“Neden kadınlar yazmıyor?”: Deniz Tezuysal ve Devin Özgür Çınar sohbeti

2020’nin son gününde Gain’de yayımlanan 10 Bin Adım ve 22 Ocak’ta BluTV’deki yerini alan Bonkis, geride kalan yıllarda tektipleşen yerli komedi dizilerine dair umutları yeşerten iki yapım. İki yapımın da senaristi aramızda: Devin Özgür Çınar ve Deniz Tezuysal. Kişisel deneyimlerinden yola çıkan dizilerinde başrollere de hayat veriyorlar. 

Devin Özgür Çınar ve Deniz Tezuysal’ı yeni işlerinin yazım ve prodüksiyon süreçlerine dair bir sohbet için Zoom’da buluşturduk. Sektöre, önyargılara, hayallere ve motivasyonlara dair zihin açtığı kadar ilham da veren bir muhabbet çıktı ortaya.

İllüstrasyon: Ethem Onur Bilgiç
Deşifre: Cansu Çubukçu

Deniz Tezuysal: Diyorum ki gömelim, milletin gıybetini yapalım burada.

Devin Özgür Çınar: Ben sana öncelikle şunu sormak istiyorum. Neden Fleabag’in bu kadar aynısını aldın?

Deniz: Neden çaktın, diyeceksin?

Devin: Neden çaktın, neden çaldın? Tweet’ini gördüm de… Aynı şeyler bizim de başımıza geldi. State of the Union’dan arak yazmışlar bizim iş için de. Bu sefer o kadar şaşırdım ki. Sadece iki kişi var diye, bir kadınla bir erkek var diye. Önce bir sinirlendim, sonra Engin, “Boşver ya” dedi. O kadar saçma bir iddia ki ne diyeceğini de bilemiyorsun.

Deniz: İlk çıktığı günden beri bize Fleabag çakması yazıyorlar. Daha hiç izlemeden. Hatta biri “Daha izlemedim ama, işte, belli ki Fleabag’den çakılmış” yazmış. Nasıl bir kahinliktir bu? Ondan sonra ben de bir sinir oldum, oldum, oldum. Sonra dedim ki “Boşver.” Muhtemelen niye böyle oluyor biliyor musun? Çok az şey izlendiği için. Fleabag de bu az şey arasında en çok izlenenlerden biri. Kadın hikâyesi olarak da görünce direkt akıllara o geliyor. Ulan dünyada başka kadın yok mu? Başka hikâye yok mu? Başka kafesi olan insan yok mu? O zaman her şey bir şeyin taklidi olur yani, ne yazacağız?Devin: Aynen öyle. Ama sanırım kısa bir format olmasını, hikâyeyi anlatış biçimini ve karakterlerini göz önünde bulundurursak, dünyanın herhangi bir ülkesinde bir karakteri aynı şekilde anlatsan yine çok izlenirdi. Dolayısıyla öyle evrensel normlara uyuyor. Ve Türkiye’de bu işler biraz daha “old school” işliyor diyebiliriz. Çünkü dizileri 150 dakika yazmak zor; orada başka dinamikler devreye giriyor. Dolayısıyla da ilk gördükleri kısa şeyi birbirine benzetmek gibi bir huy var. Bence bu işler çoğaldıkça sanki bundan da uzaklaşılacak.

“‘Ya kadınlar için neden rol yok?’ deniyor. Halbuki soru, ‘Neden kadınlar yazmıyor?’” -Devin Özgür Çınar 

Deniz: Evet. Şimdi, “Ne konuşsak biz” diye düşünürken, şöyle bir şey çıktı karşıma Instagram’da. Bir video yapmışlar: Hollywood’da on yıllardır (1950’lerden midir nedir) süregelen “male gaze” bakış açısının film sektörüne nasıl yansıdığını anlatıyor. Aslında bu konuda yeni yeni, daha 2-3 senedir ses çıkmaya başladı deniyor o yazıda. Film sektörünün aslında erkek bakış açısından ortaya çıktığına millet yeni yeni aymaya başladı. Ben de düşünüyorum, mesela onların “male gaze” dediğine bizde de ne denebilir? “Eril” bakış açısı olmayan Türkiye’den bir dizi söyle desen, mesela 10 Bin Adım’la Bonkis tek olabilir. Sanki çok iddialı bir şey değil bunu söylemek gibi geliyor bana. O yüzden de benzetiliyor. Erkek bakış açısından popolar, kızlar, güzel kızlar, fıstıklar olmayan ve erkeklere hizmet etmeyen kadınların olduğu diziler olduğu için de bir şey deme ihtiyacı duyuyorlar gibi hissediyorum.

