, oluşan topluluğun bağları nasıl geliştirdiği gibi sorulardan bahsediyorum.

Türkiye sinemasından 80’lerde çekilmiş, kült statüsünde bir yapım olan Dünyayı Kurtaran Adam’dan bahsetmek istiyorum. Kimilerince “Turkish Star Wars” olarak da nitelendiriliyor çünkü görsel efektlere pek bütçe ayrılamamış bu filmde Star Wars’tan kimi sahneleri görmek mümkün. Dünyayı Kurtaran Adam’ın varlığından haberdar olup olmadığınızı; bir de bu vesileyle, ILM ekibinin ortaya koyduklarının diğer ülkelerin sinemasına olan tesiri hakkındaki düşüncelerinizi merak ediyorum.

Hiç duymamıştım. Star Wars: Episode IV – A New Hope vizyona girdiği zamanlar her şeyin tamamen değiştiği kanaatindeyim. Industrial Light & Magic’de çalışan, belgeselde görebileceğiniz insanlar bile A New Hope’u ilk izlediklerinde tıpkı sinemaseverler gibi hayret içinde kalmışlardı. Başarabileceklerine dair bir inançla harekete geçmiş; “Bu kişi araba tamircisi ama harika bir fikri var”, “Bu kişi ressam ve bize harika modeller hazırlayabilir” deyip, tamamen becerilere odaklanarak bir araya gelmişlerdi. Çıkan sonuç hem hayatlarını sonsuza kadar değiştirdi hem de verdiğiniz örnekteki gibi tüm dünyaya ilham verdi.

Dâhil olduğunuz projelerin senaryo yazım aşamasında, o dönemin görsel efekt teknolojisini hesaba katmanız gerekiyor muydu? Belirli sahnelerin çekilebilir olup olmadığı üzerine düşünüyor muydunuz? Light & Magic bu anlamda yeni bir perspektiften bakmanızı sağlamış olabilir mi?

Bu konu sanırım benim nezdimde hiç değişmedi çünkü yıllar öncesinde de her şeyin yapılabileceğini, gayet mümkün olduğunu kavramıştık. Dijital teknoloji olanakları daha fazla genişletti ama fiziksel efektlerin mirasını pusula belleyerek elbette. Yani Star Wars: Episode V – The Empire Strikes Back’i kaleme alırken “Bunu yazsam efektle halledilebilir mi?” demem gerekmedi, George her şekilde çözeceğimizi söylüyordu. Ya da Steven (Spielberg) “Böyle bir şey istiyorum, nasıl yapılacağını çözeceğiz.” diyordu. Bu hiç değişmedi. Böyle bir ekiple çalışırken kimseden “Unut gitsin, yapamayız.” gibi bir cümle çıktığını duyamazsınız.

Bahsettiğiniz gibi insan odaklı bir belgesel Light & Magic. Star Wars’un nasıl hayata geçtiğiyle ilgilenmeyen izleyiciye bile hitap edebileceğini düşünüyorum çünkü alanında lider olan bir takım kişilerin bunu nasıl başarabildiğine dair bir tanıklık, bir yorum olarak da değerlendirmek mümkün. Seyirciye geçirmek istediğiniz duygu ve düşünceler nelerdi?

Artık torunlarım var ve onların belgeseli izledikten sonra “Bir şey üretmeyi dilersem bu mümkün.” demelerini istiyorum. İradeli olmak gerekli; belgeselde gördüğünüz insanlar kendilerini geliştirmeye 10-12 yaşında başlamışlar mesela. Nasıl başardıkları, onlara ilham veren şeylerin neler olduğu hakkında kafa yordum. Bunun cevabı bir anlamda George. Farklı hayatlardan gelen ve sinemacı olmayan bu dahiler takımını bir araya getiren o sonuçta. Artık hepsi 40 yıldır işin içindeler, yönetmenlerin zihinlerindeki elde etmelerine yardımcı oluyorlar. Bazen zihinlerde bir fikir yoksa bile onlara seçenekler sunuyorlar. Sonuç olarak Light & Magic’in teknolojiden ziyade insanlar hakkında bir yapım olmasını istedim ve umarım ortaya çıkan sonuç da böyle hissettiriyordur.


