Fısıltı hâlinde taşınan hikâyeler: Sub Rosa sergisi üzerine

Röportaj: Metin Akdemir - Fotoğraf: Eyhan Çelik

Tütün Deposu’nda açılan Sub Rosa üzerine, serginin sanatçısı Okyanus Çağrı Çamcı ve küratörü Görkem İmrek ile bir söyleşi gerçekleştirdik. Bazı imgeler bir sahnenin ortasında değil; eşiğinde durur. Bu sergideki işlerde de tam olarak bu anlarla karşılaşıyoruz: Öncesi ve sonrası belirsiz, sinemasal bir kadraj hissi taşıyan; eksik olanı ve “gülün altında” kalanı çağıran anlar.

Bu röportaj, bu aralıklarda dolaşma isteğine değiniyor. Hafıza, aile ve sessizlik etrafında kurulan anlatılar; kişisel olanın kamusal bir yankıya dönüştüğü bir zeminde birbirine değiyor.

2023’te Depo’daki Eksilerek Biriken sergisindeki işlerin izlerini taşıyan bu sergi, Sınırsız* ekibiyle birlikte, o hikâyeyi yeniden kurmak yerine farklı yönlere açıyor. Bu bir röportajdan çok, birlikte düşünmenin ve kimi zaman susmanın biçimlerini yoklayan bir konuşma.

*Sınırsız: Türkiye’deki LGBTİ+ örgütlenme deneyimlerinden gelen bağımsız aktivist ve sanatçılar İlhan Sayın, Şafak Şule Kemancı, Ozan Ünlükoç ve Metin Akdemir’den oluşan küratöryel ekip.


“Ne bir aile eleştirisi ne de aile övgüsü üzerinden değil; daha eşit bir mesafede düşünme ve tartışma zemini kurabileceğimiz açıları düşünmeye çalıştık.” -Görkem İmrek 

Sub Rosa sizin için hangi konu / tema etrafında şekillendi ve süreç içinde bu mesele nasıl ve neye dönüştü?

Okyanus Çağrı Çamcı: Benim için “Sub Rosa” fikri çok kişisel bir yerden başladı. Latincede “gülün altında” demek; Antik Roma’da ise mahremiyeti, sırdaşlığı temsil eden bir ifade. Toplantı odalarına asılan güller orada konuşulanların dışarı taşmaması gerektiğine işaret ediyormuş. Bu fikir bana hep çok tanıdık geldi. Çünkü bazı hikâyeler gerçekten de gülün altında kalır; aile içinde dolaşır ama çoğu zaman açıkça söylenmez.

Projeye Görkem’i davet ettiğimde çocukluğumdan da söz ettim. Geç konuşmaya başladım ve o dönemin benim için bir problem olarak görülmesi hayatımda iz bırakan şeylerden biriydi. Dilin gecikmesi, kendini ifade etmenin zorlaşması… Bunlar uzun süre benimle kaldı. Yıllar içinde kurmaya çalıştığım ilişkiler, dayanışma ağları ve yakınlıklar ise bir anlamda bununla baş etmenin yolu oldu. Başkalarıyla kurduğum bağlar, hayatımın farklı dönemlerinde eksikliğini hissettiğim yerleri onarmanın bir yolu gibi.

Sub Rosa ile birlikte annemin, anneannemin ve teyzelerimin hayatlarını kendi hikâyemle iç içe düşünmeye başladık. Bir ailenin içinde, dört duvar arasında kuşaktan kuşağa aktarılan ama çoğu zaman görünmez kalan bağları takip etmeye çalıştık. Ev içindeki güç dengeleri, “normal” sayılan davranışların yarattığı sessizlikler, küçük kırılganlıklar… Bunların nasıl tekrar ettiğini, nasıl aktarıldığını düşünmek istedim.

Bu sergide benim için önemli olan şey, tam da bu görünmez alanı görünür kılmak: konuşulanların yanında konuşulamayanları, paylaşılanların yanında gülün altında kalanları. Çünkü bazen bir hikâye ancak fısıltı hâlinde dolaşır; ama yine de nesilden nesile aktarılmayı sürdürür.

Görkem İmrek: Okyanus projeye beni davet ettiğinde yaptığımız ilk buluşmada çok farklı yolculuklardan geliyor olsak da hikâyelerimizin düşündüğümüzden çok daha fazla yerde kesiştiğini fark ettik. Bunun tesadüf olmadığını, daha yapısal bir zemine dayandığını kadınlar ve queerler olarak çok iyi biliyoruz. Erkek bakışının ve iktidarın belirlediği politik ve toplumsal koşullar içinde kendini kadın olarak tanımlayan özneler olarak deneyimlerimizin birçok noktada kesiştiğini görmek bu projenin ilk düşünce temelini oluşturdu. Ancak bunu tekil ve homojen bir “kadın deneyimi” yerine farklı yaşam hikâyeleri, sınıfsal ve kuşaksal konumlar, aile yapıları ve kişisel kırılmalar içinde şekillenen çok katmanlı deneyimlerin birbiriyle temas ettiği bir alan olarak düşündük. Dolayısıyla Sub Rosa başlığı etrafında şekillenen bu süreçte sorduğumuz ilk sorulardan biri şuydu: Bu kesişim noktalarından farklılıkları da gözeten bir müştereklik zemini kurabilir miyiz?

