“Neden Allen Iverson?”
Yazı: Utkan Çınar
NBA tarihinin hem en yetenekli hem de en kalıplara sığmayan isimlerinden Allen Iverson üzerine Prime’da yayımlanan üç bölümlük Allen Iv3rson belgeseli vesilesiyle ikonik sporcunun kariyerine ve yapıma bir bakış attık.
“Jordan olmak istemiyorum. Bird veya Isaiah olmak istemiyorum, o adamların hiçbiri gibi olmak istemiyorum. Aynaya bakmak ve kendi yolumla yaptım demek istiyorum.”

Audioslave severim ama “Be Yourself” isimli şarkılarını pek sevmem. 20 yıl önce çıkan teklileri “Kendin ol, yapabileceğin tek şey bu” dedikleri, sanki bir marka sloganı gibi nakaratıyla çok cazip değildir. Bu “kendin olmak” müessesesi genelde özellikle ABD çıkışlı bir merdiven altı psikoloji gibi gelir bana. Okulda bullying mağduru olan çocuklara “kendin ol, başaracaksın” denir. Başarmanın ilk şartlarından biridir. Tabii insanın kendi karakterini bulması, etraftan çok etkilenmeden iç sesini dinleyebilmesi, “mesajlarına hemen cevap vermeyin” minvalindeki fast food iletişim önerilerine prim vermemesi önemli şeyler ama böyle bir Tanrı parçacığı gibi de yaklaşamayız sanki. “Kendi” çünkü son derece muallak; sürekli çevre, aile, sağlık gibi etmenlerle değişen sabit durmayan bir şey. Yani “olacağımız kendimiz” diye bir hedef orada durmuyor.
Peki neden bir basketbolcu belgeseline böyle evladiyelik muhabbetle başladım? Allen Iverson yeteneği ve o yeteneği harcamasıyla, fırtınalı geçmişiyle, giyim – kuşam stiliyle, koçlarıyla olan takışmalarıyla, basın toplantıları ve açıklamalarıyla, aksanıyla kendiyle aynı seviyedeki tüm basketbolcularda ayrılmış ve kimseye eyvallahı olmayan, “kendi olabilmiş” bir sporcu portresi çizdi kariyerinin parlak yıllarında. Kendi olmanın tüm çelişkilerini de gösterdi. Hem gangster hem ana kuzusu; 1.83 boy ve 75 kiloyla tek başına sıradan bir takımı finallere çıkarabilen, herkesten çok sahada kalıp herkesten çok sayı atabilirken; antrenmana alerjisi olan, kendine bakmamasıyla çok kısa süreli bir zirve görebilmiş bir isim. NBA tarihinde benzeri olmayan, tüm kariyerini takip edebilme şansı bulabilmiş olmaktan da oldukça memnun olduğum bir isim. Şimdinin kontrollü imaj devrinde hakikaten de oldukça eğlenceli bir karakterdi. Michael Jordan’ın sporu bırakmasının ardından oluşan büyük boşluğu doldurması en muhtemel yıldızdı. Bunun onaylarından biri de beklenmedik bir yerden gelir aslında. Af buyrun, 11-12 yaşlarında tanıştığım ve o zamanlar popülaritesinin zirvesinde olan Guns N’Roses’ın büyük bir hayranıydım. Axl Rose’un posterleri duvarlarımı süslerdi. Fırtınalı dönemlerden geçen grup 1993’te dağılmış, Axl da sırra kadem basmıştı. Sonra 2000’lerin başlarında internet sayesinde (Kazaa, Emule’dan falan olmalı, hatırlar mısınız?) bir video bulmuştum. Sekiz yıl aradan sonra ortaya çıkan Axl, NBA finallerinde maça gitmiş, röportaj veriyordu. Röportaj yapanın “Bunun kim olduğunu biliyor musunuz?” diye söze başlaması her şeyi anlatıyordu. Hayatında gittiği ilk basketbol maçı olduğu söylüyor; en sevdiği takımın Lakers olduğunu ama büyük Iverson hayranı da olduğunu söylüyordu. Çocukluğumun kahramanından onayını alıyordu AI. Kariyerlerini de benzetmişimdir. Sokaktan gelmiş, bol arızalı, atarlı tipler; kısa süren ama çok yükseklere çıkabilen bir zirve.
Iverson ile ilgili gözümün önüne gelen ikinci kare ise 2000’lerin başında NBA Action isimli güzide programdan bir şema. Iverson’ın vücudunda nerelerinde sakatlık olduğunu gösteren bu görselin her yanı oklar ve yazılarla doluydu. Kafasının tepesinden ayak parmağına kadar her yanı sakatlıklarla doluydu. Bunun, oyuncunun kendine iyi bakmadığından kaynaklandığını söyleyebiliriz. Ama o kısa boyuyla her akşam 2.10’luk çam yarmalarının üzerine hücum eden, kariyerinin ilk on yılında her sezon ortalama 40 dakikanın üzerinde süre alan bir oyuncunun bu hâle gelmesi de normal. Şimdilerde 37-38 yaşında 17., 18. sezonunda hâlâ büyük performanslar veren oyuncuları bolca görüyoruz. Ama kimse 32-33 dakikayı geçmeyi istemiyor, fazlaca dinlendiriliyor. Beslenme, antrenman teknikleri özellikle on yılda çok değişti. Iverson lige geldiğinde kas gücü geçer akçeydi; buna rağmen o çelimsiz haliyle zebellahların üzerine gitmekten korkmuyordu. Kariyerinde dört sayı krallığı vardı, hatta 32 yaşında bile 82 maçın tamamını oynayıp gayet saygın bir 26 sayı ortalaması tutturmuştu. Ama başarı gelmiyordu. Çünkü Iverson takım lideri olamıyordu. “Kendi” oluyor, kafasına göre oynuyordu, uyum sağlamıyordu. Bunun için güzide YouTube kanalı Secret Base’ın şu videosunu önerelim. Iverson şu anda lige gelse sahanın içini çok rahat domine edeceğinden eminim. Ama saha dışındaki tavırları, ki Ja Morant gibileri de düşününce, sosyal medyanın da etkisiyle onu çok daha büyük bir girdabın içinde kaybolmasına yol açabilirdi.