Görsel efekt sanatçıları Dennis Muren ve Phil Tippett’i dinliyoruz
“The Phantom Menace görsel efekt açısından çığır açan bir filmdi. Hikâye anlatımında sınırların kalktığını gösterdi ki George Lucas’ın istediği de tam olarak buydu.” – Phil Tippett

Yıllardır sahada bulunan iki profesyonel isimsiniz. Görsel efekt teknolojisinin artık herkes için erişilebilir olması ve bugün birçoklarının kendi olanaklarıyla üretim yapabilmesi hususunda ne hissediyorsunuz?

Dennis Muren: Sevdiğim bir şey bu. Güçlendiriyor, özgürleştiriyor. Artık evden çalışarak da bir şeyleri nasıl yapabileceğinizi öğrenebilirsiniz. Phil ve benim bir parçası olduğum kuşak için her şey çok daha zordu fakat fiziksel olarak aynı ortamda bulunmanın getirdiği, başkalarını taklit ederek öğrenmek gibi bir artı da vardı. Bireysel çabalarla orijinal bir şeyler üretmek için uğraştığınızda, mükemmel bir sonuç çıkarmak kolay bir iş değildi bizde. Şimdiyse CGI ile hemen hemen her şeyi yapabilirsiniz ki bu da bir bakıma tehlikeli bir durum. Görsel efektler yaratabilmek için bir zamanlar daha fazla ekipmana ihtiyacımız vardı, bu da daha fazla ilham demekti belki de.

Phil Tippett: Eğitim sürecimizde çok yardımı dokunan şeylerden biri, bize ilham veren filmlerdi. Dennis ve ben spesifik olarak The 7th Voyage of Sinbad’dan (1958) etkilenmiştik. Siyah beyaz yayın yapan televizyonunuzda bir kere izledikten sonra, bir 10 sene karşınıza çıkmazdı. Gördüklerinize dair hayalinizde bir şeyler uydururdunuz. Günümüzde ise genç insanların medyaya ve her türlü teknolojik olanaklara erişimi çok daha kolay; her şey parmaklarının ucunda. Bunun çok büyük bir değer olduğunu düşünüyoruz. Kendini geliştirebilmek için bir şeyleri analiz edip kopyalamak, hayal gücünü kullanarak onları yeniden yapılandırmak oldukça önemli.

Geçmişten günümüze CGI ile ilişkiniz nasıl ilerledi? Özellikle 90’ların başında yaptığınız CGI çalışmalar, bugünden bakıldığında hâlâ oldukça iyi durumda. Hatta birçok açıdan günümüzdeki kimi örneklerinden çok daha başarılı.

P.T.: Dennis ile hemen hemen aynı tekniklerle eğitildik ve bu teknikler, teknolojinin önemli ölçüde değişmesi dışında hâlâ kullanılıyor aslında. Her zaman teknolojiye ayak uydurmak zorundaydık, ne olursa olsun. Böylece stop-motion’dan go-motion’a, sonra da CGI’a geçtik ve her seferinde bir şeyleri sıfırdan öğrenmek zorunda kaldık. Bu süreç birçok açıdan “dikine bir tırmanış” gibi hissettirdi.