Devin: Evet, bence de. Ben sana katılıyorum. Geçen gün ben de aynı şeyi düşündüm. Mesela ben konservatuvarda falan okudum. Dolayısıyla bundan yirmi sene önce bu dediğin bakış açısının ben de farkında değildim. Çünkü, bu konuştuğumuz şey sadece sinemada değil, oyunlarda da çoğunlukla olan bir şey. Kadınlar için de güzel rol vardır. O rol de böyle en gıcık olduğum; çok katmanlı, çok renkli, çok ıvır kıvır, gibi oyunculuğunu göstermek üzerine bir şeydir. Ama onu taşıyan, ona bir şey söyleyen çok az. Kadınlık mevzusuyla ilgili bir şey söyleyen, oradan bakmayan aslında çok fazla oyun yoktur. Ve biz dolayısıyla, yani ben, buna ayık değildim. O kadar çok sonra ayıldık ki hepimiz, düşün ki bunu kabul ederek girmişim. Başka bir şey görmediğim için, olay bu sanıyorum. “Ya kadınlar için neden rol yok?” deniyor. Halbuki soru, “Neden kadınlar yazmıyor?” Neden? Kadınların dünyasında başka şeyler oluyor. Kadın yazarlar vardı elbette, tabii ki var senaristler, ama çok dengesi çok bozuk. Artık herkesin de burasına geldi! Hep adamların başrol olduğu, hep adamların dünyası var. Türkiye’de hâlâ böyle. Ya bir adamın karısısın, ya evlenmek çok isteyen birisin ve dünyanın en iyisisin.

Deniz: Çok iyi olmak şart diyorlar. Evine bağlı, şefkatli, affedici, ya da tam tersi kötü, fettan, aldatan, pislik yapan… İkisinin ortası yok. Bir de o makalede diyor ki, hep erkek, bir kadın uğruna bir şeyler yapar. Ona çok âşıktır, ona çok bayılıyordur, ölüp geberiyordur. Onun motivasyonudur o kadın. Ama o kadının hiçbir özelliğini bilmezsin sen. Hakikaten ben de okuyunca “Evet ya” dedim. Sanki çok iyi aktrisleri izleyince başrollerde iyi iş yapmışız gibi düşünüyoruz. Mesela James Bond’daki Halle Berry örneği verilmiş. “Çok iyi oynadı, çok iyi” deniyor, diye. Ne oynadı ki? Kadının karakterine dair hiçbir şey bilmiyorsun. Hiçbir özelliği yok. Sadece orada bir görevi olan bir erkeğe yaverlik eden bir karakteri oynuyor aslında.

Devin: Evet, güzel kıyafetlerin yakıştığısın, ya seksisin, ya da şişko ve komiksin. Onların gözünden sempatik, komik, yetenekli, çok güzel bilmem ne. Anneanne, babaanne… Anlattıkları bir şey de yok. Ve yıllardır amaç sadece evlenmek, iyi bir kısmet bulmak.  Ya kardeşim bu insanların hayatta başka bir istekleri yok mu yani? Herkes de mi böyle?.. Sonuçta biz de kendi hayatımızdan çok uzak bir şeyler yazmadık. Tabii ki kurgu, ama kendi içinde olduğumuz durumlar. Bu arada benim Bonkis’ten hiç haberim yoktu. BluTV’yi açtım da gördüm ve çok şaşırdım. Sonra izlemeye başladım. O kadar hoşuma gitti ki. Bir sürü şey hoşuma gitti. Ama senin yazman, senin oynaman bunun bir kadının hikâyesi olması, söz edilen şeyler falan, gerçekten çok mutlu oldum. BluTV’nin projeyi kabul etmiş olması… Bunların hepsi çok güzel şeyler, çünkü yıllardır hep hayaldir ya bu.

Deniz: Evet.

Devin: Ben İstanbul’a geldiğimden beri şey muhabbeti vardır: “Ben senden büyüğüm”. Mesela hani Enginlerle falan hep kendi dünyamız, kendi evrenimiz var ve hiçbir yerde karşılığı olmamasına rağmen orasını yok sayamazsın. Halbuki hep günlük sıradan olayların içinde oluyor ne olup bitiyorsa bence. Dolayısıyla gerçekten çok mutlu oldum. Bu sabah da son 3 bölümü seyrettim. Çok güldüm. Çok tatlıydı. Senaryoları da çok beğeniyorum. Dizi de çok tatlı. Bence sen de çok güzel oynuyorsun.

