Hayatın devinimi: Deniz Koloş ve Gülçin Kültür Şahin ile Ölüm Bizi Ayırana Dek üzerine

Röportaj: Yağmur Ruken Kahraman

62. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nden En İyi Kısa Film, 26. İzmir Kısa Film Festivali’nden ise En İyi Film, En İyi Senaryo ve En İyi Oyuncu ödülleriyle dönen Deniz Koloş imzalı Ölüm Bizi Ayırana Dek, odağına kaybetmenin etrafında karşılaşan iki insanı alıyor.

Başrollerini Gülçin Kültür Şahin ile Menderes Samancılar’ın paylaştığı filmde, ayrılık sürecindeki Songül ile kayıp torununu arayan yaşlı bir adamın beklenmedik karşılaşmasına tanık oluyoruz. Yaklaşık 20 dakika gibi kısa bir sürede bu karşılaşma -ve Songül’ün yolculuğa eşlikçi, susmak bilmez iç sesi- vesilesiyle; kendimizi anlamanın yolunun başkalarına açıklıktan geçtiğine, kaybetmeye, kaybı nasıl ağırladığımıza, ondan arta kalanla ne yaptığımıza, kaybın etrafında bir araya gelmenin kıymetine, birimizin hayatının her zaman diğerinin elinde olduğuna, o ele ya da birbirimize tutunmaya, bağ kurmaya ve yakamızı bir türlü bırakmayan -içimize kimin koyduğunu tam kestiremediğimiz- iç seslerimize dair düşünüyor ve onca duygu ile kol kola geziniyoruz. 

Filmin hazırlık sürecine ve kucağımıza bıraktığı duyguya dair senarist / yönetmen Deniz Koloş ve başrollerden Gülçin Kültür Şahin ile konuştuk.


Deniz Koloş yanıtlıyor:
“Seyircilerden ‘aynı ben’ ya da ‘beni çekmişsiniz sanki’ cümlelerini duymak, filmin birilerine dokunduğunu görmek çok mutluluk vericiydi.”

Filmin ilk tohumu nerede atıldı ya da nasıl bir ihtiyaçtan doğdu?

Her öykü benim için aynı ihtiyaçtan doğuyor galiba; dünyaya maruz kalırken kendimle temasımı yitirmemek gibi bir şey. Yazarken kelimelerle değil de görüntülerle düşünebiliyorum ben. Zihnimde bir resim, bazen bir sahne ya da bir karakter tüm detaylarıyla beliriyor ve onlara dair bazı bilgilerim de oluyor içgüdüsel olarak. Bu öykü, uzun loş bir koridorda yan yana oturan üzgün genç bir kadın ve yaşlı bir adam resminin gözümün önünde belirmesiyle başladı. Ve onların bir şekilde tanışmadıklarını biliyordum; kadın, acılı adama eşlik ediyordu sadece. Peki o zaman “kim bunlar?” ve “niye beraberler?” sorusunu sormaya başladım. Songül’ün kim olduğu ve neden böyle biri olduğu sorusu da hikâyeye kafa sesini ekledi. O dönem bir yandan kendi iç sesimle mücadele ediyor, bir yandan da yas ve hiç tanımadığımız birinin yasını paylaşabilir miyiz gibi şeyler düşünüyordum. Bunların karışımından çıktı bu öykü.

Kaybetmek etrafında karşılaşan iki insan var filmin merkezinde. Kaybettiklerimiz etrafında bir arada olmanın ve birbirimizle ilişki kurmanın kıymetini/gerekliliğini bizlere hatırlatıyor. Peki kaybetmek sizin için ne ifade ediyor? Bir zamanlar orada olan bir şeyin ya da birinin artık orada olmaması hâliyle ne yaparsınız? 

Kayıplar çok çeşitli. Sevdiğin birini ölüm yoluyla kaybetmek yaşamadığım, bilmediğim bir duygu çok şükür, bunun üzerine bir şey söyleyemem. Ama bir dönem kıymet verdiğin insanların ve şeylerin hayatından çıkması o kadar da korkutucu gelmiyor bana artık bu yaşımda. Daha gençken çok daha zorlayıcıydı.

Kaybettikçe fikre alışıyor ve o kadar da acıtmadığını görüyor insan. Hayatın bir devinimi var her şeyin aynı kalması tuhaf olur zaten. Düşünceler, duygular, beğeniler, şartlar zamanla değişiyor. Başlangıçta zor tabii ama o kaybedilen şey her ne ise çıkması gerektiği için, yenisine yer açmak için çıkmıştır hayatından gibi düşünüyorum.