Bu soru bizim için dayanışma ve çoğulluk fikriyle de yakından ilişkiliydi. Yani deneyimleri eşitlemekten çok; birbirine değen, bazen ayrışan ama yine de ortak bir yapısal bağlam içinde şekillenen hikâyeleri birlikte düşünmenin imkânını aradık. Bu nedenle serginin çıkış noktası tek bir anlatı merkezinde şekillenmek yerine farklı kuşaklardan ve farklı deneyimlerden gelen kadınların hikâyelerinin nasıl birbirine dokunduğunu, nasıl dönüştüğünü ve nerelerde ayrıştığını görünür kılma isteği oldu.

Okyanus’un sanatçı pratiğinde ailesindeki kadınların hikâyeleri zaten önemli bir yer tutuyordu. Büyük anneannesi, anneannesi, annesi ve teyzesi gibi kendisinden önceki kuşakların yaşamlarına bakarken kendi öyküsünün bu anlatılarla nerelerde örtüştüğünü, nerelerde ayrıştığını ve bazen de nasıl dönüştüğünü araştırıyordu. Biz de bu hattı takip ederek ilk bakışta kişisel gibi görünen bu anlatıların aslında çok daha geniş bir toplumsal zemine karşılık geldiğini düşündük. Bunu yaparken Okyanus’un kişisel hikâyesinin yalnızca bireysel bir anlatı olarak kalmamasını; aynı zamanda kendi kuşağının içinde şekillendiği sosyo-politik koşullarla kurduğu ilişkiyi de görünür kılmayı önemsedik. Bu çerçevede sergiyi bizim kuşağımızda örgütlenmenin, dayanışmanın ve birlikte var olma biçimlerinin neye tekabül ettiğini yeniden düşünmeye açan bir alan olarak ele aldık. Çünkü farklı kuşaklardan aktarılan deneyimlerin bugünün toplumsal koşullarıyla nasıl kesiştiğini, nerelerde dönüştüğünü ya da yeni dayanışma biçimlerine alan açtığını birlikte tartışabilmenin önemli olduğunu düşünüyoruz. Bu nedenle sergi sadece geçmişten devralınan anlatıları hatırlamakla ve sorgulamakla kalmayıp bugünün ortaklıklarını, mücadele biçimlerini ve kolektif deneyimlerini yeniden düşünmeye davet eden bir karşılaşma alanı kurmayı amaçlıyor.

Bu noktada serginin Tütün Deposu’nda gerçekleşmesi de bizim için ayrıca anlamlıydı. Tütün Deposu uzun zamandır sanatsal üretimin, düşüncenin ve kamusal karşılaşmanın kesiştiği bir mekân olarak varlığını sürdürüyor. Bu sergiyi burada gerçekleştirmek ele aldığımız kişisel hikâyelerin ve ev içi deneyimlerin kamusallıkla nasıl temas edebileceğini düşünmek açısından da önemliydi. Bir anlamda ev içi hafızaya ait gibi görünen anlatıları kamusal bir mekânda paylaşmak onların yalnızca bireysel deneyimler olmadığını; daha geniş toplumsal bağlamlarla ilişki kurabildiğini görünür kılma imkânı sundu. Bu nedenle serginin Tütün Deposu’nun kamusuyla karşılaşmasını bu hikâyelerin farklı deneyimlerle temas edebileceği yeni bir diyalog alanı açması yönünden de değerli bulduk.

Buradan hareketle Sub Rosa kavramı bizim için yalnızca bir başlık değil; aynı zamanda serginin düşünme biçimini belirleyen bir çerçeveye dönüştü. Antik Roma’da “gülün altında” anlamına gelen bu ifade mahremiyet ve sırdaşlık fikrine gönderme yapıyor. Biz de sergiyi düşünürken mekânın, odaklandığımız meselelerin çerçevesini genişletebilecek bir konuşma alanına dönüşüp dönüşemeyeceğini sorduk kendimize. Diyalog kadar diyalogsuzlukla da ilgilendik. Çünkü konuşulan kadar konuşulamayanın da güçlü bir ağırlığı var; kimliğimizin, düşüncelerimizin ve hikâyelerimizin şekillenmesinde ciddi bir etkisi bulunuyor. Sessizlik de çoğu zaman iktidar ve alışılagelmiş toplumsal yapılar tarafından üretilen bir durum. Bu yüzden sergi tıkanık kalan yerlere işaret etmeyi amaçlıyor; ne bir aile övgüsü kurmak ne de bir aile yergisine dönüşmek istiyor. Daha çok aile içindeki karmaşık duygulanım alanlarını ve kuşaklar arası ilişkilerin çok katmanlı yapısını görünür kılmaya çalışıyor ve bunları sorgulamaya açmayı hedefliyor.