Deniz: Teşekkür ederim ya! Çok mutlu oldum vallahi. İşte ben de, aynen dediğin gibi, herkes bunu yıllardır yapmaya çalışıyor falan filan, diye düşündüm. Hiç ihtimal vermedim en başta. Ondan sonra dedim ki, “Sonuçta bir hayaldir ya, sen kovala. Ne olabilir yani?” Bir de, kaybedecek bir şeyim olmadığı noktasındaydım hayatımın. Yani zaten zamanım vardı, işsizdim ve bu sevdanın peşine düştüm. Gerçekten BluTV’nin bunu çekmesi, başrolünde beni oynatması… Bana “Kim oynasın istiyorsun?” dediler, “Ben oynayacağım. Kim oynayacak?” dedim ama bir yandan da “Bekle ki sen oynayasın.” diye düşünüyorum. Sonra gerçekten bunun peşine düştük ve gerçekten “Hadi böyle olsun” diye ısrar ettik.

Devin: Sen olmasaydın olmazdı bence. Senin oynaman gerekiyordu.

Deniz: Bence de. Ben onu sonradan hissettim. Hep böyle başrolleri hayal ediyorduk kafamızda kim olabilir diye. İsimler söyleniyordu. İçime kurt düştü, “Bu oynarsa mahveder Deniz’i. Başka bir şey olur o.” diye. Dedim ki, “Beni çalıştırın, ben deneyeyim şansımı”. Böyle bir şey çıktı ortaya. İyi oldu bence.

Devin: İyi ki oynamışsın. Bence gayet de yetenekli bir oyuncusun. Zaten başkası oynasa çok olmazdı. Bir aktristik hâli var, benim çok sevmediğim bir şey. Kendim de oyuncuyum ama o anlamda hep dışarıda hissetmişimdir. “Şu rolü de manyak gibi oynayayım, bu rolü de böyle oynayayım ki hiç görmedikleri bir tarafımı görsünler” falan gibi şeylerim hiç olmadı.

Deniz: Oyuncularda öyle bir şey mi oluyor genelde?

Devin: Tabii, bu şekilde pompalanan bir şey var sonuçta. Hani “O rolünde ne kadar farklıydı, bu rolünde ne kadar farklı” denir ya, “Bu rol için 10 kilo aldı, diğeri için 50 kilo verdi, şu rol için 10 gün bilmem nerede yaşadı” falan… Bunlara inanmadığım için değil, iyi bir oyunculuk seyrettiğim zaman elbette ben de hayranlık duyuyorum. Ama bu toprakların da başka şeyleri var. Burada o havalara girmeyi komik buluyorum açıkçası. Bir de ben hep kendimi dışarıda hissediyordum. Okulda okurken de. O da muhtemelen yazmakla bir ilgim olmasıyla ilgiliydi diye düşünüyorum. Sadece bir karakter beni hiçbir zaman çok ilgilendirmedi. İşin bütünü esastı; nasıl yazılmış, neler söylüyor… Bir sürü dizide oynadım. Dizide bazen kötü sahneler çekmek zorundasın ve orada neyin eksik olduğunu bir şekilde hissetmek zorundasın. Ve giderek onlara kafa yordukça, meğerse ben de aslında bu tarafa daha fazla yaklaşıyormuşum.

Deniz: Tam sana bir tane soru hazırlamıştım, ona cevap verdin şimdi. Tam defterime bakıyordum da bak şöyle yazmışım: “Böyle bir şeyleri izlerken ‘bunu ben yazsam şöyle yapmazdım’ diye hissettiğin şeyler oluyor mu?” Tam ona bastın.

Devin: Hayatımın öyle geçtiğini söyleyebilirim. Dizilerde de bazı zamanlarda çok antipatik bulundum bu sebeple. Çünkü “Bu sahne şöyle olsa, böyle olsa” deyip dururdum. Sen de biliyorsundur. Dizi tabii öyle bir şey ki, 150 dakika olunca kimsenin onu çok iyi yazmasına imkân yok. Dünyanın en yetenekli insanı olsan da. Böyle saçma sapan bir durum. Bir kayaya vurmak ve oradan su çıkmasını beklemek gibi bir şey bence. Ama onun dışında dizilerde oynarken bir sürü boş sahne oluyor. O sahneyi seyirci çok fazla hissetmiyor elbette, çünkü o öyle bakmıyor. Ama oyuncu olarak bende hep “burada olmayan bir şey var” gibi bir his oluşuyordu, adını koyduğum falan bir şey değil. Bu yüzden hep birtakım önerilerim oldu. Bazısı da iyi karşılandı. Bazen de o acelenin, o telaşın arasında, “Devin senin bu şeyinle uğraşamayacağız” diyenler de olmadı değil. Sonra başka oyuncu arkadaşlarıma bakıyordum. Herkeste böyle bir şey yok. Hatta biri bana şey demişti, “Çok biliyorsan kendin yaz.”

Deniz: Ooo.

Devin: Çok üzülmüştüm.

Deniz: Biliyorum deseydin.

Devin: Biliyor muyum, bilmiyorum. Ama kafam hep oraya çok çalıştı bu kadar zaman içerisinde.

Deniz: Bu senin ilk senaryon mu ki ya?

