Selüloit film şeritleriyle sinema tarihine bir yolculuk

Tarantino’nun Inglourious Basterds’ını görenler anımsayacaktır; finale doğru başkarakterlerden Shosanna, Nazi dolu sinema salonuna küçük bir ziyarette bulunuyor ve selüloit film şeritlerini ateşe verdirterek ailesinin intikamını alıyordu. Bugün artık selüloit filmler yaygın olarak kullanılmıyor. Çünkü Shosanna’nın da bildiği üzere, “pamuk barutu” olarak da adlandırılan temel bileşen selüloz nitrat, oldukça yanıcı ve tehlikeli. Üstelik bu filmlerin ömrü de pek uzun sayılmaz. 

Sinema tarihinde selüloit filmlerin ortaya çıkışından geçirdikleri değişikliklere ve nihayetinde tarihe karışmalarına uzanan süreci kısaca ele aldık. Ellerinde selüloit film şeritleriyle pozlanan yönetmenler eşlik etti.

Buster Keaton, 1924. Sherlock Jr. çekimleri.
Samuel Beckett, 1964. Film isimli kısa metrajının setinden. Fotoğraf: Steve Schapiro
Leni Riefenstahl, 1935.

– “Teknik görüntü” dediğimiz kavramın ortaya çıkışı 1826’da, Fransız mucit Joseph Nicéphore Niépce sayesinde olmuştu. Optik bir alet olan Camera Obscura’yı geliştirdi ve bitumen adı verilen bir maddeyi kullanarak pozlamayı başarabildi. Görüntü kaydetme işlemi için iki yüzyıldır çeşitli yöntemler kullanılıyor ancak gelişen teknolojiye rağmen hepsinin temelindeki işleyiş, Niépce’in kullandığıyla aynı.

– Hem bir üretim biçimini ifade ettiği, hem de artık daha az kullanılan bir kayıt ortamı olduğu için “film” kelimesi zihinlerde karışıklık yaratabilir. Bizim ikinci anlamını kastettiğimiz mefhum; ışığa duyarlı gümüş taneciklerinin üzerine sürüldüğü, selülozdan üretilen bir taşıyıcı tabaka ve çeşitli koruyucu katmanlardan oluşan saydam bir şerit elbette. Işık sonucu metalleşen gümüş tanecikler üzerinde kalıyor ve sonunda görüntünün negatif bir kopyası elde ediliyor. 

Akira Kurosawa, tarih bilinmiyor.
Michelangelo Antonioni, 1965.

–  Modern filmle tanışmamız, 1870’te jelatin emülsiyonun kullanılmasına dayanır. 1887’de ABD’li Hannibal Goodwin’in selüloit filmle fotoğraf çekmesi ve bir yıl sonra George Eastman’ın bu uygulamayı geliştirerek seri üretimine başlaması; yedinci sanatın ayak sesleri kabul edilir.

– 1888’de mucit Louis Le Prince, selüloit film kullanarak, bilinen ilk sinema filmine imza atar. Roundhay Garden Scene ismindeki bu mütevazı başlangıçta, yönetmenin ailesini bir bahçede yürürken görüyoruz. Film, saniyede 12 kare hızında kaydedilmiş. Thomas Edison’un Kinetograf’ı (1889), Lumiere Kardeşler’in Sinematograf’ı (1895) geliştirmesiyle beraber sinema endüstrisinin temelleri atılmış oluyor.

– 1910-1927 yılları arası, o dönemler “çok makaralı filmler” olarak adlandırılan, bildiğimiz anlamda sinema filmleri gösterilmeye başlanır. Sinema kısa sürede, 20. yüzyılın en popüler sanat formlarından biri hâline gelir.

Jean-Luc Godard, 1960. À bout de souffle’ın post prodüksiyon dönemleri. Fotoğraf: Philippe R. Doumic
Elia Kazan (solda), 1956. Baby Doll’un kurgu sürecinde. Fotoğraf: Gordon Parks

– Ancak selüloit filmlerin kimyasal yapısı nedeniyle ısıya dayanıksız olması, dolayısıyla çabuk ateşlenebilmesi, sinema işletmecileri için büyük sorun teşkil etmektedir. Cinema Paradiso’yu izleyenlerin de anımsayabileceği gibi, kimi küçük kazalar büyük yangınlara sebebiyet vermekteydi.

– 1932’de Technicolor sistemi sektörde kullanılmaya başlanır ve renkli uzun metrajlar tarih sahnesine adım atar. Bu sistem, selüloit film şeritlerinin üç farklı filtreden geçirilerek orijinal renkler elde edilmesi aslında. Filtreler şirketin kameralarında yer alıyordu, dolayısıyla o dönem renkli film çekmek isteyenler bu kameraları kiralamak zorundalardı.

Sergei Eisenstein, 1928. October filminin kurgu aşamasında.
Frank Capra (sağda), 1944. Tunisian Victory filminin kurgu sürecinde.
Mike Nichols (sağda) ve kurgucusu Sam O’Steen, 1966. Who’s Afraid of Virginia Woolf ‘un kurgu dönemi. Fotoğraf: Bob Willoughby

– 1952 senesinde Kodak, oldukça tehlikeli olan selüloit filmler için bir alternatif arayışına girmeye karar verir. Özellikle evde film izleyenlerin güvenliği için nitrat içerikli şeritler yerine, asetat içerenler piyasaya sürülür. Bu bileşen ısı görünce alevlenmemekte, erimektedir. Asetat filmler sektörde de popüler olmaya başlar, hatta Persona gibi yapımlarda film estetiğinin bir parçası hâline gelir.

– 1955’te polyester denilen bir bileşen fotoğrafçılık dünyasında kullanılmaya başlanır. Sahip olduğu yüksek gerilme direnci, şeffaflığı, yansıtma gücü ve gaz/koku engelleme özellikleri sayesinde kısa sürede popüler bir ürüne dönüşür. Sinemada ise asetatın yanında, selüloit kullanımına da devam edilmektedir.

Ken Russell, 1967. Billion Dollar Brain’in post prodüksiyon sürecinden.
Robert Flaherty ve kurgucusu Helen van Dongen, 1948. Louisiana Story çekimlerinde.

–  1990’ların ikinci yarısıyla, çok daha dayanıklı olan polyester, film şeritlerinde de kullanılmaya başlanır. Dijitale geçtiğimiz 21. yüzyılda, film bazlarıyla çekim yapmak isteyenler, genelde polyester tercih ediyor. Bugün selüloitin bir nevi sinema tarihine karıştığını söyleyebiliriz.