Suhan Lalettayin, “hematom - adam, ceset ve ben'in maceraları” kitabını anlatıyor
Röportaj: Kiraz Mısırlıoğlu
İlk gençlik yıllarından beri yeraltı şiir sahnesinin aktif isimlerinden, 2019 yılında ilk şiir kitabı Türkçeden Türkçeye Çeviri Şiirler – Fata Morgana‘nın etrafında şekillendirdiği; Bant Mag. Havuz / Bina’da gerçekleşen İRTİBATTA KALALIM sergisinin küratörü, multidisipliner sanatçı, şair ve yönetmen Suhan Lalettayin, beş yıllık yoğun bir emeğin sonucunda ortaya çıkardığı ikinci kitabı ile karşımızda. Suhan ile aynı zamanda ilk sanatçı kitabı olan hematom – adam, ceset ve ben’in maceraları’nın bir kitaptan sergiye, sergiden Vaa’nın Lale isimli parçasına çektikleri klibe varan oldukça kapsamlı yaratım sürecinden, günümüzde şair olmaktan ve performatif şiir personası POEMSTAR’dan konuştuğumuz sohbete buyrunuz.

“ağzınızı, bacak aranızı ve beyninizi sulandırmak üzere kurulan patolojik bir deneyin çıktısı: #hematoz
içinizi ısıtacak bir aşk hikâyesi… etik ve ahlak üzerine birkaç sıkıcı ders… çocukların erişemeyeceği yerde saklanmayan ilaçların mahvettiği hayatlara derinlemesine bir bakış imkânı… toksik ilişkilerinizi gözyaşlarıyla anacağınız bir yüzleşme seansı… değil.
şiir ile şiir olmadığı varsayılanın, gerçek ile kurmacanın, disiplin ile disiplinsizlik diye adlandırılanlar arasındaki çizgileri muğlaklaştırarak oynadığımız oyunlar esnasında meydana geldi.
yıllardır durduramadığımız kanama, besleyip büyüttüğümüz hematom,
artık sizin derdiniz.
içinizden söküp atması da vücudunuzu baştan aşağı sarmasına izin vermek kadar meşakkatli olacak.
hematom’a kucak açın, arkanıza yaslanın ve bu huzursuz eğlencenin tadını çıkarın.”
-Suhan Lalettayin (hematom – basın bülteninden)
hematom – adam, ceset ve benin maceraları için bu yazmış olduğun ve en az kitap kadar gizemli ve derin sunuş metnini alıntılayarak başlamak istiyorum… Elimde tutuğum bu çok katmanlı sanatçı kitabı, hakikaten aşina olduğumuz “şiir” e oldukça sert, radikal cesur bir müdahale olarak karşımıza çıkıyor. hematom’u yalnızca bir şiir kitabı olarak tanımlamak yerine bölüm bölüm ilerleyen bir seri-şiir girişimi, çözümlenmeyi bekleyen bir vaka dosyası, paramparça olmuş bir zihnin iç hesaplaşmalarına ilişkin bir anı günlüğü ve eklektik yaklaşımla kurulan kriminal-poetik bir sanatçı kitabı olarak tanımlıyorsun. Şiir ile şiir olmayanın, kurmaca ile gerçeğin, disiplin ile disiplinsizliğin sınırlarını muğlaklaştıran bu yaklaşımın çıkış noktası neydi? Bu “huzursuz eğlence”nin kökleri, motivasyonu neye dayanıyor?
Öncelikle bu benim de hâlâ yanıtını aradığım, cevabı oldukça komplike bir soru. “Benim” içimdeki huzursuz eğlence yaratma istencinin kökleri, şiirin ne olamayacağına dair bir dertten geliyor. Kitaptaki “benin” huzursuz eğlencesinin kökenleri ise ömrü boyunca huzurlu bir eğlenceyi tatmamış olduğundan kaynaklanıyor olabilir… Ancak en nihayetinde ne de olsa o,
“debdeben beninden geçiş görselinin / rüya seyretme sevgisine paralel / hayranlık geliştireceğinden habersizdi”. 🙂 Teknik açıdan “sınır muğlaklaştırma” mevzusuna gelecek olursak, buradaki başat çıkış noktam disiplinlerarası geçirgenlikte görüntü ve metni uzunca bir süredir iç içe geçirmeye olan hevesimdi diyebilirim. Küçük yaşlardan beri tiyatro, koro ve son yıllarda ekseriyetle video, belgesel sinema pratiklerini deneyimleyerek yetiştiğim için metinlerarası bir deney yapma planım vardı. Benim için deneyi başlatan soru ise şuydu: “Fabl biçemine yaklaşmadan bir anlatı dizisi mantığıyla ilerleyen şiir kitabı kurgulamak mümkün müdür?”