Devin: Biz aslında Uygar Şirin’le bir şeyler yazıyoruz. Yazdık bir şey, olmadı, geçen pandemi patladı falan. Ama ondan önce, çok eskiden mesela Yabancı Damat dizisinin yazı grubuna girmiştim sırf öğrenmek için. Orada bir 20 ya da 30 bölüm kadar çalıştım. Ve ondan sonra oyunculuk işi geldi, o tarafa gittim. Ondan sonra da beni yakından tanıyan herkes şey dedi bu iş olunca: “Abi, sonunda yaptın”. Benim sürekli yazdığım, etrafımdakilere devamlı, “Şöyle bir şey yazdım, ne diyorsun”, dediğim şeyler vardı. İstanbul’da projesi olan herkes gibi. Ama kendime güvenim çok yoktu. Sonra sağımdaki solumdaki insanlara okutunca onlar açıkçası yüreklendirdiler. Engin [Günaydın] de mesela onlardan biridir. Ve ondan sonra zaten şeyi fark ettim. İnsanlar beğense de beğenmese de sen yazmak istiyorsun. Burada bir şey var, artık sonucuna katlanacaksın, artık beğenmeseler de senin bu mevzuyu bir şekilde halletmen lazım diye düşünüyordum. Aslında bu yüzden hep yazmak benim için konu oldu.

Deniz: Evet, çıkarmazsan o içinde ur gibi kalıyor. Ondan sonra büyüyor, büyüyor. Bence de yazıp atmak lazım. Olmazsa da olmasın yani. Ben de tam o mantıkla atışımı yaptım. Ben onu çıkarayım da birileri beğenmiyorsa beğenmesin. Ne olursa olsun.

“Hep bir şeylere aşırı gülerim. Ama çok büyük şeylere değil; abuk subuk durumlara. Onları komik hikâyelermiş gibi anlatmayı severim. Bonkis’te de birazcık öyle yapmaya çalıştım.” -Deniz Tezuysal

Devin: Sen biraz hikâyeni anlatsana? Aslında mimarsın değil mi?

Deniz: Mimarım. Mimarlık yaptım yaptım, sonra bıraktım. Nefret ederek bıraktım bir noktada. Biz Öykü Karayel’le arkadaşız. O da o zamanlar çok sıkılmıştı oyunculuktan. Onun bir “Restoran açalım” hayali vardı. Ben de çok boşum, çok canım sıkılıyor. Bir senedir evdeyim, çocuğum var… 1 yaşındaydı o zaman. Dedik ki “Uf beni ortak yap kız, yapalım şu işi.” bu gazla 1-2 hafta sonra küçücük bir cafe bulduk. Restoran demiştik ama haydi cafe olsun, diye o işe daldık. Sonra orada çalışırken, vakitler geçmezken, can sıkıntısı, müşteri yok, falan. Ben başladım kalem kâğıt alıp günlük tutar gibi orada olan olayları yazmaya. Bir yandan Instagram’a minik minik hikâyeler yazıyorum, herkes çok gülüyor. Sonra o hikâyeler büyüdü, büyüdü, büyüdü. O sırada Bartu [Küçükçağlayan] her gün geliyor, yemek yiyor. Benim eşimin en yakın arkadaşı kendisi. Neyse. Dedi ki “Ya bunları ne güzel yazdın sen ya, haydi şimdi bunları senaryo yap.” Dedim ki “Ne senaryosu ya? Ben hayatımda senaryo mu görmüşüm, saçma sapan konuşma.” Ertesi gün senaryolar getirdi bana. “Bunları okuyacaksın, çalışacaksın, iPad’ini ver, Masterclass’ı da kurdum. Sana ders de satın aldım bunlarla çalışacaksın, sana ödev de vereceğim, yazacaksın”. Allah Allah diyorum, taktın. Sonra bir okudum, bir hoşuma gitti. Yaparım bence, dedim. Sonra başladım çalışmaya. Kafayı kırdım, gece gündüz okuyorum, bakıyorum, araştırıyorum… Böyle çıktım yola. Sonra okuttum millete. “Aa ne güzel yazmışsın aferin!” derken, birilerinin hoşuna gitti işte.

Devin: Bartu’nun yaptığı çok önemli bir şey bence. Ne iyi yapmış.

Deniz: Evet. Birileri teşvik edip sana yardımcı olunca bir yola girebiliyorsun. Tek başına kolay değil.