Sürecin kendisi de aslında Sub Rosa’nın anlamına paralel biçimde ilerledi. Projeyi bir odada toplanmışız gibi düşünerek bir ekip oluşturduk. Bu ekibe Sena Çelebi, Edibe Üner ve Marina Papazyan katıldı. Sena ile serginin tasarımı üzerine çalıştık; Edibe ve Marina ile de sergiye eşlik edecek yayın üzerine birlikte düşünüyoruz. Süreç boyunca ortaya çıkan fikirler ve üretimler üzerinden Okyanus’la düzenli olarak bir araya geldik ve sergi zaman içinde bugünkü formunu aldı.

Başından beri bu süreci bir tür yoldaşlık ve sırdaşlık ilişkisi içinde yürüttük. Çünkü Okyanus çok kişisel anılarını ve aile hikâyelerini benimle paylaştı. Serginin küratörü olarak benim için önemli olan ise bu hikâyelere alan açarken onların sınırını ihlal etmeden bu hikâyenin aktarımını sağlamaktı. Burada esas mesele eşlik etmek, dinlemek, alan açmak ve birlikte düşünmekti. Dolayısıyla serginin biçimi de bu hassas dengeden doğdu: Kişisel olanı görünür kılarken onun mahremiyetini koruyan, anlatıyı tek bir merkezde toplamayan bir yapı kurmak. Bu anlamda Sub Rosa, hem paylaşılan deneyimlerin hem de gülün altında kalanların birlikte düşünülmesinden doğan bir sergiye dönüştü.

Kader
Ağıt

Kişisel hafıza ile kamusal / politik alan arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz? Bu sergide bu sınır nerede bulanıklaşıyor?

Okyanus Çağrı Çamcı: Sergide aynı aileye mensup dört kuşağın hikâyesi yer alıyor. Ben 2015’ten itibaren farklı projelerde kişisel hafızadan yola çıkarak çalışıyordum ve bu çalışmaların çoğu zaman dönemin kamusal ve politik alanlarına temas ettiğini fark ettim. Aile içinde anlatılan hikâyeler ve yaşanmışlıklar gündelik hayatın küçük ayrıntıları ya da kuşaklar arasında aktarılan duygular aslında yaşadığımız toplumun daha geniş yapılarıyla çok yakından ilişkili. Bu yüzden kişisel hafızanın hiçbir zaman yalnızca kişisel olmadığını düşünüyorum.

Bu sergide de kendi ailemin hikâyesine bakarken, bu anlatıların yalnızca bize ait olmadığını, başka insanların öyküleriyle de birçok yerde kesişebileceğini gördüm. Bir aile içinde kuşaktan kuşağa aktarılan deneyimler, değer yargıları, sessizlikler, kırılmalar ya da dayanışma biçimleri aslında içinde yaşadığımız toplumsal koşullarla birlikte şekilleniyor. Bu nedenle sergideki hikâyeleri ele alırken yalnızca bireysel bir geçmişe bakmak yerine onların toplum içindeki karşılıklarına da temas etmeye çalıştım. Böylece kişisel hafıza ile kamusal alan arasındaki sınırın zaten baştan beri sandığımız kadar keskin olmadığını görmek mümkün oldu.

Görkem İmrek: Kişisel hafıza ile kamusal / politik alan arasındaki ilişkiyi düşünürken bizim için önemli olan nokta bu iki alanı birbirinden kesin çizgilerle ayırmak yerine aralarındaki geçişleri ve kesişimleri görünür kılmaktı. Feminist düşüncenin uzun süredir işaret ettiği kişisel olan politiktir önermesi tam da bu sınırın ne kadar geçirgen olduğunu hatırlatıyor. Ev içi deneyimler, aile içindeki roller, kuşaklar arası aktarım biçimleri ya da gündelik hayatın küçük gibi görünen kırılmaları aslında daha geniş toplumsal ve politik yapıların içinde şekilleniyor.

