Queens of the Stone Age: Sonsuzluk yeraltı mezarlarında yankılanırken
Röportaj: Cem Kayıran - Fotoğraf: Andreas Neumann
Queens of the Stone Age, 2023’te son stüdyo albümü In Times New Roman…’ı yayımlamadan önce grubun lideri Josh Homme’nin kanser tedavisi gördüğüne ilişkin bir basın açıklaması yapmıştı. Albümü takip eden turnenin 2024 yazındaki Avrupa ayağı devam ederken ne yazık ki Homme’nin durumunun kritik bir hâl aldığı ve ameliyat olması gerektiği; dolayısıyla kalan konserleri iptal etmek zorunda kaldıkları duyurulmuştu.
2025’te Queens of the Stone Age tam gaz rifflerini cayır cayır ateşlediği performanslarıyla sahnelere döndü ne mutlu ki. Ha, bir de şapkadan Alive in the Catacombs adını taşıyan, sindirmesi pek kolay olmayan bir iş çıkardılar. Müziğin canlı çalımında ortaya çıkan enerjiyi her daim önceliklendiren gruplardan olan Queens of the Stone Age’in, turnesini durdurmak zorunda kaldığı günlerde Paris’teki yeraltı mezarlarında kaydedilen bir performans filmi bu. La Blogothèque’in prodüksiyonunu üstlendiği filmdeki parça seçimleri de bu parçaların icrası da ortamın beraberinde getirdiği ağırlığa uygun bir şekilde yapılmış. Denkleme bir de Homme’nin sağlık durumuyla ilgili tüm endişe bulutunu eklenince ortaya insanın içini tam anlamıyla yakan bir iş çıkması kaçınılmaz tabii. Hele Queens külliyatıyla yıllarını geçirmiş dinleyiciler için.

Catacombs’un farklı odalarında gezinerek altı parça çaldıkları performansa, Andreas Neumann’ın çektiği bir kamera arkası belgeseli de eşlik ediyor: Josh Homme, grup üyeleri ve turne ekibinin, doktorlardan gelen yorumları ilk kez duyduğu ânı da barındıran Alive in Paris and Before. İçinden geçtikleri duygu durumlarını filtresiz bir şekilde aktaran belgesel, performansların nasıl zorlayıcı koşullarda gerçekleştiğini de gözler önüne seriyor. Her ne kadar arada yorulup biraz uzanması gerekse de Homme’nin bu işe yüklediği anlamı ve kararlılığını idrak edebiliyorsunuz. Aynı şekilde grubun diğer üyeleri Troy Van Leeuwen, Dean Fertita, Michael Schuman ve Jon Theodore’un bu bilinmezlikle başa çıkmaya, performansa odaklanmaya çalışma hâllerini de.
Bir yaylı üçlüsünün de ekibe eşlik ettiği Alive in the Catacombs kayıtları, Matador Records etiketiyle bir EP olarak da yayımlandı. Haziran ayının ilk günlerinde Toronto’dan Kopenhag’a 20’yi aşkın şehirde gösterimi yapılan filmi, Queens of the Stone Age’in web sitesinden edinmek mümkün. Fragmanını da buradan izleyebilirsiniz.
Bu hassas ve ruhsal açıdan bir meydan okumaya dönüşen tutku projesini Queens of the Stone Age üyelerinden Dean Fertita ile konuştuk.
*Bu röportaj, Bant Mag. Temmuz – Ağustos 2025 sayısında yayımlanmıştır.
“Yaptığımız müzik benim için hâlâ tamamen bir kaçış sanatı. Bu projede en sevdiğim şey, esas meselenin Queens of the Stone Age’in kafatasları önünde çalmasıyla değil de sonsuzluk fikriyle alakalı olması.”

Queens of the Stone Age her zaman görsel ifadelerinde seçici olan ve kendine özgü bir imaj yaratan gruplardan biri olmuştur. Ama bu performansta, özellikle belgeselde, grubu her zamankinden daha savunmasız bir hâlde görüyoruz. Sence bu yoğun ama nadir deneyim grup içi kimyayı nasıl etkiledi?