Devin: Tabii değil. Birilerinin sana destek vermesi çok önemli. Benim için de öyle. Oyuncu da olsam da yıllardır yazarlık, senaristlik hayalleri içinde yaşıyordum. Belki oyunculuğa kaçmasaydım her seferinde, elimde o olmasaydı, çok daha erken bir şeyler ortaya çıkardı. Ama bir yandan da bakıyorum, ben tam da böyle bir şey yapmak istiyordum. Kısa ve böyle mevzulardan bahseden. Dolayısıyla böyle büyük televizyonlardaki büyük dizilerde hiç gözüm yoktu açıkçası. Zamanla o dijitaller de bizim hayatımızı kurtardı gibi bir şey aslında bence. Bundan sonra da umarım bu mevzu iyi olmuştur. En azından 10 Bin Adım da Bonkis de yapımcıların gözünde “Böyle şeyler de seyrediliyor, yapılıyor, seviliyor” deyip başka projelere (en azından eskiye göre) daha sıcak bakmalarına sebep oluyorsa mesela, ben bundan çok mutlu olurum. Çünkü bizim gibi de çok insan var. O evrende yaşamayan, televizyondaki dizilerin evreninde yaşamayan çok insan var. Tamam, belki öyle bir yer var da, böyle bir yer de var sonuçta. Dolayısıyla böyle bir nefes bulmak bence çok kıymetli. Ama ne bileyim, Engin [Günaydın] benim yazmamı teşvik etmeseydi, “Ben bunda oynarım” demeseydi zordu. O anlamda Engin’in de çok desteği oldu. Bana büyük bir güç verdi. Sanırım bir de şu var Deniz; mizah duygusu da burada çok önemli bir şey. Olayları ve kendini konumlandırdığın yer, o baktığın yer birilerine komik geliyor ki işte senin yazdığın şeyde de öyle oldu. Tam bir komedi diyemeyiz senin işine ama ton orada. Komiklik yok, zaten o benim sevdiğim bir şey değil. Senin de sevmediğini tahmin ediyorum. Ama o mizah duygusu senin bu işi yazmanda önemli olan.

Deniz: Ben ona “o sessiz mizah” diyorum. Bende hep vardı. Hep bir şeylere aşırı gülerim. Ama çok büyük şeylere değil; abuk subuk durumlara. Onları komik hikâyelermiş gibi anlatmayı severim. Bonkis’te de birazcık öyle yapmaya çalıştım. Öyle bir mizah olsun ki, kör göze parmak değil de abuk subuk bir durum olsun gibi. Mesela Deniz’in babasının gey olduğuna inanarak dertlenmesi bana çok komik geliyor. Ne ara bununla yüzleştin de, kabul ettin de derdine düşüyorsun? Bir dur…

Devin: Üstelik de yüzleşmeden bunu kabullenmek zorunda olduğu bilgisiyle tamamen. Çok komik ya. O yemek yediğiniz dörtlü, çocuğun balık getirdiği sahne falan…Karşısında sizin Vildan’la son derece olgunlukla durmaya çalışmanız falan. Benim hayatım da hep böyle geçiyor aslına bakarsan, çoğunlukla. Bazı insanlar ne istediğini çok iyi bilir ya, kendini öyle pozisyonlara sokmazlar. Ben ise hep oralarda gezerim. Ortada derin, daha fosforlu renkli yazılmış konu vardır ve o konu konuşuluyordur. Benim ise kafam hiçbir zaman orada değildir. En saçma sapan şeyi allayıp pullayıp insanlara anlatırım. “Ya hiç fark etmedik” falan derler, ama ben orada onunla eğleniyorumdur. Sanırım beni de hayatta kurtaran bir şey bu. Çünkü bunu anlatmak, buna gülmek, o anda onu izlemek… Asıl mevzu başka, ve ben bambaşka, arkada duran, bizimle ilgisi olmayan bir şeyler kurmuşum. “Biz onu görmedik, fark etmedik” diyorlar. Çünkü siz yetişkinler gibi olması gereken şeyle ilgileniyorsunuz!

Deniz: Normal insanlar gibi. [10 Bin Adım’ı izlerken] Senin o bakış açın ve mizahını o kadar sevdim ki. “Oha Larry David kafası bu!” dedim.

Devin: Onun da çakması olduğumu (nasıl olacaksam?) yazmışlar.

Deniz: O bir, ne denir ona, mizah zekâsı. O başka bir şey. Onun da espri anlayışında en standart durumlarda abuk sabuk bir şeyler konuşmak vardır. Ben çok severdim. Senin yaptığın şakalarda da bunu fark edince aşırı hoşuma gitti.