Okyanus’un çalışmasında aile hikâyeleri üzerinden kurulan anlatı bu nedenle yalnızca bireysel bir hafıza kaydı olarak kalmıyor, aynı zamanda toplumsal deneyimlere açılan bir alan oluşturuyor. Sergiye hazırlık sürecimizde Okyanus yeni işler üretirken ve seçkiyi oluştururken benim için önemli olan şey bu hikâyelerin kamusal alana nasıl taşınabileceğini düşünürken onların mahremiyetini koruyacak bir denge kurmaktı. Başka bir deyişle, kişisel olanı görünür kılarken onu temsil nesnesine dönüştürmemek ve hem öznelerin hem de anlatının kendi sınırlarına saygı göstermekti. Bununla birlikte yalnızca kuşaklar arası aktarımın sürekliliğine değil; bu aktarımın kesintiye uğradığı, kırıldığı ya da dönüşüme uğradığı koşullara da dikkat kesilmeyi önemli buldum.

Bu nedenle sergide sınırın tam olarak nerede bulanıklaştığı sorusu da sürecin kendisiyle doğrudan ilişkili. Sergi mekânını bir tür diyalog alanı olarak düşünmek bizim için önemliydi. Aile şiddeti ilk üreten yerlerden biri olsa da kırılgan öznelerin sığındığı ilk yerlerden biri aynı zamanda. Dolayısıyla ne bir aile eleştirisi ne de aile övgüsü üzerinden değil; daha eşit bir mesafede düşünme ve tartışma zemini kurabileceğimiz açıları düşünmeye çalıştık. Böylece aile yapısına atfedilen anlatıların tek bir merkezden aktarılması yerine farklı katmanlarda duyulabilmesini hedefledik. Bakım emeği, şefkat ve duygusal emeğin yükünü çoğu zaman kadın öznelerin taşıması; hane ekonomisinin ücretsiz emek üzerinden sürdürülmesine rağmen işler kötüye gittiğinde ilk yaptırımla karşılaşan tarafın yine kadınlar olması ya da boşanma durumunda güvencesizlikle karşı karşıya kalmaları, aile içindeki erkek şiddetine karşı geliştirdikleri savunma mekanizmaların yanı sıra farklılıklarımıza rağmen yan yana olduğumuz koşullar ve alternatif dayanışma ağları gibi meseleleri bu çok katmanlı anlatı içinde düşünmeye çalıştık. Böylece aileye ait gibi görünen anlatılar izleyicinin kendi deneyimleriyle temas edebileceği daha geniş bir ortak zemine açılıyor. Tam da bu noktada kişisel hafıza kamusal bir yankı alanı açıyor; ancak bu süreçte bireysel hikâyelerin özgüllüğünü yitirmemesi bizim için temel bir hassasiyet oluşturuyordu. Serginin kamu programlarını oluşturan konuşma serisi ve sergiye paralel yayımlanacak yayının amacı da tam olarak diyalog alanını farklı seslerle ve deneyimlerle genişletebilmek.


“Resmin mekânla, önceki dönemlerde ürettiğim diğer işler ile ve izleyiciyle kurduğu ilişki üzerine birlikte düşünmek, üretim pratiğimi genişleten ve bana yeni ihtimaller açan bir deneyim yarattı.” – Okyanus Çağrı Çamcı

Üretim ve kürasyon sürecinde en çok tartıştığınız ya da uzlaştığınız nokta neydi?

Okyanus Çağrı Çamcı: İzmir’de yaşamam üretim sürecinde bazı pratik sınırlar yaratıyordu. Özellikle işlerin boyutları konusunda hem mekânın koşullarını hem de sınırlı kaynaklar doğrultusunda resimlerin İstanbul’a nasıl taşınacağını uzun uzun konuştuk. Başta işler daha küçük ölçekte düşünülmüştü; ancak mekânı birlikte değerlendirdiğimizde boyutların bir miktar büyümesinin serginin bütünlüğü açısından daha iyi olacağına karar verdik. Bu da benim için üretim sürecini yeniden düşünmem gereken bir noktaya dönüştü. Çünkü yalnızca resimlerin ölçüsünü büyütmek değil; aynı zamanda onları üretme, depolama ve İstanbul’a taşıma biçimimi de yeniden planlamam gerekiyordu.

İzmir’den İstanbul’a resimleri nasıl taşıyabileceğimi, üretim koşullarımı nasıl yeniden organize edebileceğimi oldukça detaylı konuştuk. Bu noktada yeni işlerin üretiminde Görkem’le kavramsal çerçeveyi birlikte düşünmek ve serginin bağlamını geliştirmenin benim için önemli olması kadar mekânsal yerleşim üzerine hem Görkem hem de Sena ile birlikte çalışmak üretim sürecini daha kolektif ve pratik bir hâle getirdi. İşlerin boyutlarının nasıl büyüyebileceğini, mekân içinde birbirleriyle nasıl bir ilişki kurabileceklerini ve sergi bütünlüğü içinde nasıl bir akış oluşturacaklarını birlikte planladık. Bu süreç resimlerin yalnızca tek tek var olduğu bir üretim biçiminden ziyade mekânla ve birbirleriyle ilişki kuran bir bütün olarak düşünülmesine de imkân verdi.

