Marty Supreme: Büyük düşün, gerisini düşünme

Yazı: Zeynep Naz Günsal

Uncut Gems’in (2019) ardından yaratıcı partnerliklerine dostane bir mola vermiş biraderlerden Benny Safdie’nin ekimde çıkıp beklenen gişeyi yapamamış The Smashing Machine’i ve şimdi de Josh Safdie’nin filmi, bu yıl çıkmış spor filmleri arasından sıyrılan yapımlar oldular. Yönetmenin The Pleasure of Being Robbeddan (2008) beri tek başına üstlendiği ilk proje olan Marty Supreme, başrol Timothée Chalamet ve A24’un yürüttükleri yüksek sesli kampanyanın ardından 1 Ocak itibarıyla Türkiye’de vizyona girdi.

Chalamet’ye Odessa A’zion, Tyler “The Creator” Okonma ve Gwyneth Paltrow’un yanı sıra Fran Drescher, Luke Manley ve birçok pasparlak ismin eşlik ettiği yapımda müzikler ise Safdielerin favorisi Daniel Lopatin’den.

*Bu yazı, henüz Marty Supreme filmini izlememiş olanlar için bazı sürprizleri bozabilir.


Zaman dilimi ve mekân

1952’de, sekiz aylık bir dönemin içerisindeyiz. Mekânlar ise New York’la birlikte şampiyonalar ve Harlem Globetrotters turnesinin Marty’yi götürdüğü tüm ülke ve şehirler.

Konu nedir?

Ukala, kurnaz ve iddialı Marty Mauser hayatını bahisli maçlarla ve mahallesindeki ayakkabı dükkânında çalışarak kazanan profesyonel bir masa tenisçisi. Dünya Masa Tenisi Şampiyonası’nın Britanya ayağına gitmeye hazırlanırken aile dostu patronunun şampiyona masrafları için sözünü verdiği parayı pazarlıklı bir tehditle de olsa silah zoruyla çalar, Britanya Açık’a yollanır. Henüz bilmediği şekilde, gizli ilişki yaşadığı evli çocukluk arkadaşı Rachel’ı hamile bırakmıştır. Hustle sürer, kaos başlar.

İzlemeden önce bilinmesi gerekenler

*Öykü, profesyonel masa tenisçiliğinin aykırı figürü Marty “The Needle” Reisman’in hayatından esinli. Reisman, Marty Mauser kadar ofansif değil ama bir o kadar özgüvenli, hayatı ise onunki kadar süratli olmasa da bir o kadar renkliymiş. Üşenmeyeceklere ismini YouTube’da aratması tavsiye olunur. 

*Safdie’nin babası ve amcası, filmde betimlenen Lawrence’s mekânında masa tenisi oynarmış sık sık. Yönetmenin çocukluğundan beri aşina olduğu bir spor dalı. Safdie filmi yazmaya eşi ve filmin yapımcılarından Sara Rossein’in hediyesi, Reisman’ın otobiyografisi The Money Player’ı okuduktan sonra başlıyor. 

*Chalamet proje için 2018’den beri düşünülüyormuş. Josh Safdie’nin ona rolden söz ettiği ilk yıldan itibaren antrenörleri Diego Schaaf ve Amerikalı Olimpiyatçı Wei Wang ile, o arada yaptığı dört farklı filmin çekimleri sırasında, altı – yedi yıl boyunca masa tenisi çalışmış. Filmdeki pinpon performansının yüzde 80’i kendisine ait.

*Gwyneth Paltrow bu rolle sahalara dönene kadar, kendisinin oyunculuktan emekli olduğunu bilmiyordum açıkçası. Oyunculuğa, erkek kardeşiyle zamanında yaptıkları anlaşma uyarınca herhangi bir filmi reddetmeden önce senaryoyu ilk onun okuması şartıyla mola vermiş. Rolü ancak biraderden “Bu filme evet demen lazım” onayı gelince kabul etmiş. 