“İşin içinde biri olarak, aslında, o gördüğümüz eğitim, ıvır kıvır, beni tamamen ezdi. Bu taraflarımı ortaya çıkarmama imkân sağlamadı.” –Devin Özgür Çınar 

Devin: Ben de Larry David’i çok severim. Seinfeld de çok severim. Seinfeld geldiğinde CNBC-e vardı. Aklımı oynatıyordum ve kaç kere seyrettiğimi bilmiyorum. Ben gerçekten kendimi çok kötü hissettiğimde o George’u Meorge’u görmek istiyorum mesela. Tam o sıralarda yirmilerimin sonundaydım galiba. Klasik, eğitimden çıkıp gelmişim. Ama hiçbir şekilde içine giremiyorum. Ne bileyim, kendimi bir türlü “aktris” gibi hissetmiyorum ve o zamanlar onu hissetmeye çalışırken o kadar zorluyordum ki kendimi. Bir tarafım da bunları o kadar çok seviyordu ki. Hatta Engin’le çok gülerdik işte. Engin’le birbirimize anlatıp baştan izlerdik, “Ne yapmışlar” diye. Ve çözemezdik yani. O öyle bir şey açtı ki. Mesela Baskets’ı da çok severim.

Deniz: Bayılırım!

Devin: Adam, tacizci adam, malesef çok iyi bir yazar.

Deniz: Louis C.K. Adını sen söyle diyor topu bana atıp ya! Adam tacizci diye. Seinfeld’i döndürüp döndürüp baştan izlerdim ben de.

Devin: Nasıl büyük bir yalnızlığa karşılık geldiğini şimdi anlıyorum. Çok iyi anlaştığın birini bulmuşsun gibi. Bu saçmalıklarla bir tek sen ilgilenmiyorsun. Başka birileri de var ve bunları seyrediyor.

Deniz: Gençler ne kadar şanslı. Kendi dillerinde (umarım daha fazla olacak) komedi izleme şansları var. Bizim yoktu, hep yabancı diziler izliyorduk mecburen.

Devin: Evet

Deniz: Türkçe komedi bir tek benim gençliğimde Avrupa Yakası vardı. O da o kadar uzundu ki. Haftaiçi geç saatte yayınlanıyordu, internette yayınlanmıyordu falan. İzleyemiyordum bile bazen. Şimdi aç 10 Bin Adım’ı, Türkçe gül.

Devin: İnşallah böyle bir şey olur. Ben de çok isterim. Ben Bonkis’i yabancı bir diziyi izlerkenki duyguyla izledim. Bence bu güzel bir his çünkü yıllarca burada öyle bir şey yapamayız, olmaz, çünkü adamlar, işte böyle, çok naif, falanla mücadele oldu. Naif falan da değil aslına bakarsan da, kimseyi ilgilendirmiyor, çünkü hep büyük olaylar, büyük büyük şeyler olması gerekiyor! Sanki hep gündelik hayatta başımıza aşırı büyük şeyler geliyor gibi. Gelmiyor. Bazen büyük şeyler geliyor da nihayetinde bir sürü saçmalık da oluyor. Dolayısıyla, evet çok mutluyum. İkinci sezonu olacak mı?

Deniz: Bakalım. Bana çok güzel mesajlar geliyor ya. Aşırı mutlu oluyorum. Millet “Devam etmeme diye bir ihtimal yok!” diye kızıyor.

Devin: Öyle. Bizim de dün sonuncu bölümün fragmanı yayınlandı da… “Nasıl ya. Zaten 10 dakika. 2 dakikası jenerik. 8 dakika kalıyor. Ne finali kardeşim!” Böyle şeyler yazmışlar. Ama biz açıkçası bu kadar beklemiyorduk.

Deniz: 10 Bin Adım büyük koptu ya. Herkes izledi. Çok güzel denk geldi. Tam zamanında. GAIN’in açtığı bir dönemde olması, hepsi çok güzel oldu. Ne zaman devam edeceksiniz siz hakikaten?

Devin: İkinci sezonu yazmaya başladım. Çok daha bir şey yazamadım da ikinci sezonu yazmak bitince, sanırım. Bilmiyorum, seneye ekimde falan girer gibi duruyor. Engin’in bir de başka bir işi var, onu çekmesini bekleyeceğiz. Dolayısıyla birkaç ayda da yazsam, sonrasında da çekeriz. Üçüncü bölüm yayınlandığında “İkinci sezonu hemen yapalım” dendi. Biz de çok şaşırdık.

Deniz: Ne güzel!

Devin: Çünkü biz Engin’le kendine çok güvenen, “yaptık” falan diyen tipler değiliz. Birbirimizi korkarak arıyoruz. “O ne dedi?” “Peki bu ne demiş?” “Doğru mu söyledi, yoksa?” Daha dün şey diyor: “Ya bize ayıp olmasın diye mi öyle diyorlar acaba?”

Deniz: Yapmayın ya! Engin Günaydın da yani… Çınar bu moda giriyorsa ben ne yapacağım yani?

Devin: Sen sakın o moda girme! Sen dışarıdan geldin ya, tabii bunu pozitif bir şey olarak söylüyorum.

Deniz: “İşgalci!”