Kesinlikle herkesi birbirine daha da yaklaştırdı. Bunun birkaç sebebi var. Josh ciddi sağlık sorunları yaşıyordu. Çok fazla acı içindeydi. Gerçekten, turneyi yaklaşık iki hafta önce bırakmamız gerekirdi aslında. Kendisine acilen ameliyat olması gerektiği söylenmişti. Ama bu, yaklaşık 20 yıldır gerçekleştirmeyi hayal ettiği bir projeydi. Bu yüzden, onun inatçı doğası devreye girdi ve “Bu olmazsa olmaz.” dedi. Hatta “Bu beni öldürecekse bile yapacağım.” diyordu. Böyle biri etrafında olunca, ona destek olmak dışında bir seçeneğin kalmıyor. Açıkçası, o gün ne yaptığımızı tam anlamıyla kavradığımı bile sanmıyorum. Tek odağımız onun iyi olduğundan emin olmaktı. Birkaç hafta önce filmin bir gösterimini izleyene kadar, aslında ne yaşadığımızı tam olarak hissedemedim. “Ah evet, oradan yürüdüğümü hatırlıyorum.” diyebiliyordum ama o esnada tamamen iş odaklıydık. O ânın değerini tam anlamıyla yaşayamadım. Ama bunu yapmış olmak ve bu kadar iyi sonuçlanmış bir şey görmek, beklentilerimizi fazlasıyla aştı. Çok gurur duyduğumuz bir şey oldu ve sonsuza kadar var olacak olması da harika.
Hem solo müzisyen hem de bir grup üyesi olarak, bu tür ağır duygusal süreçlerde yaratıcı anlamda fonksiyon göstermek de kolay olmasa gerek. Sen bu tip durumları nasıl yönetiyorsun?
Nasıl mı başa çıkıyorum? İlginç bir soru. Kendi başıma şarkı yazmayı ve üretmeyi seviyorum. Ama bir grubun parçası olduğumda, en azından kendi rolüm açısından, bunun ne anlam ifade ettiğinin hep farkında olmuşumdur. En iyi nasıl dile getirebilirim bilmiyorum ama bir şarkının içinde herkesin sürekli alan için savaşması iyi bir şey değil. Bu, şarkının önüne geçer. Beni asıl heyecanlandıran şey, o küçük anlara sahip olduğunda “Peki bu anla ne yapacaksın?” diye düşünmek. Bu yaklaşım, Queens of the Stone Age içinde de dışında da yaptığım her şeye yön veriyor. Daha geniş perspektiften baktığında ben her şeyi yapabiliyorum, sadece farklı zamanlarda.


Sence Alive in the Catacombs, gruba dair önceki işlerinizin değinmediği bir yönü ortaya çıkarıyor mu?
Bu deneyimden anladığım şey şu: Biz, gürültülü rock’n’roll grubu olarak tanınıyoruz ama burada her şeyi sadeleştirdiğimizi görebilirsiniz. Şarkıların en minimal versiyonlarını sunduk; hâlâ ilgi çekici ve özgün bir şekilde. Şarkıların özü korunmuştu. Hâlâ ağırlar. Vokallerde ve sözlerde o kadar fazla nüans ve duygu var ki… Bence Josh bu tarz senaryolarda gerçekten parlıyor. Bu deneyim, grubun nasıl algılandığı konusunda ufku genişletiyor olabilir. Belki de bu, insanların daha fazla merak etmesine ve farklı yollara yönelmemize alan tanıyacaktır. Canlı performanslarda bile… Geçen gün açıkladık, Catacombs etrafında kısa bir turneye çıkıyoruz. Nereye varacağını göreceğiz. Heyecan verici görünüyor.
İstek listemde birkaç şarkı var, isterseniz paylaşabilirim.
Haha, biz de bu sıralar listelerimizi topluyoruz zaten! “Bu harika olurdu”, “Şunu da yapalım” dediğimiz şarkıları… Sence ne çalmalıyız?
Mesela “Better Living Through Chemistry” kesinlikle olmalı bence.
Harika, o benim de listemde olan şarkılardan biri!
Era Vulgaris albümünden birkaç parça daha eklemek güzel olabilir, “Into the Hollow” ya da “Turnin On The Screw” gibi. Neyse benim listem uzar gider. Zira Queens of the Stone Age’in hayatıma girişi bir kaçış, ergenliğin belirsizliği içinde bir sığınak gibiydi. Bu film de çok benzer duygular uyandırdı. Görsel ya da işitsel olarak izleyici gerçekten sizinle birlikte o yeraltı mezarlarında dolaşıyor gibi. Sence bu filmi izleyen bir kişi, özellikle de Queens’in müzikal mirasına hâkim olmayan biri ne hisseder ya da ne düşünür?