*Film için düzenlenen pazarlama kampanyası, A24’un bütçeden sakınmayıp Timothée’ninse karakterine eş ölçüde trollük ve övünmekten bıkmaz usanmaz bir personayla yürüttüğü görülmemiş kapsamda, devrimsel manyaklıkta bir olaylar silsilesi oldu. Marty Supreme Christmas Day Marty Supreme Christmas Day Marty Supreme Christmas Day bir Noel yaşandı gerçekten. Bu süreçte olanlar ve görülenlerden birkaçını kronolojiye takılmadan diziyorum:

-Chalamet ve A24 pazarlama ekibinin sahte Zoom toplantısı
-Rapçi EsDeeKid’in aslında oyuncunun alter egosu olduğu spekülasyonlarına cevaben salınan “4Raws” remiksi
-Aktörün tekrar gündeme gelen, iddialı SAG Ödülleri konuşması
-The Sphere’in turuncuya boyanıp Tim’in tepesine konması
-Texas semalarında uçurulan zeplin
-“Chalamet nereye, biz oraya” modlu pinpon topu kafalı dalkavuklar 
-Filme özel üretilen –Marty Supreme aslında karakterin arkadaşına imal ettirdiği topların markası- pinpon topları, ünlülere ve Timothée’ye ısrarla giydirilen özel tasarım hoodieler, Marty resimli Wheaties kutuları… 

İlk intiba

Öncelikle, eğer filmi Tears For Fears – “Change”le açarsan, sonra bir de “Everybody Wants to Rule the World” ile kaparsan beni almaman mümkün değil. Bu iki seçim huzurunda tamamen savunmasızım: Filmi sevmekten başka çarem yok! İki parçanın da aslında karakterin bir nevi filmin başındaki ve sonundaki kafa hâlini dile döker işlevde olduğu dank edince daha da yükseliyorum bu detaya. 

Bununla birlikte, film pekâlâ bu yılın en iyisi olabilir. Cümleyi “…olabilir”le bitirmem, bundan emin olmak için filmi bir kez daha izlemek istememden. Fakat açık ara en iyilerinden biri olduğunu, beklentiyi karşıladığını ve vizyonuna dek yönetmenin, Timothée’nin ve şirketin yarattığı hype’a eriştiğini ilk 20-30 dakikasında net biçimde bildiriyor. İyi bir film olup olmadığına karar vermeye çalışmak filmde ilgilendiğin en son şey; film bittiğinde ise “süper” bir yapım izlediğimiz -bence- tartışmasız bir gerçek. 

Yine alıp götüren bir tempo söz konusu. Safdielerin metinlerine özgü stres, koşturma ve ne-ettim-ne-buldum anksiyetesi, bitmek bilmez krizler, absürt gelişmeler bunda da mevcut. Gergin, heyecanlı ve yine sürükleyici ama önceki iki filmin koştuğu düz istikamet deparlara kıyasla daha inişli çıkışlı seyrediyor. Senaryo baya süratli ama Good Time ve Uncut Gems’teki kadar insafsız, yakaya yapışan bir akış yok. Bu sefer biraz nefes alabiliyoruz yani! Bu şaşırtıcı ve tazeleyici, ayrıca Marty Supreme durumunda süper bir artı, çünkü filmin “dönem filmi”liğini, prodüksiyon tasarımcısı Jack Fisk ve ekibinin yetilerini doya doya sindirmeye alan tanıyor. Safdie ve sık sık birlikte çalıştıkları senarist Ronald Bronstein bu kez öykünün ve Marty’nin yolculuğunun detaylılığı ve doluluğundan, New York ve dünyanın geri kalanı arasında çok gidip gelen de bir öyküye sahip olduğundan filme biraz daha dalgalı bir istikrar vermeyi seçmiş olmalı. Zaten öncekiler gibi bir şey bekleyerek girmiyorsun filme, bu filmin henüz izlemeden bildiğin tüm yönleriyle pek de mümkün olmuyor. Cesur ve pis bir film; ayrıca masa tenisi oynama eyleminde gerekli sürat ve hiperfokusa paralel bir metin var. Mizahı ise beklediğimden çok daha sert ve sivri. Bir Auschwitz şakası var ki cüretine hâlâ hayranım, yönetmen de karakter de Yahudi olmasaydı ciddi olay çıkardı. 