Genel olarak süreç bizim için tartışma ya da ayrışma noktaları üretmekten çok birlikte düşünmeye ve dayanışmaya dayalı ilerledi. Aramızda güvene dayalı bir çalışma ilişkisi olduğu için fikirleri rahatça paylaşabildiğimiz bir alan oluştu. Özellikle resimlerin sergilenme biçimleri üzerine farklı ihtimalleri birlikte değerlendirmek benim için oldukça öğretici bir deneyimdi. Çünkü bu süreçte resmin yalnızca üretim aşamasına değil; mekân içinde nasıl konumlandığına, izleyiciyle nasıl karşılaştığına ve nasıl bir deneyim oluşturduğuna da birlikte bakma fırsatı bulduk.

Bu nedenle serginin üretim süreci benim için yeni işler üretmek için düşünüp tartıştığımız bir dönem olmakla birlikte kendi pratiğime dışarıdan bakabildiğim ve onu farklı açılardan yeniden düşünebildiğim bir süreç oldu. Resmin mekânla, önceki dönemlerde ürettiğim diğer işler ile ve izleyiciyle kurduğu ilişki üzerine birlikte düşünmek, üretim pratiğimi genişleten ve bana yeni ihtimaller açan bir deneyim yarattı.

Görkem İmrek: Bu süreçte benim için en önemli meselelerden biri Okyanus’un sesini, deneyimini ve taşıdığı hassasiyetleri görünür kılarken onları gözeten bir çalışma biçimi kurmaktı. Kendi yaklaşımı bu projede daha çok aracı bir pozisyon olarak düşündüm: Bir yandan Okyanus’un anlatısını ve deneyimini mümkün olduğunca kendi sesiyle aktarabileceği bir alan açmak, diğer yandan ele aldığımız konular etrafında farklı öznelerle diyaloğun nasıl genişleyebileceğini düşünmek. Okyanus’un pratiğinde dikkat çeken yönlerden biri, üretim sürecini güçlü bir empati alanı içinde düşünmesi ve duygulanım üzerinden kurması. Bu yönünden hareketle sanatçının anlatısını temsil etmekten çok onu dinleyen, alan açan ve birlikte düşünen bir yaklaşımı korumak süreç boyunca en önemsediğim konulardan biriydi. Bu nedenle süreci yalnızca bir sergi kurgusu olarak değil; farklı deneyimlerin ve anlatıların birbirine temas edebileceği bir karşılaşma alanı olarak ele aldım.

Kendi pratiğimde çoğunlukla araştırma temelli projelerle çalışan bir araştırmacı küratör olarak üretmeye alışığım. Bu açıdan bakıldığında ağırlıklı olarak pentürden oluşan bir sergiyle çalışmak benim için de yeni bir deneyimdi ve sergide de Okyanus’un resimlerinin yanı sıra video, nakış ve kumaş üzeri çalışmaları gibi farklı çalışma tekniklerinden de seçki oluşturmayı önemsedik. Ancak pratiğimde esas olarak önemsediğim şey yeniliğe açık olmak ve her projede daha önce yaptıklarımdan neyi nasıl farklı düşünebileceğimi sorgulamak. Bu bazen bakış açımızı değiştirmekle, bazen ele aldığımız içeriğin çerçevesini genişleterek daha farklı nereden ele alabileceğimizi sorgulamakla, bazen de sergileme yöntemleri, materyaller ya da farklı disiplinlerle kurulan ilişkiler üzerinden mümkün oluyor. Bu nedenle yeni şeyler denemeye açık sanatçılarla ve kişilerle disiplinlerarası düşünme alanı kurmayı oldukça değerli buluyorum. Böyle bir süreçte birbirimize hareket edebileceğimiz bir oyun alanı tanınması benim için önemli.

Her mekânın, her disiplinin kendi içinde hem güçlü hem de zorlayıcı yanları olduğunu düşünüyorum. Küratöryel süreçte benim için önemli olan şey ise bu zorlayıcı yanları sınırlayıcı unsurlar olarak görmek yerine onları yaratıcı düşünmenin parçasına dönüştürebilecek bir oyun alanı olarak ele almak. Bu sergide de mekânla ve üretim koşullarıyla ilgili bazı sınırlayıcı görünen meseleleri bu şekilde ele aldık. Özellikle işlerin ölçeği ve mekânla kurduğu ilişki üzerine Sena Çelebi ile birlikte çalışırken tasarımı bir çözüm arayışı olarak kullandık. Ölçeklerle oynamak mekânsal bir düzenlemenin yanı sıra kavramsal çerçevemizle doğrudan ilişki kuran bir araç hâline geldi. Böylece işler arasındaki ilişkileri güçlendiren, anlatının katmanlarını görünür kılan ve izleyicinin sergi içinde kuracağı deneyimi destekleyen bir sergileme dili oluşturmayı amaçladık.