Bunu böyle söylemen çok enteresan çünkü yaptığımız müzik benim için hâlâ tamamen bir kaçış sanatı. Bu projede en sevdiğim şey, esas meselenin Queens of the Stone Age’in kafatasları önünde çalmasıyla değil de sonsuzluk fikriyle alakalı olması. Arka planda yaşama dair kaçınılmaz bir gerçeklik var, evet, ama asıl amaç buradayken üretmek, kendinden bir şeyler vermek ve bunu öyle bir şekilde yapmak ki sen gittikten sonra bile insanlara ilham verebilsin. Benim için anlamı bu ve umarım izleyen ya da dinleyen biri için de benzer bir şekilde hissedilir.
“Tüm bu endişelere rağmen Josh’un kararlılığına ve bu projeyi gerçekleştirme inadına çok minnettarım. Çünkü sanatsal açıdan bakıldığında bu, gerçekten çok özel bir şey ve uzun yıllar gurur duyacağım bir deneyim oldu.”

Tabii, bir de o yeraltı mezarlarının gerçek sakinleri var. Performans sırasında ölülerle çevrili olma düşüncesi aklından geçiyor muydu?
Kesinlikle gerçeküstü bir hâldi. Birisi bunun senaryosunu yazsa bu kadar etkili olamazdı. Josh’un sağlık durumu çok belirsizdi. O belirsizlik onunla birlikte her yerde olacaktı. Arkanda seni izleyen o çıplak gerçeklik sürekli çok yoğun hissediliyordu. Öyle ki “Bu acaba son kez bir arada çalışımız mı?” diye düşündüğümüz anlar oldu. Josh’un durumuyla ilgili ne olacağını bilmiyorduk. Hiçbir şey netleşmemişti. Ama tüm bu endişelere rağmen Josh’un kararlılığına ve bu projeyi gerçekleştirme inadına çok minnettarım. Çünkü sanatsal açıdan bakıldığında bu, gerçekten çok özel bir şey ve uzun yıllar gurur duyacağım bir deneyim oldu.
Bir de size eşlik eden yaylı üçlüsünden (Cécile Lacharme, Arabella Bozic, Christelle Lessort) bahsetmemiz gerek. Ortaya koydukları iş kusursuz. Bu şarkılara zaten aşinalar mıydı, yoksa bu performans için onları öğrenmeleri mi gerekti?
Yoğun bir hızlandırılmış öğrenme süreci oldu; yaklaşık üç gün prova yaptık. Josh’un durumu iyi olmadığı için bu provalar çok uzun da olamadı. Elimizden geleni yaptık ama bir noktadan sonra Josh’un dinlenmesi gerekiyordu. Onlardan alışılmışın dışında düşünmelerini istedik. Yıllardır çaldıkları enstrümanları farklı şekillerde kullanmalarını talep ettik. Kimi zaman gitar, kimi zaman yaylı, kimi zaman nefesli çalıyormuş gibi davranmalarını istedik. Gerçekten harika iş çıkardılar.
Bir diğer zorluk da şu oldu: Prova sürecinde hep birlikte bir çember şeklinde oturup birbirimizi görebildiğimiz, birbirimize işaret verebildiğimiz bir düzen vardı. Ama çekim alanına indiğimizde her şarkı için mekân değişiyordu. Dolayısıyla bu düzen tamamen bozuldu. Artık birbirimizin gözlerine bakarak çalamıyorduk. Ama bu da bizi daha dikkatli dinlemeye itti. Bu da gerçekten harikaydı. O performanslar için her şarkıyı sadece en fazla üç kez çaldık.
Filmi izlerken ben de aynı şeyi merak ettim açıkçası.