Film birçok alanda “hem öyle hem değil” kalitede: İki kardeşten çıkan ilk dönem filmlerinden biri ama bir yandan da öyleymiş gibi hissettirmiyor her zaman. Kostümler, set tasarımı, gündemler veya radyoda çalanlar filmin bu yönüyle izleyeni dört koldan sarmalayan etmenler ama filmin kendisi zamansız, ya da zaman-ötesi. Aynı zamanda envai çeşit ülkeye gidip geliyoruz ama film aslında mahalleleri, parkları, sokaklarıyla, şehrin kendi akışıyla da tanımlı bir hikâye olmasıyla tam bir New York filmi. Şehir ve orada nasıl barındığın, nerelerine kaçtığın, onunla devinerek yaşamaktan başka çaren olmayan karmaşası filmi tanımlayan taraflardan.  

Kesinlikle bir spor filmi. Geniş ve kesintisiz planlar, maç sahnelerinde filmde bu açıdan hiçbir hile olmadığını vurgulamak niyetiyle özellikle kullanılıyor; dublör mü var, ayrı ayrı mı çekmişler gibi düşünceleri direkt savan sekanslar. Aynı zamanda bir spor filminin antitezi gibi de, çünkü döneminde bir tür spor dahi kabul edilmeyen, günümüzde de yeterince konuşulmayan bir dal hakkında ve işin idman süreci, kuralları, puanlamalarıyla pek de ilgilenmiyor. İnandığın şeyin, aslında hayatının ve kendin için olan ideallerin meşruiyetini kanıtlamak ve hayatını adadığın, senin için öylesine değerli ama geri kalanlar için bir şey ifade etmeyen, esasında etmesi de gerekmeyen bir uğraş için savaş vermekle ilgili. Bir yandan da rekabetli sporların çekirdeğini oluşturan, gayet insani ama tehlikeli sonuçları da olabilen bir arzuyla ilgileniyor: Kendini kanıtlamak. 

En çok neyi sevdin?  

Casting müthiş. Kadro, filmi olduğu şey yapan şey -?!?- bu kez. Amatör oyuncular Safdielerin filmlerinin önemli bir karakteristiği, ancak bu kez iyice ön planda. Film birbirinden ilginç, bakması izlemesi çok zevkli kişiliklerle dolu. 140-150 adet konuşmalı rol var, bu yükün altından kalmak, ikilinin bir başka ortağı Jennifer Venditti için mutlaka dev bir iş olmuştur. Herkes dönemin tiplerine cuk oturmuş üstelik. Tüm bu insanlardan film için süper bir halk yaratmış kendisi. Gözünüzün bir yerden ısırabileceği isimlerden bazıları komedyen Sandra Bernhard, yönetmen Abel Ferrara, reality şov kişiliği Kevin O’Leary, NBA efsanesi George Gervin, modacı Isaac Mizrahi, tiyatro yönetmeni ve yazar David Mamet, efsanevi ip cambazı Philippe Petit, sihirbaz Penn Jillette ve rapçi Wiki mesela. Tüm konuklar cameo namına ekran önüne konmaktan fazlasını başarıyor.  

En çok hangi sahneye yükseldin? 

Filmin kendisi, süresince sahneler arasında “en çok” ayrımı yaptıramayacak kadar yükseltiyor zaten ama oteldeki küvetin alt odaya düştüğü sahne geldiği an ciddi bir kırılma yaratıyor hikâyede. 

Ayrıca neyi sevdin?

80’ler coşkulu parça listesi ve Daniel Lopatin‘in (veya Oneohtrix Point Never) yetilerini yine ve apayrı konuşturduğu film müziği. 50’ler ve 80’lerin enstrüman ve aranjmanlarından alıp, bu dönemleri simultane konuşturuyor. Sound’un iddiası, karizması, hem ulvi hem fütüristik hâli… Filme epikliğini tek elden bahşeden inanılmaz bir beste. Laraaji, Weyes Blood ve Synchron Stage Choir’ın da bulunduğu işi yine bu yıl yayımladığı Tranquilizer albümüyle aynı anda kaydetmiş olmasıysa hepten hayretlik. 