D.M.: Başladığım zamanlar 1920’li ve 1930’lu yılların görsel efektlerine merak salmıştım, King Kong’dakiler gibi; fakat Star Wars’a giden yolda onlar gibi yapmanın çok karmaşık olduğunu düşündüm. Çok daha basit bir şekilde hazırlanabilirdi. Kısa bir süre sonra George’un (Lucas) istediklerini yapmaya başlamışken, elimizde bir avantaj bulunduğunu görmeye başladım. Sanatımızı ifade edebilmenin yanı sıra elimizdeki araçları değiştirip, işlevsel hâle getiriyor ve sinema teknolojisine bir fayda sağlayabiliyorduk. Bir şeyleri yapmanın her zaman yeni yolları olabildiğini kavramıştım.

P.T.: Ben Star Wars’a biraz geç katıldım. Ken (Ralston) ile Dennis gece ekibindelerdi ve beni hareket kontrol teknolojisiyle tanıştırdılar. İlk gördüğümde “Vay canına, bununla neler yapılabileceğini biliyor musunuz?” demiştim. Stop-motion animatörlerin yıllardır yapmak isteyip de sonuç alamadıkları şeyleri yapabilirdik, bunu becerecek kaynaklara sahiptik.

Jurassic Park 1993’te vizyona girdiğinde, artık tüm efektlerin CGI ile yapılması gerektiğine dair bir anlayış vuku buldu Hollywood’da. Bugün ise pratik efektler (kamera kayıt durumundayken uygulanan her türlü efekt) yavaş yavaş geri dönüyor, hatta bazen dijital efektlerle harmanlanarak sonuç elde ediliyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

D.M.: Bilgisayar grafikleriyle karşılaştırıldığında, sektördeki pratik efekt kullanımının hâlâ çok az olduğunu düşünüyorum ben. Christopher Nolan gibi kullanmakta ısrarcı daha fazla yönetmen olmadığı sürece de böyle devam edecek gibi. Öte yandan bu şekilde, örneğin Alfonso Cuarón’un Gravity’sini çekmek de pek mümkün değildi elbette.

P.T.: CGI’ın yükselişe geçmesinin geçerli nedenleri var; modellemelerle hiç yapamadığımız ve hâlâ da yapamayacağımız şeyleri başarıyoruz. Artık senaryolar istenildiği gibi yazılabiliyor, daha önce anlatılamayan hikâyeler anlatılıyor. Bunu özellikle Star Wars: Episode I – The Phantom Menace’da görebiliyorsunuz, görsel efekt açısından çığır açan bir filmdi. Hikâye anlatımında sınırların kalktığını gösterdi ki George Lucas’ın istediği de tam olarak buydu.

Kariyerinizdeki hangi filmin teknik becerilerinizi en fazla geliştirdiğini düşünüyorsunuz?

D.M.: Benim için muhtemelen en zorlu olan, Star Wars: Episode V – The Empire Strikes Back için yaptığım iyileştirmelerdi. Her şeyi layıkıyla bir araya getirmek, tüm o savaş sekanslarına sahici bir görünüm verebilmek zorlayıcıydı. The Abyss ve Jurassic Park zamanlarını da teknik açıdan çok da umursamadığım bazı şeyleri öğrenmek durumunda kaldığım bir dönem olarak hatırlıyorum.

P.T.: Dennis’in The Empire Strikes Back için yaptığı bazı şeyler, örneğin Tauntaun sahnesinin efektleri, “old school” bir şekilde hazırlandı. Rastladığımız için çok şanslı olduğumuza inandığım Michael Pangrazio tarafından boyanmış, Hoth’un modellenmiş setindeki bir sahneydi. Aslında gerçekçi görünmüyor ama her şey fazlasıyla estetik, izlediğinde seni alıp götürüyor. Her ne kadar “gerçek” olan bir şeyler hakkında ilham verse de sonuç olarak Star Wars filmleri gerçek bir evrende geçmiyor. Yapabileceğiniz en iyi şey, hipergerçekçi bir sonuç hedefiyle ilerlemek. Biz de prototipler kullandık, sürekli yeni bir şeyler denedik.

Film yapımının perde arkasına olan ilgi çok büyük, Light & Magic gibi içe bakan yapımlar da bunun kanıtı niteliğinde.