Klasik anlatılarda karşımıza çıkan çatışma kavramı ve ardından gerçekleşen karakter dönüşümlerini, hematom‘da doğrudan karakterlerin isim değişikliklerinde görülecek şekilde tasarlamakla işe başladım. Her bölümde karakterlerin değişen adlarına göre dönüşen bölüm başlıkları ve alt başlıklarını tıpkı bir filmin açılış kredisi gibi siyah-beyaz olarak Gizem tarafından elleriyle yazdığı ve onun “Berliner style” olarak tanımlamayı sevdiği bir tipografi tasarımıyla kapaklaştırdık. Gizem’in kitapta yer alan her mekân için bilgisayar oyununda tasarladığı mekânların baskıları üzerine akrilik boyayla yaptığı illüstrasyonlarla, benim hazırlamış olduğum ready-made kolajların yanı sıra Pembe Panzer, Tennx, Dilan Kapar, Ömer Faruk Karaşahan ile ürettiğimiz “yapay belgesel” kolajlarla, şiirlerin olduğu metin tabanlı sayfaları ayrıştırarak okurun elinde “bir dava dosyası artbook”u tutuyor olma hissini güçlendirmeyi, şiirin özünde yer alan imlerden bütüne gitme yolunu, kriminal bir tema bağlamında uyarlamayı amaçladık. Benim buradaki yegâne arzum ise “climax”in ardından okurun lineer okuma deneyimi kırmak ve tekrar başa dönme isteğini uyandırmak üzere kurgulamak; şiirin özünde yer alan imlerden bütüne gitme yolunu, kriminal bir tema bağlamında uyarlamaktı.
Yapay belgeler, mahkeme tutanakları, hazır nesne kolajları, konuşma deşifreleri… Kitabın estetiğini domine eden post-fanzin dili, punk ve yeraltı kültürüne ilişkin güçlü referanslar ve metinlerin fragmantal yapısıyla elimde gerçekten de bir delil dosyası tutuyormuş gibi hissediyorum. Şiiri kriminal estetikle buluşturarak okurun sadece bir “okur” değil; aynı zamanda bir “iz sürücü”, bir “suç ortağı” olmasını istediğini ve hatta okurun lineer okuma deneyimini kırarak bir deney gerçekleştirmek istediğini söylüyorsun. Peki sence bu deney başarılı oldu mu? Kitabı okuyanlar böyle bir isteğin uyandığını söylüyorlar mı?
Bunu hematom’un (b)ulaştığı ilk hastalarımızla konuştuğumuzda bu isteğin uyandığını hatta birkaç kere baştan okuma ihtiyacı hissettiklerini söylüyorlar, yani bence deney gayet başarılı. Herkese geçmiş olsun. 💅💅💅
Kitap “ben, adam ve ceset” isimli üç karakter üzerinden, kurgusal bir madde olan Neocorte etrafında gelişen takıntı, aşk ve intikamla örülü bir hikâyeyi anlatıyor. Bu karakterleri kendi hayatından, kendi yüzleşmelerinden nasıl ve ne kadar beslendin biraz bahseder misin? Kitabın başlığında da yer alan “ben” karakteri özelinde biraz daha konuşacak olursak, “ben”i oluştururken otobiyografik esinlenmelerin olduğunu söyleyebilir miyiz?
