Sirât: Evrenin kurak renkleri
Yazı: Güray Özçelik
Yönetmenliğini Oliver Laxe’in yaptığı, 78. Cannes Film Festivali’nde Jüri Ödülü’ne uzanan Sirât; varoluş felsefesini müziğin ritmiyle birleştiren, etkileyici bir yapım. Bant Mag.’ın 2025: En iyi 75 film listesinde 4. sırada yer alan, En İyi Uluslararası Film dâhil iki dalda Oscar adaylığı bulunan Sirât’in yapımcıları arasında tanıdık bir isim de var: Pedro Almodóvar.
Bu yazı, henüz Sirât filmini izlememiş olanlar için bazı sürprizleri bozabilir.

Konu nedir?
Çöldeki bir rave’de ruhlarını ve bedenlerini bütünüyle müziğin ritmine bırakan bir kalabalığın ortasında kaygılar içinde beliren Luis, beş aydır haber alamadığı kızını arıyordur. Yabancısı olduğu bir evrenin kapısını aralayan ve uğradığı ilk rave’de kızını göremeyen Luis’in yeni bir yolculuğa çıkması; çölün diğer tarafında başka bir rave’in daha olabileceğini öğrenmesi ve askerlerin olağanüstü hâl ilan edildiğini söyleyerek tahliye kararı vermesiyle başlar. Luis, oğlu Esteban, köpeği Pipa ve rave’de tanıştığı birkaç kişiyle çölün zorlayıcı koşullarında zamanın, mekânın ve evrenin yer yer belirsizliğe büründüğü bir arayışın içinde bulur kendini. Bu arayış, bir babanın kızını arayışının ötesinde evrenin çukurlarıyla dolu, varoluşsal, ritmik ve aritmik bir yolculuğu beraberinde getirir.
İlk intiba?
Birkaç istisna dışında Cannes Film Festivali’nde ödül alan filmlerin kalite konusunda bir tutarlılığa sahip olduğunu düşünüyorum. Sirât özelinde söyleyebilirim ki ilk 15 dakikasında bu kadar kararsız kaldığım, kafamda bu kadar yoğun soru işareti bırakan pek az film olmuştur. Pek benzerini izlemediğim bir deneyimin içinde olduğumu fark etmekle beraber ne izlediğimin belirsizliği, filmin ilerleyişiyle renklenmeye başladı. Laxe’in başlarda seyirci üzerinde yarattığı tüm belirsizliğin ve karmaşıklığın aslında ne kadar güçlü bir felsefi empatiyle alakalı olduğunu sonradan kavradım. Luis’in çöldeki bir rave’in ortasına düşüp kaygılı şekilde etrafta gezinmesiyle, seyircinin filmdeki evreni kaygılar içinde çözümlemeye ve anlamlandırmaya çalışması tamamen birbiriyle ilişkiliydi. Başlangıçta filmin içine giremediğimi düşünmem, aslında filmin içinde oluşumun ta kendisiymiş.

Derinlerde ne var?
Sirât, her sabah savaş haberleriyle uyandığımız bu evrende kıldan ince kılıçtan keskin bir hayatın içinde tüm arayışların, acıların, kayıpların ve muğlaklığın tezahürü. Laxe, tüm bu çağrışımları etkileyici buluşlarla yapıyor. Mekân olarak çöl tercihi yapılması; günümüz evreninin ve insanının kurak ömrünün yansıması gibi… Birbirlerinden farklı fiziksel ve kültürel özelliklere sahip kişilerin çölde bir araya gelerek rave’de dans edip arınmaları, aynı zamanda cennet – cehennem arayışı ve bir mahşer çağrışımı yapıyor. Filmde esas olarak Luis’in yolculuğunu izlesek de bu çölde onlarca, yüzlerce insanın kendi “sırat”larında yolculuk yaptığını da derinden hissediyoruz.
Çölün, ortak bellekte kuraklığın yanında aynı zamanda bir sınırsızlığı çağrıştırdığını da söyleyebilirim. Yönetmen Laxe ise filmde tezat bir bakış açısı sunarak insanlığın yolculuğuna yer yer sınırlar çiziyor ve karakterlerin serüveninde bir çatışma yaratıyor.
Yönetmene bir soru soracak olsan ne olurdu?
Sinema tarihinde elbette varoluşsal temalar üzerine yüzlerce film yapıldı. Ancak Sirât ne anlattığından çok, neyi nasıl anlattığı konusunda diğerlerinden sıyrılıyor. Bu noktada filmin hem yönetmeni hem de senaristlerinden olan Oliver Laxe’e, o tetikleyici buluşların oluşum sürecini sormak isterdim. Hazır kendisine soru sorma imkânı bulmuşken tek soruyla bırakmazdım elbette. Filmin yapımcılarından olan Pedro Almodóvar’ın gerek senaryo gerekse çekim sürecinde değiştirici, dönüştürücü ve geliştirici fikirler sunup sunmadığı da aklımı kurcalardı.

En çok neyi sevdin?
Çölün izole gerçeğinde özgürlüklerini arayan, rave tutkusuyla vücutlarına ve ruhlarına şifa katmak isteyen insanların; kendi sırat köprülerindeki serüvenlerini yönetmen ve görüntü yönetmeninin estetik beklentileri karşılayarak aktarması ve birey-toplum çerçevesinden bir bakış açısı sunması oldukça etkileyiciydi.
En az neyi sevdin?
Pek az filmde karşılaştığım bir şey yaşadım. Filmdeki en etkilendiğim kısım mayın sahnesi olsa da bu sahnenin filmin kendi serüveninin ve ritminin biraz dışında kalan bir izlekte olduğunu düşünüyorum. Organik olmayan bir geçiş var. Karakterin üstün amacının birdenbire boyut değiştirdiği, yönetmenin etkileyici bir sahneye inanması sonucu olay örgüsü tutarlılığının biraz öteye itildiği bir durum mevcut. Evet kabul ediyorum, sahnenin kendisi gerçekten etkileyici; krizin felsefeyle buluştuğu bir yaratı. Ancak ben bu sahnenin, resmin bütününde maalesef eklektik durduğunu söyleyebilirim. Böylesine çarpıcı bir sahnenin filmin organik bütünlüğüyle paralellik göstermesi gerektiğini düşünüyorum. Bunun yanında filmin ilk bölümüyle ikinci bölümü arasında anlam ve ritim olarak bir karmaşıklıktan söz edebilirim. İlk bölümdeki tutarlılık, ikinci bölümdeki düzensizliğe yenik düşüyor.