Sentimental Value: Kırıldığımız yerden
Yazı: Zelal Buldan
Bazı evler terk edilemez, bazı eşyalar atılamaz. Mekân, kaybın ağırlığını taşıyan bir hafıza merkezine dönüşür. Her şey geçip gittiğinde, herkes köşesine çekildiğinde, havada asılı kalan bütün cümleler evin çatlaklarından içeri sızar. Joachim Trier, Bant Mag.’ın 2025: En İyi 75 Film listesinde 3. sırada yer alan filmi Sentimental Value ile bizi bu evlerden birine davet ediyor. Senaryosunu Eskil Vogt ve Joachim Trier’ın birlikte kaleme aldığı film, güçlü oyuncu kadrosuyla evin içinden bizim içimizdeki çatlaklara sızıyor.
Bu yazı henüz Sentimental Value filmini izlememiş olanlar için bazı sürprizleri bozabilir.

Konu nedir?
Eşiyle tartışması sonrası evi terk eden Gustav Borg, uzun yılların ve iletişimsiz geçen zamanın ardından, eşinin ölümüyle aile evine geri döner. Başarılı bir tiyatro oyuncusu olan Nora için bir film yazmıştır. Bu film, yıllar sonra aynı çatı altında buluşan kız kardeşler Nora ve Agnes ile babalarını geçmişin ağırlığıyla yüzleşmeye zorlar.
İlk intiba?
Film mekânı merkeze alarak, evi tanıtarak başlıyor. Evlerin hisleri, duyguları ve bütün yaşanmışlıkları hapsedişi üzerine bir giriş yapıyor. Ev, gürültüden ziyade sessizlikten rahatsız oluyor; bu andan itibaren film bizi büyük sessizliklere davet ediyor. Babalarının evi terk etmesiyle hafifleyen ev, gürültüyü özlüyor. Anne babanın kavga sahnesinin ardından bir daha büyük bağırışlar duymayacağımız daha en başından belli. Sessizlikler ve konuşulmayanlar, evi huzursuz ederken izleyiciyi de rahatsız ediyor. Filmle bağ kurmak, evle bağ kurmak gibi hissettiriyor.
Anjelika Akbar, Her İnsan Bir Bestedir adlı kitabında şöyle tanımlıyor mekânların duygusal hafızasını: “Bazı yerlerde bulunduğumuz sırada, normal şartlarda hiç bize özgü olmadığı hâlde içimizde tarif edemediğimiz birtakım düşüncelerin veya duyguların oluşmaya başladığını fark ederiz. İşte bunun sebebi, bizden önce aynı mekânda bulunan kişinin duygu, düşünce ve ses kaydının bize de geçiyor olmasıdır.”
Bu evde birikmiş bütün duygular orada olmayan ama tanık olan bizlere de yansıyor. Yönetmen Agnes, Nora ve babalarını geçmişin hayaletleriyle yüzleştirirken seyirciyi de kendi hayaletlerini aramaya davet ediyor çünkü insanın travması; coğrafyası değişse de özü itibariyle birbirine benzer. Hepimiz başka hikâyeler anlatırız ama kırıldığımız yer neredeyse aynıdır.
En çok nesini sevdin?
Film baba figürünün eksikliğinin çocuklar üzerindeki etkisi üzerinden yola çıksa da bütün karakterlere eşit mesafede duruşuyla, kimseyi aklamayışı ya da suçlamayışıyla öne çıkıyor. İyi ya da kötü olmakla ilgilenmek yerine davranışların ardında yatan travmalara, bizi biz yapan yaşanmışlıklara geniş bir perspektiften bakıyor. Böylece tüm bu travmaların öznelerini ve evi birer baş karakter olarak konumlandırıyor.

Karakterler üzerine
Hikâye ilk bakışta Nora ve Gustav’a odaklanmaya niyet etmiş gibi görünse de aslında çok sayıda baş karakter barındırıyor. Gustav’ın Nazi karşıtı propaganda suçlamasıyla işkence edilerek öldürülen annesinin hayaleti ne kadar önemli bir karakterse, diğerleri de o kadar önemli. Öleni de kalanı da bu evin içinde yaşamaya devam ediyor.
Gustav, kızı için bir film yazarak onunla olan geçmişini onarmak, aralarındaki bağı yeniden kurabilmek için ilk adımı atıyor. Nora içinse babası, onu yıllarca doğru dürüst izlememiş, özlediği ama bir türlü tanıyamadığı bir yabancıdan ibaret. Filmde oynamaya çekiniyor, korkuyor. Babasız büyümenin getirdiği bağ kurma korkusu, kendi babasıyla kuracağı ilişkide ayaklarına dolanıyor. Nora, evli adamlarla görüşüyor; mutlu bir yuvayı hak ettiğine inanmıyor. Kız kardeşi Agnes’in ise mutlu bir evliliği ve küçük bir oğlu var. Aynı sağlıksız ailede büyüyen iki kız kardeşin hayata verdikleri tepkiler bambaşka. Agnes bunu, Nora’nın ona annelik etmesiyle açıklıyor. Nora çocukken yetişkinliğe geçiyor; sevgisini kız kardeşine vererek onun daha sağlıklı büyümesine alan açıyor. Kendisi ise bulamadığı sevgiye hasret ve endişe duyarak büyüyor.
Gustav’ın bu kız kardeş ilişkisi içinde “kötü adam” olarak yansıtılmayışı, bilinçli bir tercih. O da annesiz büyüyor; annesi işkence edilerek öldürülüyor ve acılar çekiyor. Kızlarıyla bağ kurmak istediğinde doğrudan iletişim kurmak yerine sinemayı seçiyor. Çekmek istediği film, aslında kızı Nora ile olan ilişkisine odaklanıyor. Nora oynamak istemeyince onun yerine seçtiği oyuncuyu kızına benzetmeye çalışıyor. Tamir etmek, onarmak istiyor; geçmişi, kızlarını, annesini ve evde dolaşan hayaletlerin sızdığı bütün çatlakları.
Nasıl hissettirdi?
Büyük travmaların çocukları aynı hislere bambaşka tepkiler verir. Kimi sevmeyi hiçbir zaman öğrenemez, kimi hiçbir zaman tam olarak sevildiğine inanmaz. Aynı evde büyüyen iki kardeş bambaşka yaşarken koca bir dünya da bütün bu travmalara başka tepkiler veriyor. Kimimiz sevmeyi öğrenemiyoruz kimimiz sevgisiz nefes alamıyoruz. Öfkeleniyoruz, küsüyoruz, barışıyoruz. İyi insanlar veya kötü insanlar olarak ikiye ayrılıyoruz. Oysa en derine indiğimizde hepimiz aynı yıkık duvarların ardından geliyoruz.
Her birimizin içi benzer bir eve açılıyor. Çocukluktan kalma seslerin yankılandığı, kapıları tam kapanmayan, rüzgâr aldıkça uğuldayan bir ev. Çatlaklar büyüdükçe onları saklamaya çalışıyoruz; üzerlerini boyuyor, eşyalarla kapatıyor, görmezden geliyoruz ama o çatlaklar hep orada. Konuşmadıklarımızda, bağ kuramadıklarımızda, sevemeyişimizde kendini hatırlatıyor. Belki de bu yüzden filmdeki ev bu kadar tanıdık geliyor. Kimimiz Nora olup bağlanmaya korkarken kimimiz Agnes gibi severek iyileşiyoruz. Kimimiz Gustav gibi işimize yansıtıyoruz konuşmak istediklerimizi, kimimiz ise öldürülmüş bir hayaleti ömür boyu içimizden atamıyoruz.