Riot Women: Hayatın orta yerinde gelen can suyu

Yazı: Ekin Sanaç

Yeni Sally Wainwright dizisi, bu defa hikâyesini belirli bir yaşa erişmiş beş kadının monotonlaşan hayatlarına ve taşıdıkları acılara meydan okumak için bir punk grubu kurmaya karar vermesi etrafında kuruyor. Drama ve mizahı incelikle buluşturan altı bölümlük bu müzik dizisinin ikinci sezonu için şimdiden geri sayım başladı.


İzlemeden önce bilmemiz gerekenler

Happy Valley ve Gentleman Jack gibi birbirinden etkileyici işlerin yaratıcısı Sally Wainwright’ın yeni dizisi olması sebebiyle merakla beklenen bir yapımdı. Tanıtıcı metinler ve fragmanlar müziğin merkezde olduğu bir menopoz / punk draması izleyeceğimizi açıkça ortaya koyuyordu. Aynı zamanda mizah vurgusu da vardı. Wainwright’ın nitelikli drama dozuna aşinalığıma ve önden uyarılmış olmama rağmen duygusal anlamda beklediğimden daha sarsıcı bir izleme deneyimi yaşadım. Evet, bir müzik dizisi ve mizah kancası da çok iyi çalışıyor ama hikâyenin parçası olan cinsel şiddet, saldırı, ruh sağlığı, intihar ve bağımlılık temaları yer yer diziyi oldukça sert bir seyirliğe dönüşebiliyor. Her ne kadar kalbe binen yükün hafifletici unsurlarla dengelemesi baştan sona çok iyi gözetilse de izlerken ihtiyaç duymanız hâlinde yanınızda size iyi gelecek, ruhunuzu sıcak tutacak bir şeyler bulundurmanızı tavsiye ederim. 

Zaman dilimi ve mekân

Günümüzde geçen bir hikâye ve bir Wainwright klasiği olarak yine kendimizi Batı Yorkshire’da, Hebden Bridge’da buluyoruz. Ancak yazarın önceki yapımlarından farklı olarak kamera bu kez bizi Birleşik Krallık’ın lezbiyen başkenti olarak da bilinen bu kasabanın amansız manzaralarının yanı sıra sokakları, mahalleleri, pubları gibi farklı mekânlarında da çokça gezdiriyor. Hebden Bridge bir fon ya da bir his olmanın ötesine geçiyor; bu hissin mekânsal karşılığını daha iyi kavramamıza olanak tanıyor. 

Konu nedir?

Riot Women, farklı geçmişlerden farklı bagajlar yüklenmiş hâlde “belirli bir yaşa” gelmiş ve kendilerini görünmez ya da yalnız hisseden bir grup kadının, hayatın onları sıkıştırdığı yerlerden birbirlerine ve müziğe tutunarak çıkmalarının hikâyesini anlatıyor. Mahallede düzenlenen yetenek yarışmasına katılmak için bir punk grubu kurmaya karar vermeleri pek çok anlamda hayatta kalmalarının da yolu oluyor. Menopoz dönemi etrafındaki realite, hormonlarla sınırlı kalmadan kapsamlı biçimde işleniyor. Çünkü Riot Women esasen kadınların içinde yaş alan öfkenin, sessizliğin, başka kimse tarafından anlaşılmayacağını bilmenin ağırlığının da hikâyesi. Ve bu ağırlığı düşe kalka da olsa birbirlerinin yaralarını özenle sarabilen ve beraberce yüklerinden kurtulmak için yol alabilen karakterleri sayesinde hafifletmeyi başarıyor. Hikâyenin özeninden izleyici de nasibini alıyor. Ne kadar sert düşüşler yaşasak da bir noktada elimizden tutulacağını biliyoruz. Hatta bazen hiç beklemediğimiz anda bir kahkaha patlatıyoruz. Hayat işte.

En çok neyi sevdin?

Sadece “Dayanışma hayat kurtarır” değil; “Müzik hayat kurtarır” mottosunun işlenme biçimi de alışılmışlardan ve klişelerden uzak ve ilham verici. Özellikle başta bir ABBA cover’ı yapmak için yola çıkan grubun zamanla kendi orijinal şarkılarını yazmak isteme arzusuyla yanıp tutuşmasına; kendi sözlerini söylemeleri sayesinde ruhlarının ve bedenlerinin her bir santimine gelen can suyuna tanıklık etmek diziyi gerçek bir kutlamaya dönüştürüyor.

Karakterlere dair neler söyleyebilirsin?

Yazarımız zaten kadın karakter yazımında çıkardığı incelikli işlerle tanınıyor. Riot Women’da da her anlamda nefes alan, sonsuz bağ kurulabilen; kusurları, arzuları, öfkeleri olan, ilk andan son âna kadar farklı yönlerini tanımaya ve hissetmeye can attığımız karakterle tanışıyoruz. Dizinin odağındaki Beth (Joanna Marion Scanlan) ve Kitty (Rosalie Craig) arasında beklenmedik koşullarda başlayan ve akıl almaz tesadüflerle boyutlanan dostluk da karakterlerinin derinliklerine paralel olarak çok etkileyici bir seyir takip ediyor.

En çok hangi sahneye yükseldin?

İlk bölümün final sahnesi. Kitty için hayat, yeniden başlama gibi bir opsiyonun görünür olmadığı bir enkaza dönüşmüş hâldedir. Beth ise yaşadığı ruhsal çöküntüyü iliklerine kadar hissetmenin ağırlığıyla hayata (belki de son kez) bir şans daha vermiştir. Yolları tesadüfen bir karaoke barda kesişecektir. Kitty’nin sokaklara sızan olağanüstü performansı Beth’i en derinliklerinden yakalar ve hipnotize hâlde mekânın kapısından içeri sokar. Kitty’nin söylemek için seçtiği parça, müdanasız kadın öfkesinin en diriltici marşlarından biri olarak tanımlayabileceğimiz Hole klasiği  “Violet”tır. Sahnede parçaya kendi ruhunu üfleyerek ortaya koyduğu unutulmaz performansla (buradan kulak verebilirsiniz), dudağının kenarındaki bıçak kesiğinin acısını dahi bize hissettirir. Beth’in (ve bizim) Kitty ile tanıştığımız bu sahneyi aşamıyorum.

Modunu nasıl etkiledi?

Bu kadar iyisini bulamayacağımı bildiğim için bir süreliğine başka drama izlemek istemiyorum.