Pembe Çamur: Dünyanın sonundan sevgilerle!
Yazı: Korcan Derinsu
Fernanda Trías, Uruguay ve Meksika’da kazandığı pek çok ödülün ardından 17 dile çevrilen ve dünya çapında başarı kazanan Pembe Çamur romanıyla kıyamet yaklaşırken hafızasına, azmine ve yüreğindeki merhamete sarılanların hikâyesini anlatıyor. Emrah İmre çevirisi ve İş Bankası Kültür Yayınları etiketiyle Türkçede.
Ne hakkında? Hikâye ne?
Pembe Çamur, görünmez bir felaketin kıyısındaki bir sahil kentinde geçiyor. Şehir, denizden gelen tuhaf bir koku ve giderek yayılan bir hastalık yüzünden yavaş yavaş çöküyor. İnsanlar evlerine kapanıyor, sokaklar boşalıyor, hayat giderek daha dar alanlara sıkışıyor. Romanın anlatıcısı da bu atmosferin ortasında yaşamaya çalışan genç bir kadın. Bir yandan hasta bir çocuğa bakıcılık yapıyor, bir yandan da eski ilişkilerinin ve kırılgan hayatının ağırlığıyla baş etmeye çalışıyor.
Zaman dilimi ve mekân
Belirsiz bir zaman.
Montevideo’ya benzeyen ama adı özellikle belirtilmeyen bir Latin Amerika şehri.
Okumadan önce bilmemiz gerekenler
Fernanda Trías Uruguaylı bir yazar.
Toplamda beş romanı ve bir öykü derlemesi bulunan yazar Pembe Çamur ile Uruguay Ulusal Edebiyat Ödülü ve Sor Juana Inés de la Cruz Edebiyat Ödülü’nü kazanmış; 2024’te Ulusal Kitap Ödülleri (National Book Awards) uzun listesine girmiştir.
Eserleri 20 dile çevrilen Trías, 2015’ten bu yana Kolombiya’da yaşamakta ve Instituto Caro y Cuervo’da yaratıcı yazarlık dersleri vermektedir.
Trías’ın Türkçedeki diğer romanı Çatı Katı da yakın zamanda Dedalus Kitap’tan yayımlanmıştır.
Kitaba dair en çok neyi sevdin?
En çok atmosferini sevdim. Trías çok az araçla, neredeyse minimal bir anlatımla son derece yoğun bir dünya kuruyor. Dahası klasik bir felaket anlatısı kurmak yerine, okuru belirsiz bir dünyanın içine bırakıyor; dışarıda tam olarak ne olduğu hiçbir zaman netleşmiyor. Bu yüzden romanın gerilimi olaylardan değil; atmosferden ve karakterin iç dünyasından doğuyor.
Ayrıca pandemi öncesi yazılmış olmasına rağmen, pandeminin aşağı yukarı nasıl olacağını kestirmiş olması da çok hoşuma gitti.
En az neyi sevdin?
Romanın biraz daha derinleşmesini isterdim. Kurduğu dünya çok güçlü ama bazı temalar –özellikle toplumsal çöküşün boyutları– biraz daha açılabilirdi sanki.

Yazıma dair neler söyleyebilirsin?
Dil de anlatım da sade ama imgeler oldukça güçlü. Romanın birçok bölümü gerçekten sinematografik: Denizden gelen koku, boş sokaklar, kapalı evler, giderek daralan hayat vs. Okur hızlıca kendini bu boğucu dünyanın içinde buluyor. Bu yüzden roman neredeyse görsel bir deneyime dönüşüyor. Uzun betimlemelere ihtiyaç duymadan bunu yapmak çok etkileyici.
Kısa sürede sürüklenerek mi okudun? Yoksa biraz sürünerek mi?
Sürüklenerek ama klasik anlamda ne olacak merakından değil de atmosferin insanı içine çekmesinden. Büyük olaylar bekleyen okurlara göre olmadığını da söylemekte fayda var.
Çok etkilendiğin / dönüp tekrar okuduğun bölüm(ler) oldu mu?
Özellikle olmadı ama romanın evreni, okurken de okuduktan sonra da zihnimde dönüp durmaya devam etti.
Kitap modunu nasıl etkiledi?
Pandemi günlerini hatırladığım için biraz huzursuz hissettim doğrusu. Düşününce çok uzak geliyor ama neler yaşamışız gerçekten!
Kitabın ismi hakkında ne düşünüyorsun?
“Pembe Çamur” romanın dünyasında fabrikalarda üretilen temel besin kaynağının adı. Pembe, jel gibi bir maddeden bahsediliyor ancak ne olduğu tam olarak bilinmeyen bu madde sağlık için iyi mi kötü mü, bu da çoğu şey gibi meçhul. İsim seçimi olarak hem romanda yaşanan ekolojik felakete pas atması hem de bilinmezin kaygısını yansıtmasıyla çok iyi bir seçim bence.
Bu kitabı seven şunları da sever
Pembe Çamur’u okurken aklıma J.G. Ballard’ın Beton Ada veSamanta Schweblin’in Kurtarma Mesafesi romanları geldi. İkisi de felaketin eşiğinde duran karakterlerin iç hesaplaşmasına odaklanan metinler.
Aynı şekilde Lars von Trier’in Melancholia ve Andrei Tarkovsky’nin Stalker filmlerini de bol bol düşündüm okurken.
Bir de kitap okurken müzik dinleyemiyorum asla ama MONO’nun Hymn to the Immortal Wind albümü bu romanın soundtrack’i olurmuş kesinlikle.
Yazara bir soru soracak olsan bu soru ne olurdu?
Dünyanın sonu geldiğinde sizce insanlar en çok neyi fark ederdi: Hayatın anlamını mı yoksa internetin ne kadar önemli olduğunu mu?