Dolayısıyla üretim ve sergiyi oluşturma süreci bizim için bir “uzlaşma noktası” bulmaktan çok karşılıklı güvene dayanan, birlikte düşünmeye ve denemeye açık bir çalışma pratiği olarak ilerledi. Bu süreçte Okyanus’un pratiğinin ritmine, anlatının mahremiyetine ve taşıdığı hassasiyetlere saygı göstermek kadar serginin farklı deneyimlere ve yeni karşılaşmalara açılabileceği bir alan kurmak da benim için belirleyici oldu. Aynı zamanda farklı geçmişlerden ve deneyimlerden geliyor olsak da yan yana gelmenin ne anlama geldiğini birlikte düşünmek de sürecin önemli bir parçasıydı. Bu ortak bir sergi üretmekten ziyade farklı bakış açıları, farklı deneyimler ve farklı hassasiyetler arasında nasıl bir diyalog kurulabileceğini araştırmak anlamına geliyordu.

Okyanus’un işlerinin taşıdığı duygusal ve anlatısal yoğunluk ile serginin mekânsal ve kavramsal kurgusu arasında dengeli bir ilişki kurmaya özellikle dikkat ettik. İşlerin içeriği oldukça kişisel ve kırılgan bir alan açtığı için sergileme dilinin bu yoğunluğu bastırmayan ama aynı zamanda onu tek başına belirleyici bir duygu alanına da hapsetmeyen bir denge kurmasını önemsedik. Bu nedenle serginin kurgusunda hikâyeyi yalnızca bireysel bir anlatı olarak bırakmak yerine, onun yapısal olarak temas ettiği toplumsal bağlamları da görünür kılmaya çalıştık. Çünkü aile içi deneyimler, kuşaklar arası aktarım, sessizlikler ve kırılmalar gibi meseleler her ne kadar bireysel hikâyelerden yola çıksa da aslında daha geniş toplumsal ilişkilerle ve ortak deneyimlerle temas ediyor. Bu nedenle serginin izleyiciyle kurduğu ilişkinin de yalnızca anlatılan hikâyeyi takip etmekten ibaret kalmamasını, izleyicinin kendi deneyimiyle temas edebileceği bir düşünme alanı açmasını önemsedik. Hedefimiz sergiyle karşılaşan kişilerin oradan ayrılırken zihinlerinde en azından bir soru işareti, bir düşünme kıvılcımı taşıyabilmeleriydi.

Bu yüzden serginin kurgusunda hem Okyanus’un anlatısının özgüllüğünü korumaya hem de bu anlatının izleyiciyle kurabileceği daha geniş bir ilişki alanını düşünmeye çalıştık. Böylece kişisel bir hikâye farklı deneyimlerin birbirine değebileceği, izleyicinin kendi hafızasıyla ilişki kurabileceği bir düşünme alanına dönüşebiliyor. Bu dengeyi kurmak, yani hem anlatının kırılganlığını gözetmek hem de onun toplumsal yankısını görünür kılmak süreç boyunca üzerinde en çok düşündüğümüz meselelerden biri oldu.

Sergide gündelik objeler ve ev içi referanslar güçlü bir yer tutuyor. Bu estetik tercihin arkasındaki ortak düşünce neydi? 

Okyanus Çağrı Çamcı: Sub Rosa’da evin içini ve dışını birlikte düşündüğümüz kompozisyonlara yöneldik. Mekânın yalnızca bir arka plan değil; anlatının taşıyıcı unsurlarından biri olduğu kompozisyonlar kurmaya çalıştım. Son yıllarda pratiğimde mekânla daha doğrudan çalışan bir üretim dili gelişti ve bu sergide de bu yaklaşım belirleyici oldu. Burada ele aldığım mekânlar büyük ölçüde çocukluk hafızamla ve aile hikâyemle ilişkilenen alanlar. Bu yüzden kullandığım nesneler de çoğu zaman bu hafızayla doğrudan temas eden şeylerden oluşuyor: Anneannemden kalan yazmalar, teyzemin dantelleri ya da annemin yelpazeleri gibi.

Bu nesnelere dekoratif ya da nostaljik unsurlar olarak yaklaşmıyorum tam tersine kuşaklar arası aktarılan deneyimlerin taşıyıcıları olarak ilişki kuruyorum. Onları bir araya getirirken yatay ve alışıldık formlarını bozarak, bazen biçimlerini doğrudan okuyamadığımız kompozisyonlar içinde yeniden kurguladım. Böylece gündelik hayatta belirli işlevlerle ilişkilendirdiğimiz bu nesneler farklı bir anlatının parçası hâline geliyor. Bu dönüşüm benim için aynı zamanda nesnelerin yerleşik anlamlarını ve kullanım biçimlerini sorgulamakla ilgili. Bu noktada queer düşüncenin etkisi de var; çünkü nesneleri sabit anlamlarına geri çağırmak yerine, onların farklı ihtimallerle okunabileceği alanlar açmayı önemsiyorum. Böylece nesneler yalnızca nasıl kullanıldıklarıyla değil; kullanıldıkları anın duygusuyla, sonrasında bıraktıkları izlerle ve hafızada kurdukları çağrışımlarla konuşmaya başlıyor.