Yazım aşamasından sete uzanan süreçte en zorlayan şey ne oldu diye sorsam? 

Prodüksiyon yapmak. Yıllardır setteyim ama hiç prodüksiyon tarafında çalışmamıştım. Para bulmaya çalışmak, bütçe yapmak, onun içinde kalmaya çalışmak hiç bana göre şeyler değilmiş anladım.

Bu filmi yaparken size eşlik eden bir şarkı, başucu kitabı ya da bir cümle/imaj oldu mu? 

Müziğe benim başlangıçta ihtiyacım oluyor, yukarıda bahsettiğim zihnimde beliren görüntülerin duygusunu bir müzikle eşliyorum. Hemen oturamıyorum zaten yazmaya, hikâyenin iskeleti kafamda az çok belli olunca oturabiliyorum; o süre zarfında da eşlediğim müzikle vakit geçiriyorum biraz.

Bu öykü için de Cengiz Özkan – Mayın dinliyordum. Yazarken ise asla müzikle çalışamıyorum. Tamamen sessizliğe ihtiyacım oluyor sadece zihnimi duymak istiyorum. Zaten karakterleri oynayarak yazıyorum, müzik hiç işime gelmiyor o yüzden.

Film festivallerde seyirciyle buluştu ve ödüllerle döndü. Seyirciyle karşılaşmanız ve aldığınız geri dönüşler nasıldı? 

Bu süreç benim en heyecanlandığım, en keyif aldığım tarafı oldu. Seyircinin nasıl karşılayacağını çok merak ediyordum. Belki kafasının içindeki sesi görmek birilerine iyi gelir diyordum. Ve gösterimler sonrası seyircilerden beğenileriyle beraber “aynı ben” ya da “beni çekmişsiniz sanki” cümlelerini duymak, filmin birilerine dokunduğunu görmek çok mutluluk vericiydi.

Son dönemlerde kadın yönetmenlerin kısa filmlerinde; merkezindeki konu ne kadar ağır ya da iç sıkıcı olursa olsun; neşeyi / komedi unsurunu eksik etmedikleri dikkatimi çekiyor. Keza sizin filminiz de öyle. Bu konuya dair bir gözleminiz ya da söylemek istedikleriniz olur mu?

Ben kendi adıma konuşabilirim. Aslında o iç sesler gerçek hayatta pek de komik değiller; hatta bayağı acımasız oluyorlar. Ama filmi o tonda kursaydım ortaya iyice kasvetli, izleyeni de beni de dibe çeken bir şey çıkacaktı. O yüzden biraz ters köşe yapmak istedim. O sesi hafifletirsem, hatta dışarıdan ne kadar absürt göründüğünü kendime gösterirsem belki susar diye düşündüm. Kısacası mizah benim için o sesi ciddiye almamanın ve etkisini kırmanın bir yolu oldu.

Songül’ün susmak bilmez iç sesi filmin üç ana karakterinden biri diyebiliriz. Sizin iç sesinizle ilişkiniz nasıldır? Bu filmi yapmak iç sesinizle olan ilişkinize dair bir dönüşüme vesile oldu mu?

Benim iç sesimle mücadelem çok uzun sürdü. Onun bana konuşma biçimi beni çok yoruyor, hareket almamı engelliyordu; içten içe onun bana ait olmadığını da biliyordum üstelik. Filmi yaparken de belki susar diye bir umudum vardı; susmadı, ama artık güzel şeyler söylüyor, bu ara seviyor beni.

Songül bir şarkı olsaydı; hangi şarkı oldurdu diye sorsam?

Songül şu anki hâliyle bir şarkı olmazdı, sessizlik olurdu bence. Onun şimdilik ihtiyacı olan bu. Ama bu süreci atlattığında, bir sonraki aşamaya geçtiğinde diline dolanan şarkı sanırım Sertab Erener – Kendime Yeni Bir Ben Lazım olur.


Gülçin Kültür Şahin yanıtlıyor:
“Benim iç sesim Songül’ün iç sesinden de yargılayıcı. Çay içerken bile bırakmıyor peşimi.” 

Senaryoyu ilk okuduğunuzda neler hissettiniz? Oyuncu olarak sizin için bu dünyayı cazip kılan nüanslar nelerdi?