P.T.: Yakın zamanda vizyona giren Mad God adlı filmim üzerinde çalışırken, stüdyomdaki birkaç kişi, Star Wars ve RoboCop üzerine olan belgesellerden ilham aldı. Yapmak istedikleri şeyler bu filmdekiler gibiydi: Pratik efektlerle, ışıklarla ve modellerle çalışmak… Normalde bilgisayar üzerinden çalışan sanatçılardı ve Mad God, neredeyse tamamı stop-motion’la hazırlanacak bir filmdi. Bu durum onlara, hep yapmak istedikleri şeyleri yapabilme fırsatı verdi. Çünkü aslında pratik efekt üretimi daha farklı, resim çizmeye çok benziyor. Star Wars zamanları bir gün, öğle yemeği için ışıkları kapatıyorduk. “Durun, kapatmayın” dedim, Dennis’i çağırdım ve ne olduğuna bakmasını istedim. Ön plandaki nesneler gölgede kalmıştı ve arka plan, güneş ışığı altında gibiydi. Yeni bir perspektif ve atmosfer yaratan tesadüfi ışıklandırma, bizi şaşkınlık içinde bırakmıştı. Bu gibi kazalarla çok şey ortaya çıktı.

On yıllara yayılan arkadaşlığınız, belgeselin göze çarpan detaylarından biriydi. Arkadaşlığınız ve iş hayatınız arasında denge kurarken karşılaştığınız zorluklar oldu mu?

D.M.: Biz aslında bir nevi farklı yollara yöneldik, bu nedenle bir denge kurma çabasından söz edemem. Ben Industrial Light & Magic’de kalmayı seçtim çünkü “büyük” filmlerde çalışmayı seviyorum; Phil’in kendine ait bir tarz yaratma hayali vardı, bağımsız olmayı arzuluyordu. Geri dönmese bile bunca yıl boyunca iletişimimizi sürdürdük. Birçok yönden tamamen farklı insanlarız aslında ama aynı ilgi alanlarına sahibiz, sınırları gittikçe büyüyen bir ortak geçmişimiz ve paylaşabileceğimiz yaşam tecrübelerimiz var. Her ne olursa olsun, yarım asırlık bir maziye sahip olduğumuz için çok şanslıyız.


Lucasfilm ve ILM yönetiminden Janet Lewin’i dinliyoruz
“Ne yaptığını iyi bilen insanlar nadiren bulunurken, bu durum süregelen bir yetenek arayışında olmamızı gerektiriyor.”

George Lucas’ı geçmişi yâd ederken fazlasıyla duygusal görüyoruz belgeselde. Onunla temas hâlinde misiniz? LucasFilm ve ILM’in şu ana kadarki gidişatı hakkında ne düşünüyor?

Bizler Lucasfilm ve ILM’in bir parçasıysak, bence burada olmamızın nedeni o. Görsel efektler de dâhil olmak üzere, film yapımının birçok aşamasında ilham kaynağımız kendisi. Periyodik aralıklarla bizi ziyaret ediyor, görüşmelerde bulunuyor. The Mandalorian setini ziyaret ettiğinde ben de oradaydım; Bebek Yoda’nın kuklası ile tanıştı, oldukça eğlenceli geçmişti. Onu, evreni alıp bir sonraki seviyeye taşıyan yeni nesil sinemacılarla bir arada görmek, gerçekten değerli bir andı. Varlığıyla, vizyonuyla, yaratıcılığıyla bizi onurlandırıyor. Bugün bulunduğumuz noktadan, aramıza katılan yeteneklerden ve onların hikâye anlatım tekniklerinden ne kadar gurur duyduğunu hayal edebiliyorum.

Light & Magic’in bir noktasında, birçok kişinin orijinal Star Wars filminin hayata geçemeyeceğini düşündüğü çünkü görsel efekt teknolojisinin yetersiz kalacağının varsayıldığı söyleniyor. Günümüzde böyle bir durumdan bahsetmek mümkün mü? 

