Sonbahar "gibi" hissettiren filmler
Yazı: Mine Metin
Güneş, sıcaklık giderken bizi de bir yerlere sıkıştırmaya götürüyor sanki. O yüzden daha gitmeden, eylül başlar başlamaz telaşa kapılıyoruz; en azından bu mevsimle barışamayanlar olarak. Hava azıcık kapansın, geliyor gelenler…
Sadece hava durumuyla ilişkili olamayacak kadar; zamanın, dolayısıyla mevsimin hafızasını kanırtan bu aylar, yerini güzel hislere bırakmak için fazla güçlü. Kayıp, yas, veda, ölüm, ayrılık, hüzün, kasvet… Bu mevsimin kelimeleri gibi geliyor.
Sonbaharı sevenleri kızdıracak, sonbaharda geçmekten ziyade hissi öyle olan, dolayısıyla ilk akla gelmeyeceklerden oluşan on filmlik bir liste hazırladık.

Om det oändliga / About Endlessness (2019, Yönetmen: Roy Andersson)
Roy Andersson’ın 76. Venedik Film Festivali’nde En İyi Yönetmen kategorisinde Gümüş Aslan ödülünü aldığı bu fantastik filmi, sonsuzluk üzerine ama yalın. Yalın olduğu kadar ve olmasıyla da etkili. Yapay olduğu kadar gerçek, toplum eleştiriyle dolu olduğu kadar da kişisel. Filmde başka başka hikâyeler, başka başka insan yüzleri, erkeklik krizleri, hüzünlü kadınlarla tanışıyoruz. Soluk benizli bu insanlar; “inancını yitirmiş olan”, “kafası tamamen başka yerde olan”, “utanması olmayan”, “henüz aşkı bulamayan”, “yolunu kaybetmiş olan” bir adam/kadın gördüm diye anlatılır. Hepsinin ortak özelliği, bu listenin ortaklığı gibi hissettiriyor. Karanlık ve yükler yükleyen filmin tepeden yıkık şehri izleyen çifti ise sonbaharın yanında, Marc Cagall’ın “Over the Town”u gibi görünüp hissettiriyor. Yine ortak.

Dogman (2018, Matteo Garrone)
Dogman ile 71. Cannes Film Festivalinde En İyi Erkek Oyuncu ödülü alan Marcello Fonte’nin eşsiz oyunculuğu ve Matteo Garrone’nin gerçekçi bakışıyla bu film de altüst edip duruyor. Kimseye zararı olmayan, çevresindeki insanlarla, bakımını üstlendiği köpeklerle, kızıyla arası iyi olan Marcello, ekonomik durumu sıkışınca kasabadaki tekinsiz Simone ile yakınlaşır. Herkesin korktuğu “mecburi arkadaşı” Simone’a alet olur, onun sömürüsüyle sıkışır. Erkeklik ve kaçınılmaz şiddet örgüsüne sürüklenmekten kaçamayan Marcello’nun değişimine kasvetli görüntüler ve karaktere hayat veren Marcello Fonte’nin hislerini olduğu gibi geçiren yüzüyle şahit oluruz.

Yol Kenarı (2017, Tayfun Pirselimoğlu)
Günümüz Türkiye’sinin alegorisi sayılabilecek Yol Kenarı, kafkaesk tavrıyla, deccal-mehdi hikâyesiyle karanlık bir film. Kitap ve filmlerinde tekinsiz âlemlere meraklı Tayfun Pirselimoğlu yönetmenliğinde ve Angelopoulos filmlerinden tanıdığımız Andreas Sinanos’un görüntü yönetmenliğindeki film, 37. İstanbul Film Festivali’nde Ulusal Yarışma kategorisinde En İyi Yönetmen ödülünün sahibi olmuştu. Yol Kenarı; bunaltıcı havası, bitmek bilmeyen esrarengiz olaylarıyla seyirciyi kıyametin eşiğinde dolaştırıyor.

Mayak (2006, Mariya Saakyan)
2018 yılında kaybettiğimiz Saakyan’ın ilk uzun metraj filmi Mayak; savaşa, savaşa giden erkeklere, geride kalıp yaşamda kalmaya çalışan kadınlara, köklere dair bir film. Doğduğu topraklara, Ermenistan’a geri dönmesinin amacı büyükanne ve büyükbabasını savaştan kurtarmak olan Lena, “Burada yaşamak imkânsız” dediği yerde “mekânın hafızası”yla bir olur, köklenir. Film boyunca görüntüler ve Lena’ya hayat veren Anna Kapaleva’nın hüzünlü yüzü, nefis bir şiirsellik sunuyor. Işığı, sisi, beyazı, grisiyle Mayak hem kasvetiyle boğuyor hem de çiçeği unutturmuyor.