Modunu nasıl etkiledi?

Süper çıktım salondan. Sonra Utkan’la (Çınar) sardık sigaraları, verdik sırtları kepenge… Tam “yeni bitmiş güzel film” vibe’ı. 2026’da daha az stream eyleyip, daha çok sinemaya gitmek istiyorum. Üşenmem umarım. 

Karakterlere ve performanslara dair

Bu sefer karakter filmi sürüklüyor; film karakteri değil. Bir yerde öykünün önüne geçiyor aslında performansı ama amaçlanan tam da bu sanki. Filmi gerçekten taşıyor. Oscar’ı verirler bence artık. Odessa A’zion ve Tyler The Creator’ın performanslarını baya merak ediyordum; ilki filme yakın zamanda çıkan I Love LA dizisindekine çoğu yönden çok zıt bir karakteri, iki yapım arasındaki ton farkı da düşünüldüğünde “eyvallah” dedirten bir icrayla vermiş. Tyler da bilindik personasına kıyasla beklenmedik ölçüde topraklı bir role yakıştırılmış, altından da ekseriyetle kalkmış bence. Gelsin devamı. 

Maçlar, turnuvalar, Harlem Globetrotters turnesindeki şovlar, ayartılan aktrisler, zengin kocalar, dalavereler, mafya, polis, vaatler, yalakalıklar; kafalananlar ve kafalanamayanlar… Bir şeye doğru koşuyor, evet ama neyden kaçıyor bu çocuk? Bir ara Kay Stone’a “Aslında ben de bir nevi bir oyuncuyum” diyor: Evet, bir atlet olduğu kadar, belki bundan daha çok bu aslında Mauser. Narsist mi değil mi, nedir bu manyaklığın sebebi diye bakınaduruyorsun ama film bunun ardını doldurmakla ilgilenmiyor ki. İzlerken Marty’yi patolojik olarak görmeye çalışmak kendi gereksizliğini ispatlıyor zaten. Ne kadarı hezeyan, ne kadarı haklı öz inanç.. Neticeyi düşününce ne önemi var? 

Deneyimsiz tipler; biri erkek olduğu için daha cüretkâr ve yaptıkları yanına daha uzun süre kalıyor, diğeriyse baya zorlanıyor hâliyle. İkisi de ahlakı sorgulanası insanlar ve gerektiğinde de gerekmediğinde de yalana düşüp epey manipülatif olabiliyorlar. Rachel biraz da Marty’nin hayatında olma çabası sırasında dönüşüyor buna ama dümen çevirmek konusunda ondan hiç aşağı kalır bir tarafı yok. Pek dürüst olmayan bir tarafı var. Bu açıdan Marty’nin annesine benzer oluşu ince ve zevkli bir detay. 

Kimler sever

Safdie-severler? Veya karakteri spor filmi olmaktan ibaret olmayan spor filmleri sevenler. 

Bunları seven şunları da sever

Benzeri pek bir film var mı bilemiyorum desem? Masa tenisi içeren çok film varmış ama ne kadar izlenesi olduklarından emin değilim. Öte yandan gazını iki yıl evvelki Challengers’tan  aldığını düşündürtmüyor değil ki Josh Safdie de buna dokunur gibi oluyor bir röportajında; o yıl çıkanlar arasında en sevdiği filmmiş.  

Soru işaretleri / varsa açtığı tartışmalar…

Filmdeki dil ve diyalog pek de 50’lerdeymişiz gibi hissettirmiyor her zaman. Kullanılan jargon ve genel üslubu direkt günümüze ait olmasa bile o döneme de ait değilmiş gibi gelmişti. Hoş, bu filmde vurgulanmaya uğraşılan zamansızlık düşünüldüğünde gücendirmiyor.