Görsel efektlerle yapamayacağız bir şey olduğunu düşünmüyorum. Elbette diğerlerinden daha zor olan şeyler var; bir oyuncunun kendi gençliğini canlandırması ve efektleri yüze yerleştirirken mimiklerini de kaybetmemek gibi… Ya da su efektleri de kolay değil ama elde edilemez bir şeyin varlığından söz etmek mümkün değil aslında. Olay tamamen işin ölçeğiyle, efektlerin hazırlanması için tanınan süreyle ilgili.

Belgeselde, gelişen teknolojinin -özellikle de CGI’ın- ILM çalışanlarının yaşamlarını ve iş dinamiklerini nasıl etkilediğine şahit olduk. Dijital ortamda hazırlanan arka planların, seti 360 derece saran LED ekranlara yansıtılmasına olanak sağlayan; sizin de gelişim aşamasında katkıda bulunduğunuz StageCraft da bugünün popüler teknolojilerinden. StageCraft devreye girdikten sonra ILM’de neler değişti?

StageCraft aslında fiziksel prodüksiyonun bir parçası olduğu için setlerde daha fazla bulunmamızı gerektiriyor. Artık sadece post prodüksiyonda değil çekimlerde de varız; önden sekansları tasarlıyor, önizlemeyi yapıyor ve nihayetinde yarattığımız arka planları setteki LEDlere yansıtıyoruz. Görsel efektler uzmanları hâlâ oldukça önemli; departmanlarımız, prodüksiyon tasarımcılarıyla paslaşarak çalışıyor. Çekimlerde ise sorunları gidermekten sorumlu bir ekip, her şeyin doğru yapıldığından emin olmak üzere orada bulunuyor. Tüm bu roller prodüksiyon sürecine fazlasıyla dâhil ve bence bu dâhiliyet, duygusal açıdan da çok tatmin edici. 

Biz StageCraft’a, Rogue One’da set içine birkaç LED duvar inşa ederek başladık. Solo’da bu oranı artırdık ve teknolojinin güncellenip olgunlaşmasının ardından yoğun olarak ilk kez The Mandalorian’da kullandık. Bence hırsın, eldeki fırsatı kullanmanın ve risk almanın mükemmel bir tarifiydi. Yönetmen Jon Favreau, projeyi nasıl çekmek ve muhteşem lokasyonları sahnelere nasıl yedirmek istediğine dair net bir vizyona sahipti. Süremiz çok kısıtlıydı ama neyse ki parlak yetenekler ve vizyonları sayesinde dağları yerinden oynatacak olanaklara sahibiz. Yine de kabul etmeliyim ki uykusuz geçirdiğimiz birçok gece oldu.

Görsel efekt dünyasının geleceğine dair öngörüleriniz neler?

Bana göre sınırlayıcı faktörlerden biri, kullanılan ekipmanların kompleks yapısı. En iyi ekipmanlara sahibiz fakat onlara hâkim olmak hiç kolay değil. Ne yaptığını iyi bilen insanlar nadiren bulunurken, bu durum süregelen bir yetenek arayışında olmamızı gerektiriyor. Daha hızlı, daha ucuz ve belki de daha iyi hazırlanan görsel efektler için daha basit ve işlevsel ekipmanlara yatırım yapmamız gerektiğini düşünüyorum. Geleceği gördüğüm yer orası. Ayrıca yüz teknolojisinin de birçok görsel efekt şirketinin yatırım yapacağı bir alan olacağını varsayıyorum.

Hazırlayan: Merdan Çaba Geçer

İllüstrasyon: Akif Kaynar

“Lucasfilm’in imkânsızı mümkün kılan sihirbazları”nın da yer aldığı Bant Mag. No: 78’i tek tıkla okuyabilirsiniz.