Songül’ü oynarken çok eğleneceğimi düşündüm. Öyle de oldu. Başta Songül’ün kısa bir filmde işlenen katmanlı yapısı ilgimi çekti. İç ses olayı da beni çok etkiledi tabii ki. Kendi iç sesim de dâhil bütün bu iç seslerin karakterlerimize 180 derece zıt olması durumu beni çok düşündürüyor. İç sesimiz olarak kimler konuşuyor, kimin sesi daha yüksek çıkıyor; bunları araştırmak, keşfetmek her oyuncunun ağzını sulandırır galiba. Songül’ün tüm gününü direksiyon başında geçirmesini de çok sevdim. Keşke uzun yola çıksaydı Songül. Senaryodaki mizahi tonu da çok sevdim.

Kaybettiklerimiz ve yasımız etrafında bir araya gelmeyi, birbirimizle ilişki kurmanın kıymetini bize hatırlatan bu film vesilesiyle Songül’le karşılaşmanın, onu oynamanın ve film sürecinin sizde bıraktığı şey ne oldu?

Filmin çekiminin planlandığı tarihin çok yakınında babam rahatsızlandı, yoğun bakımda yattı. Çekimleri iki ay ertelediler arkadaşlarım, sağolsunlar. Biz filmi çekerken de babam hâlâ yoğun bakımdaydı, durumu belirsizdi. Çekim boyunca o kadar aklım fikrim babamdaydı ki sanki bu film babamla anımız gibi de hissediyorum. Çekimden kısa bir süre sonra da babamı kaybettik. Çok zor zamanlarıma denk gelen bu film sürecinin bende bıraktığı en önemli şey kurduğum dostluklar. Yönetmenimiz Deniz ve görüntü yönetmenimiz Deniz (Eyüboğlu) ile sanki 20 yıldır arkadaşmışız gibi hissediyorum. Onlardan önceki hayatımda onların olmamasına inanamıyorum. Filmi dört günde çektik. Dört günde herkes -gerçekten- üç sezondur devam eden bir dizideymişiz gibi kaynaştı. Bu her zaman olmayabiliyor, o yüzden bunu çok kıymetli buluyorum.

Songül’ün hikâyesini ve filmin komedi unsurunu göz önünde bulundurursak, hazırlık sürecinde karakterin temsiline dair göz ettiğiniz şeyler oldu mu?

Komediyi hedeflediğimiz bir çalışma gerçekleştirmedik doğrusu. Yönetmenimiz Deniz Koloş ile beraber bir prova sürecimiz oldu. Replikleri çalıştığımız bir süreç değil bu; karakteri keşfetmeye çalıştığımız bir süreç aslında. Songül ve iç sesinin temsillerinin birbirlerinden olabildiğince uzak olmalarına dikkat ettik.

İzmir’den En İyi Kadın Oyuncu ödülüyle döndünüz. Filmin seyircideki karşılığı nasıl oldu? Nasıl dönüşler aldınız?

İzmir Kısa Film Festivali harika bir festivalmiş. Ben ilk kez katıldım. Bu film de benim oynadığım ilk kısa film zaten. Harika bir seyirci vardı. Tüm seyirciyle birlikte filmleri izlemek, söyleşilere katılmak, yeni sinemacılarla tanışmak da harikaydı. İzleyici kendinden çok şey buluyor Songül’ün iç sesiyle mücadelesinde. Konuştuğum çoğu kişi bana kendi iç sesleriyle maceralarını anlattı doğrusu. Bu paylaşım da hoşuma gitti. Bir salon insan hiç olmayan birilerine kızdık, onlara güldük, hep beraber biraz rahatladık.

Songül bir şarkı olsaydı; hangi şarkı oldurdu diye sorsam?

Cem Adrian ve Birsen Tezer’den Beni Hatırladın mı?.

İç sesinizle birlikte uzun bir araba yolculuğuna çıkmanız gerekse, bu nasıl bir yolculuk olurdu?

Çok tatsız bir yolculuk olurdu, oluyor. İki buçuk – üç saatlik bir araba yolculuğuyla memleketim Babaeski’ye gidiyorum bazen tek başıma. Kafamdaki sesle yolculuk yapmayı yeterince deneyimliyorum. Benim iç sesim Songül’ün iç sesinden de yargılayıcı. Çay içerken bile bırakmıyor peşimi. Ben de ne yapayım, müziğin sesini biraz daha fazla açıyorum.