“Masanın başında tek başıma döktürebiliyorum içimi. Oyunculukta başka faktörler var, çok kasıyorum ben kendimi.” –Deniz Tezuysal

Devin: İşin içinde biri olarak, aslında, o gördüğümüz eğitim, ıvır kıvır, beni tamamen ezdi. Bu taraflarımı ortaya çıkarmama imkân sağlamadı. Ya da ben öyleydim, bilmiyorum. Ama bakınca senin mimar olmanın çok büyük etkisi var bu işin matematiğini çözmekte diye düşünüyorum. Çünkü bence gerçekten bu önemli bir şey. Sahiden yazdığın senaryolar çok iyi. Bu baktığın, çözdüğün şey çok doğru. Bunun mimar olmanla ilgisi olabilir. Sen o korkulardan azade bir şekilde girdin. Biz daha korka korka girdik. Büyük büyük adamlar, büyük büyük kadınlar, işte tiyatrocu falan… Zaten ben ne öyle biri olabilirdim, ne de olmak istedim. Ama tüm bunlar beni çok korkaklaştırdı. O korkuyu giderek atsam da devam ediyor. Dolayısıyla sen daha bence bodoslama girip de başarılı olduğun için sakın öyle olma. Peki sana şeyi soracağım. Oyunculuk nasıl geldi sana sette? Sanki yıllardır oynuyormuşsun gibi bir hâlin var da, sana nasıl geldi?

Deniz: İlk günler çok stres oldum. Aşırı heyecanlandım, gerildim. Hata yapmayacağım diye kendimi çok kastım. Omuzlarım, her yerim tutuldu başlarda. Sonra yavaş yavaş alıştım… Bir de her sahnede varım yani. Benim için de yeni bir tempo. 12-13 saat orada duruyorum, başta ambale oldum elbet. 4-5 gün geçtikten sonra rahatlamaya başladım. Emre Erdoğdu da çok iyi bir yönetmen. Tanıyor musun onu?

Devin: Yok tanımıyorum ama çok beğendim. Ona da lütfen tebriklerimi ilet.

Deniz: Kar diye bir filmi vardı. Görürsen izle mutlaka. Çok destek oldu bana her konuda. Beni rahatlattılar, sonra eğlencesinin tadını çıkarmaya başladım. Arada kafama göre şakalar ekliyorum, senaryodan iyice sapıyorum, rahatlayınca zevkli geldi son 1-2 haftası. Tadını aldım. Ama zor iş.

Devin: Evet. Hangisi daha zor diye en geyik soruyu ben de sana sorayım. Bana hep sorarlar. Oyunculuk mu yazarlık mı?

Deniz: Ben yazarlığı tercih ederim ya. Masanın başında tek başıma döktürebiliyorum içimi. Oyunculukta başka faktörler var, çok kasıyorum ben kendimi.

Devin: Setin goygoyunu ben çok seviyorum. Ama o her zaman denk gelmiyor. Dolayısıyla o goygoy için durabilirim orada. Eğlenceli insanlarla çalışıyorsam oyunculuk yapmayı çok seviyorum. Yazmak benim için de kendi kendime yaptığım bir şey olduğu için daha rahat. İstediğimi kendi kendime yazıp, gülüp, yazarken onu çok yaşayabiliyordum. Bazen Engin’i hayal edip Engin’i arıyordum mesela. Olur ya, kendi kendine bir şeye gülersin, karşı taraf anlamaz. “Hee” falan diyordu o da. Yazınca tabii ki, hele iyi yazdığını düşündüğün bir sahneyse çok mutlu oluyorsun. Onun karşılığı oyunculukta sanki yok benim için de. O başka bir tatmin.

Deniz: Hazzı daha yüksek bence de.

Devin: Uydurduğun bir şey aslında ama birileri okuyup güzel olmuş, güldük, şu bu, dediğinde benim çok hoşuma gidiyordu. Ama oyunculuk yapmadan da duramazmışım gibi geliyor. Oyunculuğu da çok seviyorum da… Engin hep şey derdi sette. Geliyorsun, giriyorsun, kahvaltı yapıyorsun karavanda, seni kostüme alalım, vs… O işi yapmaya gitmişsin ama kaytarma duygusu çok yüksek oluyor. İşin bu ama “Biraz daha oturayım, bir kahve daha içeyim” diyorsun.

Deniz: Değil mi!

Devin: Engin bir gün şey dedi işte: “Bir gün bütün ekip toplansın, ama hiçbir şey çekmeyelim. Biz gelelim, karavanda oturup çay kahve içelim, sonra yönetmen gelsin. O rutin olsun ama hiçbir şey çekmeyelim.” Herkesin hoşuna gitti.

Deniz: Orada bulunmak yetiyor gibi bir şey var, değil mi?