Sergide yer alan bazı imgeler de bu geçiş anlarını temsil ediyor. Örneğin vedalaşılması gereken bir evin kapısı, bana göre mahremiyet ve eşik fikrini birlikte düşündüren bir imge. Kapı bir yandan hane için bir sınırı temsil ederken, diğer yandan bir geçişi de barındırıyor. Bazen geride bırakılan ihtimalleri, bazen de henüz açılmamış yeni ihtimalleri işaret ediyor. Bu yüzden kapı hem kapanan hem de açılan bir alan olarak sergide önemli bir sembole dönüştü.

Görkem İmrek: Sergide gündelik objelerin ve ev içi referansların güçlü bir yer tutması bizim için yalnızca estetik ya da biçimsel bir tercih değildi. Daha çok bu nesnelerin taşıdığı hafıza katmanlarıyla ve onların toplumsal deneyimlerle kurduğu ilişkiyle ilgileniyorduk. Ev içi deneyimler ve gündelik nesneler çoğu zaman görünmez kabul edilen ama aslında toplumsal ilişkilerin kurulduğu alanlardan biri. Bu nedenle yazmalar, danteller, parke desenleri, yelpazeler ya da kapı gibi nesneleri yalnızca bir form ya da malzeme meselesi olarak değil; kuşaklar arası aktarım, bakım emeği, hane içi politikalar, kalıplaşmış roller, mahremiyet, sessizlik ve hafıza gibi temalar etrafında düşünmeye çalıştık.

Dolayısıyla serginin gördüğümüz gibi bize doğrudan ulaşan tercihleri doğrudan kavramsal çerçeveyle ilişkili. Ev içi nesneler burada yalnızca gündelik hayatın parçaları değil; aynı zamanda aile içindeki güç dengelerinin, duygulanım biçimlerinin ve kuşaklar arası ilişkilerin taşıyıcıları. Bu nesneler aracılığıyla bireysel hafızanın nasıl kolektif deneyimlerle kesiştiğini ve gündelik hayatın içinde saklı kalan toplumsal yapıların nasıl görünür hâle gelebileceğini düşünmeye çalıştık. Kuşaklar arası aktarımı ele alırken, kadın hareketinde bizden önceki kuşaklarla bugün bizim kuşağımız arasında dönüşen örgütlenme ve dayanışma biçimlerini de birlikte düşünmek ve tartışmak bizim için önemliydi.

Bu noktada queer bakış açısı da serginin düşünme biçimini etkileyen önemli bir referans oldu. Queer düşünce nesnelerin, mekanların ve kimliklerin sabit ve tekil anlamlar üzerinden okunmasını ters yüz ederek onların farklı kullanımlar, farklı ihtimaller ve farklı anlatılarla yeniden kurulabileceğini hatırlatan, anlatıyı eğip büken, sızan yanı üzerine süreç boyunca çok düşündük. Okyanus’un kompozisyonlarında gündelik nesnelerin alışıldık düzenlerinden koparılarak yeniden kurgulanması da tam olarak böyle bir alan açıyor. Nesneler yalnızca işlevlerinin ötesinde hatta işlevlerinden de azade hafızayla, duygulanımla ve olasılıkla kurdukları ilişkiyle okunmaya başlıyor. Böylece ev içi nesneler hem normatif aile anlatılarını hem de o anlatının içinde saklı kalmış alternatif deneyimleri görünür kılabilen imgeler hâline geliyor.

Küratoryal süreçte benim için önemli olan şey, bu nesnelerin temsil ettiği kişisel hikâyelerin mahremiyetini korurken aynı zamanda onların daha geniş bir deneyim alanıyla ilişki kurabileceği bir zemin oluşturmaktı. Tekil bir deneyimi merkezîleştirmek yerine farklı hafızaların ve farklı deneyimlerin birbirine değebileceği bir alan açmak.

Bu nedenle sergideki gündelik objeler bir aile hikâyesinin parçaları yerine izleyicinin kendi hafızasıyla ve deneyimiyle temas kurabileceği açık bir düşünme alanı olarak kurgulandı. Böylece malzeme ve formun ötesinde, tema ve düşünsel çerçeve açısından da ev içi nesnelerin hem kişisel hem de toplumsal katmanlarını birlikte düşünebileceğimiz bir alan oluştu.