El espíritu de la colmena / The Spirit of the Beehive (1973, Victor Erice)
1940’larda geçen İspanyol filmi, ülkedeki savaşın ardından küçük bir köyde geçer. “Bir varmış bir yokmuş” diyerek başlayan masalsı filmde; kasabadaki bir film gösterisi sonrası kocaman gözleriyle Ana’nın aradığı Frankenstein’ın “ölümsüz” ruhunu, Ana’yla birlikte başka ruhlarda anlamlandırırız. Film boyunca; savaşın izlerini, acıları, arılar ve kovanlarındaki insanları yüzlerine ve sözcüklerine odaklanarak, renklerin ve geniş ovaların gizemiyle izleriz. “… bu kadar yıkım ve bu kadar üzüntü varken bir şeyler bana sesleniyor; hayatı hissedebilme yeterliliğimizi kaybettiğimizi söylüyor.”

End of Summer (2014, Jóhann Jóhannsson)
Denis Villeneuve’ün Prisoners, Sicario ve Arrival filmleriyle James Marsh’ın The Theory of Everything filmlerinin yanında pek çok filmin orijinal müzikleriyle tanıdığımız Jóhann Jóhannsson’ın, Güney Georgia adasının ve Antartika Yarımadası’nın manzaralarıyla yaza, artık olmayanlara veda eden filmi; tüm durağanlığına karşın oldukça yoğun hissettiriyor. Müzik kullanımıyla seyirciyi de vedasına dâhil eden filmin gün batımıyla sonlanışı ve belgeselin Jóhann Jóhannsson’ın ölümünden yalnızca dört yıl önce çekilmiş olması da bu kısa belgeseli listeye almayı gerektirdi.

Krótki film o zabijaniu / A Short Film About Killing (1988, Krzysztof Kieślowski)
Zaten filmlerinin renkleri ve hissettirdikleriyle en çok bu mevsime ait olan Kieslowski’nin bu filmi, Dekalog serisine ait bir filmin uzun metrajlı uyarlamasıdır. İç bunaltıcı cinayet sahnesiyle başlayan filmde tekilin suçu ile sistemin suçu çarpışırken adalet, insanlık, vicdan sorgulanıyor. Öldürmek ve öldürmenin cezası öldürmek… Zbigniew Preisner’ın bestesiyle tüm sıkışmışlığı ve kaybolmuşluğu kanırtan filmin Jacek’i Miroslaw Baka, şüphesiz ki yine bu listeye ait.

Szél / Wind (1996, Marcell Iványi)
Macar yönetmen Marcell Iványi, Herve’nin 1951’de çektiği “The Three Women” fotoğrafından ilhamla çektiği filminde fotoğrafın arkasına bakarken bizi de eşlikçisi yapıyor. En İyi Kısa Film dalında Altın Palmiye almış altı dakikalık filmin etkisi epey büyük. Rüzgârı seyirciye taşıyan film, kısa sürede büyük bir burkulma yaratmaya yetiyor.

L’humanité / Humanité (1999, Bruno Dumont)
Bruno Dumont’un bu filmi, 11 yaşındaki bir kız çocuğuna tecavüz edilmesi ve çocuğun öldürülmesi üzerine suçun araştırılmaya başlanmasını konu alıyor. Dumont, toplumsal gerçeklikle yüzleştirirken boğucu bir etki bırakıyor. Öyle ki yönetmen, Lefresnoy’un 2003-2004 ziyaretçi sanatçı bölümünde “Karmaşıklığı ve düzeniyle bizi tatminimizden, özgürlüğümüzden alıkoyan bir dünyayla karşı karşıyayız – bizi yabancılaştıran biçimsiz yığınların yararına.” diye yazmış. Humanité, sıcak yaz günlerinde geçse de yine sohbahar gibi bir film.

J’ai perdu mon corps / I Lost My Body (2019, Jeremy Clapin)
Cannes’da seçildiği Eleştirmenler Haftası’nda Jüri Büyük Ödülü’nü kazanan film, Amelie’nin yönetmeni Guillaume Laurant’nın, Happy Hand isimli romanından uyarlanmış. Bedenini kaybetmiş kesik bir el, film boyunca büyük arayışıyla şehrin tehlikeleriyle mücadele ederken bir yanda da Gabrielle’e aşık Naoufel’in genç hayallerine şahit oluyoruz. Hatıralarla dolu bu filmde elin hafızasına, dokunduğu şeylere, hissettiği kuma, güneşe, yaralara, özlediklerine gidiyoruz. Naoufel’in anılarıyla bedensiz elin anıları âdeta birbirini arıyor. 48 adaylık, 26 ödüllü bu film, kaybedilmiş olandan geriye sadece hatıranın ve hatıranın bıraktığı duyguların kaldığını insanın yüzüne bir kez daha çarpıyor.