Devin: Ama tabii dizilerde, soğukta 16-17 saat çalışıp, artık anamdan emdiğim sütün burnumdan geldiği zamanlar çok geçirdiğim için… Ya aşırı soğuk ya aşırı sıcak ve sen ikisi de yokmuş gibi bir şey oynamaya çalışıyorsun. Hiç sıcak değilmiş, hiç soğuk değilmiş gibi. Tabii ki çok zor ve yıpratıcı.

Deniz: Tabii ben onları yapabilir miydim, bilmiyorum. Ben çok kolay bir yerinden başladım oyunculuğun. Hem kendi metnimi okuyorum, hem kendimden yola çıktığım bir karakter, o yüzden “İyi oynamışsın” falan dediklerinde ben çok üstüme alınamıyorum. Başka birini verseler rol olarak yapabileceğim şüpheli. Ama Bonkis’te ben kendimden yola çıktığım birini oynadığım için rahat bir sahada, kendi sahamda futbol oynadım gibi bir durum oldu. Bir de dediğin gibi şartlar zor değil, zaten bir avuç insanız sette.

Devin: Kaç günde çektiniz?

Deniz: 3 haftada çektik toplam. Her şey 3 haftada oldu bitti.

Devin: Hmm. İyi çekmişsiniz.

Deniz: Çok eğlenceliydi.

Devin: Biz de 20 günde çektik 10 bölümü. Bazı bölümler 14 sayfaydı. Kaç sayfaydı Bonkis genelde?

Deniz: En kısa 15 sayfalık bir bölümümüz var. Onun dışında hep 18-19…

Devin: Anca denk geliyor evet. Öyle şeyleri de öğreniyorsun. Şu kadar yazınca, şuna denk geliyor. 11 var mesela, o 8’e denk geliyor falan…

Deniz: Sen kendi isteğinle mi 10 dakika civarında tuttun? Yoksa bir formata mı uydun? Nasıl oldu?

Devin: Yok, biz aşağı yukarı 10 dakika olsun diye konuşmuştuk. Ama 17 sayfa da olur, diye konuştuk. İlk yazdığım bölüm aslında 17 sayfaydı. Ama sonra ilk bölümler hep revize olur ya. Orada bir revize oldu mesela ama genelde aslında çok da uzatmadan, hikâye en kısa nasıl anlatılıyorsa onun peşine düşmüştüm. Tabii bazı yerler diğerlerinden daha komik oluyorsa onları biraz uzattım. Ama genelde kendiliğinden 13-14 sayfa oldu. Bence her hikâyenin, anlatmak istediğin her şeyin bir ömrü var. Bir format böyle diye değil. Yoksa bir bölümde 19 sayfa olur. Çünkü anlattığın şey öyledir. Ama genelde öyle bir bakış yoktu. 13-14 sayfada bitti. Bir tanesi kısaydı. O da bende baya karın ağrısı yarattı “Ne olacak” diye. Ama kimse öyle görmüyor aslında.

Deniz: Hiçbir şey olmuyor.

Devin: Hiçbir şey olmuyor, evet. Ama ben genel olarak zaten “Ne yapacağız? Ne olacak?” gibi bir tip olduğum için… “Yine nerede hata yaptım, özür dilemem gereken kaç kişi var?” gibi uyandığım için genel olarak… Ama güzel, çok güzel.

Deniz: Eline sağlık, çok güzel olmuş.

Devin: Senin de öyle. İyi ki de bizi böyle buluşturdular.

Deniz: Evet. Ben de çok memnun oldum. Sen nerede oturuyorsun? Belki yüz yüze de karşılaşırız.

Devin: Ben sanatçı olduğum için Cihangir’de oturuyorum! Sen?

Deniz: A tabii doğru ya. Ben Cihangir’den taşınalı 6 sene oldu. Moda’dayım ben.

Devin: Sen Moda’dasın, tahmin ettim. Ben de aslında Caddebostan’da oturuyordum. 4-5 sene orada oturdum, oraları da çok seviyorum. Sonra bu tarafa çok gelmem gerektiği için yıldım. Zaten şimdi sokağa falan da çıkamıyoruz. Ama biz tabii pandemiyi güzel atlatanlardanız. Hiç farkında olmadan ilk defa doğru bir şey yapmış olmak.

Deniz: Onu da yanlışlıkla yapmış olmak.

Devin: Evet, tamamen tesadüfen. Millet 8 dil öğrendi, 10 enstrüman çalıyor. “Kendime döndüm, kişisel gelişim”… Ama tabii ki dizi bittikten sonra o tempo bitti. Bir 15 gün çok yorgundum. Ocak ayından itibarenki süreç de dizinin yayınlanmasıyla tatlıydı. Sonrasında giderek çok bunalmaya başladım sahiden de.

Deniz: Ne yapalım, artık yazacağız! İkinci sezonlar bizi bekler hanımefendi!

Devin: Evet.