Evet, orada 12 saat geçirdik ki bu altı şarkı için çok gibi görünse de, set değişiklikleri, kurulumlar ve diğer tüm detaylarla uğraşınca hiç de uzun bir süre değil. Josh’un durumundan tekrar tekrar bahsetmek istemem ama gerçekten her şeyi olabildiğince verimli yapmaya çalıştık. Onu mümkün olduğunca zorlamamaya özen gösterdik. Sahne aralarında kelimenin tam anlamıyla bir sedyede uzanıyordu. Zordu. Ama performans sırasında herkes aynı frekansta buluştu. Birbirimize çok dikkatli şekilde odaklandık. Dürüst olmak gerekirse, kaydın bu kadar iyi çıkmasına biraz şaşırdım. Kamera işçiliği de inanılmaz. Her şey çok özenli yapılmış. Yaylı üçlüsünün performansı da müthişti.
Klasik enstrümanlarla çalışmak, Queens of the Stone Age şarkılarının temel yapısını ya da duygusunu yeniden düşünmenizi gerektirdi mi?
Aslında bu projenin başlıca fikri, her şeyi mümkün olduğunca minimal tutmaktı. Yani gerekli olan en temel ögeleri tutup üstüne katmanlar ekleyerek dinamik olarak ilginç hâle getirmekti.. Bu da aslında yüksek sesli bir ortamda her zaman fark edilmeyen nüansları ve duygusal detayları öne çıkardı. Bu, şarkılarımızı sunuş biçimimizde bize yeni kapılar açtı. Hiç amplifikasyon olmadan bile hâlâ “ağır” olduklarını fark ediyorsunuz.
“Bazı sahnelerde kameranın yavaş zoomları bana çok ağır ve duygusal geldi. Sanki söylenmeyenlerin de bir anlamı varmış gibi.”

Seçilen şarkılar ve düzenlemeler sanki mekânla da bir diyalog içinde. Yeraltı mezarları için parça seçerken neleri dikkate aldınız?
Gerçekten uzun bir listemiz vardı. Başta bir hikâye kurgusu oluşturmak istedik, yani bu altı şarkı bir dramatik yay oluşturacaktı. Daha fazlasını yapamayacağımızı biliyorduk, o yüzden sözsel ve duygusal olarak anlamlı, yaylılarla düzenleyebileceğimiz ve hızlıca üzerinde çalışabileceğimiz parçaları seçtik.
Mesela “Villains of Circumstance” şarkısı baştan beri aklımızdaydı. Josh ve ben o şarkıyı bu şekilde birkaç yıl önce Jools Holland’ın programında da çalmıştık. O bizim başlangıç noktamız oldu. Sonrasında da ilginç bulduğumuz ve birkaç farklı albümü temsil eden parçalar aradık.
Şarkıların sıralaması da çok akıcı, özellikle böylesine sessizliğin ağırlığını taşıyan bir ortamdayken. Bu “negatif alan” kavramına nasıl yaklaştınız?
Bu konuda ilginç olan şeylerden biri şu ki kayıtları dinlerken duyduğumuz bazı detaylar bizim için bile sürpriz oldu. Kayıt günü de bu konunun üzerinde durmuştuk ama ne kadar önemli olduğunu sonradan daha iyi anladık. Ortamın kendisi de sesin bir parçası olmuştu. Mesela tavanlardan damlayan suyun sesi gibi detaylar… Bunlar mikrofonlar tarafından doğal olarak kaydedildi. Yani bu performansta aslında ortam, başlı başına bir yıldız gibi öne çıkıyor. Ortamın sesin dokusuna dahil olması çok ilginç ve benzersiz bir etki yarattı.
Filmi izledikten sonra aklımda kalanlar belli şarkılar değil aslında; içinden geçtiğimiz duygu hâlleri ve bazı detaylardı. Mesela Jon’un elindeki zincirlerle ritim yaratması ya da “I Never Came”deki muazzam çello tonları. Kayıt gününün üzerinden neredeyse bir yıl geçtiğine göre, senin aklında Catacombs deneyimini tanımlayan özel bir an ya da sahne var mı?
Açıkçası filmin tamamını ilk kez birkaç hafta önce izleyebildim. Ve bir kez izlemem yetti. Dediğin şeye kesinlikle katılıyorum, benim için de aslında şarkıların arasındaki anlar önemliydi. Bazı sahnelerde kameranın yavaş zoomları bana çok ağır ve duygusal geldi. Sanki söylenmeyenlerin de bir anlamı varmış gibi. Hâlâ oradalar, hâlâ bir şey hissettiriyorlar. Bu da bizi tekrar o fikre götürüyor: Fazla konuşmadan da duygusal bir ifade yaratabilirsin.