Gelelim Allen Iv3rson belgeseline. Daha önce başka bir NBA efsanesi George Gervin, 1992 Los Angeles Olayları ve Hip Hop üzerine yapımlarıyla tanınan One9’ın işçiliğine diyecek yok. Belki Iverson’ın geçmişine gidip gelmelerinde kimi ritim sorunları yaşayabiliyoruz. NBA kariyeri anca üçüncü bölümde başlıyor, bu biraz sıkıntı. Ama lisedeki Amerikan futbolu ve basketbol oynarkenki arşiv görüntüleri oldukça keyifli. Çekim dışı anların da verildiği, çaylak sezonundaki Reebok röportajı verimli bir kaynak olmuş. Annesi ve üvey babasıyla beraber konuştukları ve kurmaca olmadığı anlaşılan röportajlar da gayet güzel. Konuklarını kameraya baktırmadan olabildiğince doğal hâlleriyle, hadi bir daha diyelim kendi oldukları şekilde vermesi dinamizmi arttırıyor. Röportajların konuşanın görselinden başka görsellere kayması güzel bir teknik, bu gayet iyi kullanılmış. Fotojenik bir karakter olan sporcunun görselleri de yerli yerinde kullanılmış. Zorlu çocukluk dönemine bolca yer ayrılsa da fazla ayrıntıya girilmiyor. Mesela Dennis Rodman ve Ron Artest gibi gayet sorunlu karakterler bu konuda daha açık sözlüydü sanki. Son olarak, yapımcılardan biri olan Shaquille O’Neal’ın kendini biraz zorla dâhil ettiğini de düşündüm. Onun yer aldığı bölümler suya tirit NBA tarihi bilgilerinden fazlasını içermiyordu. Iverson’ın kendisi ise duygusal ve samimi. Henüz 50’sine yeni girmesine rağmen yıpranmış gözüküyor.
Tabii bir de Beşiktaş macerası da var AI’ın. Kasım 2010 – Ocak 2011 arası süren deneyim Iverson’ın son profesyonel basketbol maçlarını oynadığı zamandı. Bununla ilgili belgeselde bir saniyelik bir havaalanı görüntüsünden başka hiçbir şey yok. Meraklısı için Socrates Dergi’nin Ocak 2017 sayısında bu hikâyenin, bolca tanıklıkla güzel bir özeti var. Onu buraya taşımak yersiz ama İlhan Özgen ve Uğur Ozan Sulak’ın hazırladığı içerikten sadece şu küçük bölümü paylaşmak isterim:
Can Köken (Beşiktaş çalışanı): MJ’in (Michael Jackson) danslarını görünce, çığlık çığlığa garip tepkiler verirlerdi. Bir keresinde Armutlu’da bir et restoranına gittik. Kadın ve erkek takımı birlikteydi. Direkt YouTube açıp 1995 MTV Ödülleri’ndeki canlı performansı izlemeye başladılar. Müziği de verdiler tepeye…
Seyhan Kesim (Beşiktaş masörü): YouTube’da iki saat aradı o videoyu. Herkese de izlettirdi. Hatta o 95 konserinin yanı sıra bir de meşhur I’ll Be There şarkısı vardır. Allen duştayken Cevher bana, “Bak şimdi ne yapacağım” diyordu ve kabine yaklaşıp “Just call my name” diye sesleniyordu, Allen da “I will be there” diye karşılık veriyordu.
Artık insanlar AI deyince başka bir şey anlıyor ve anlayacak. Ama bir kuşağın basketbolseverleri için AI her zaman Allen Iverson kalacak. Bu da iyi bir miras.

Başlığa dair yazar notu: 2004’te koçu Chris Ford onu yedek bırakmak istediğinde, maçta oynamayı reddetmişti. Sonrasında da basına “daha önce yedekten gelen bir All Star, sayı kralı, MVP vb görmedim. Neden Allen Iverson?” diyordu. Kendi olma mevzuyla ve Iverson’ın çelişkileriyle ilgili iyi bir örnek. Kendinden üçüncü şahıs olarak bahseden bir ego.