İzleyicinin sergiden çıkarken yanında taşımasını umduğunuz duygu ya da soru ne?

Okyanus Çağrı Çamcı: İzleyicinin sergiden çıkarken aklında kalmasını umduğum sorulardan biri şu: Birbirinden çok farklı gibi görünen kuşak hikâyelerinde aslında ortaklıklar bulabilir miyiz? Bu soru benim pratiğimde de sık sık geri döndüğüm bir yer. Çünkü aile içinde aktarılan deneyimlere baktığımda farklı zamanlarda yaşamış olsak bile bazı duyguların, mücadelelerin ve kırılmaların birbirine değdiğini görüyorum.

Bu sergide de aslında bu tür kesişim noktalarını araştırıyorum. Farklı kuşaklara ait hikâyeler bazen birbirinden uzak gibi görünse de gündelik hayatın içinde benzer duyguların ve deneyimlerin izlerini taşıyabiliyor. Bu yüzden farklılıklarımıza rağmen hayatın içinde nasıl dayanışma kurabildiğimizi, nasıl ortaklıklar oluşturabildiğimizi düşünmek benim için önemli. Sergi sürecinde kurduğumuz yoldaşlık ilişkisi de aslında bu düşünceyle çok örtüşüyordu.

İzleyicinin sergiden ayrılırken kendi hafızasında küçük bir kapı aralanmasını isterim. Belki eski ama tanıdık bir anıya dokunur; belki bir arkadaşla paylaşılan dayanışmayı hatırlar, belki sevdiği birini kaybettiği bir anın hüznünü yeniden düşünür ya da ailesindeki başka kadınlarla kurduğu görünmez bağları fark eder. Böyle bir hatırlama hâli, insanın kendini yalnız hissetmediği yeni güvenli alanlar yaratabilir diye düşünüyorum.

Görkem İmrek: Benim için izleyicinin sergiden çıkarken yanında taşımasını umduğum şey tek bir duygu ya da kesin bir cevap değil de daha çok birlikte düşünmeye açılan bir soru. Serginin merkezinde yer alan farklı kadınlar ve kadınlık hikâyeleri ve ev içi deneyimler ilk bakışta oldukça kişisel görünse de aslında birçok kişinin kendi hafızasıyla temas edebileceği ortak bir alan açıyor. Bu nedenle izleyicinin sergiyle kurduğu ilişkinin yalnızca anlatılan hikâyeyi takip etmekten ibaret kalmamasını, kendi deneyimleriyle de temas edebileceği bir düşünme alanına dönüşmesini önemsiyorum.

Kişisel deneyimler çoğu zaman daha geniş toplumsal ve politik yapıların izlerini de taşıyor. Ev içi ilişkiler, bakım pratikleri, kuşaklar arası aktarımlar ya da sessizlikler yalnızca bireysel deneyimler değil toplumsal ilişkilerin kurulduğu alanlar. Bu nedenle serginin izleyicide bırakmasını umduğum sorulardan biri de şu: Farklı hikâyeler ve farklı kuşaklar arasında nasıl bir ortaklık zemini kurabiliriz? Ya da tam tersi, alaşağı etmemiz gereken bir anlatı varsa bunun kırılıma uğraması ne demek? Öğrenilmiş olanı sorguladığımız yerleri düşünmeye davet etmek.

Bu soruların tek bir cevabı yok. Ancak serginin izleyicide küçük de olsa bir düşünme alanı açmasını, kişisel hafızaların birbirine değebileceği bir karşılaşma yaratmasını önemsiyorum. Belki bir izleyici sergide gördüğü bir nesneyle kendi çocukluğunu hatırlar, belki başka biri aile içinde aktarılan bir sessizliği fark eder ya da farklı kuşaklar arasında kurulabilecek dayanışma ihtimallerini düşünür. Benim için serginin en değerli yanı tam da burada ortaya çıkıyor: Farklı deneyimlerin ve farklı hikâyelerin birbirine temas edebileceği bir alan yaratabilmek.

Bu alanı kurarken yalnızca yakınlık ve tanıdıklık duygusuna yaslanmak değil; gerektiğinde bazı anlatılarla aramıza mesafe koyabilmek, hatta yabancılaşmamız gereken yerlerle de yüzleşmekten kaçınmamak önemliydi. Çünkü hafıza her zaman doğrusal ve kesintisiz bir aktarım biçiminde ilerlemiyor; kimi zaman o aktarımın içindeki boşlukları, kırılmaları ve çatlakları görünür kılmak gerekir. Bu nedenle serginin, hafızanın alışıldık anlatılarını zaman zaman bozabilen, yerleşik kabulleri sorgulayabilen ve gerektiğinde o anlatının içinden bir “oyunbozanlık” çıkarabilen bir düşünme alanı açmasını da önemsiyorum.