Sanırım hâlâ buna “Hayır” diyebilecek ve sizi ikna edebilecek geçerli sebepler bulabilecek kadar iyi bir şair / iyi bir yalancı değilim henüz. 🙂 Elbette “ben” karakterini de diğer karakterleri de kurgularken kendi yaşanmışlıklarımdan esinledim, beslendim fakat aslında bu isimlendirme ile işaret etmek istediğim bir başka (hatta beni daha çok heyecanlandıran) nokta; kitapta yer alan olayların anlatımı, güvenilmez ve satirik anlatıcısı ben’in geçmişiyle ile girdiği bir hesaplaşmanın / yüzleşmesinin sonucu olarak, “ben”in ağzından okuduğumuz şiirler ve her bölümün içerisinde italik olarak yazılmış olan, “Ben” isimli kadın karakterin (adına bu şekilde kitapta hiç yer verilmese dahi) kitapta yer alan öykü bittikten yıllar sonra nekahat döneminde ve öncesinde hapiste, gitgide kötüleşen mental durumuyla geçmişi düşünerek yazdığı şiirler etrafına aldığı başka bir metin katmanı olan, şiir notları. Bu yüzden “ben” anılarının baş kahramanlarına, kendi geçmişinde yaşadıklarına, kendine acıyor, bu karakterle dalga geçiyor, onları “uyarıcı” işlevin taklidini yaparak onlarla eğleniyor, onları aşağılıyor ve onlara öğütler verdiği bir iç hesaplaşmalarını “kendi dilinde” yazıya döküyor. Bu yüzden şiirler de gördüğünüz tüm görseller de fragmanlar da belgeler de ve poetik bir anı günlüğü olarak da ben’in paramparça olmuş zihninin yansımalarından ibaret.

“Ben” kim peki? “Ben”in bu hikâyedeki konumunu biraz daha açar mısın?
Hmhm… Sanırım “ben” de hep bu sorunun cevabını arıyorum 🙂
“Şaka” bir yana, hematom’daki “ben”, hayatı boyunca sanatsal potansiyelini içinde barındırmış ve oldukça yaralı bir çocukluk geçirdiğini tahmin ettiğimiz, OKB, bipolar bozukluk ve sosyopati geçmişi olan karmaşık bir karakter. Hayatı boyunca birçok kez rehabilitasyona yatırılmış, elektroşok tedavisi uygulanmış. Ancak varoluşsal bir aksaklık onunkisi; zaman zaman nekahet dönemine giriyor, zaman zaman kötüleniyor. Bu yüzden kitabın henüz ilk sayfasında, sevgili Tennx ile Dr. Pınar Erdem’in danışmanlığı ile ürettiğimiz hastane çıkış kayıtları kolajı karşılıyor izleyiciyi. “ben”in psikiyatri hastanesinin yataklı servisinden (bilmiyoruz kaçıncı kez) taburcu olduğu bir gece, bir barda Adam ile tanışıyor. Hikâyemiz de tam olarak burada başlıyor zaten.
Ben kitabı okudum ama olan bitenleri senden dinlemek de aklımda başka başka ışıkları yakıyor. Kitapla “hiçbir şey bilmeden” karşılaşmak isteyenler varsa bir sonraki soruya alalım ama en azından ben kitapta işlenen konuyu biraz daha dinlemek isterim senin için de uygunsa.
Tabii, hematom onun hakkında hiçbir şey bilmeyenlere farklı yerlerden çarpıyor, kavramsal çerçevesi hakkında biraz bilgi sahibi olanlara farklı yerlerden… Kaldığım yerden devam edeyim öyleyse, ben o gece adam’ın evine gidiyor ve aralarında yoğun bir fiziksel yakınlık yaşanıyor, o gece yeni bir “dil” icat edercesine sevişiyorlar. O geceden itibaren ben evden ayrılmıyor ve adam da onu ne açıkça kalmaya davet ediyor, ne de gitmesini istiyor. İlişkileri, birlikte geçirdikleri aylar boyunca ne geçmişlerini paylaştıkları ne de açıkça tanımladıkları; tutkulu karşılaşmalar ile uzun sessizliklerin iç içe geçtiği belirsiz ve çalkantılı bir hâl alıyor. Adam, aslında Necorte adı verilen hayali bir uyuşturucu maddenin satıcısı ve en yakınındaki isim ise bu maddeyi merdiven altında üreten ceset karakteri. Adam başta bunu ben’den gizliyor fakat Ben Neocorte kullanmaya başladığında, ruh sağlığı yeniden bozulmaya başlıyor. İlaç, onun obsesif ve sosyopatik eğilimlerini daha da şiddetlendiriyor ve adam’a olan aşkı, kontrol edilemez bir saplantıya dönüşüyor. Ceset’in adam’a ilgisinin işin ötesine geçtiğine inanmaya ve hem ceset’i hem de Neocorte’yi, adam’ın hayatını mahveden yıkıcı güçler olarak görmeye başlıyor ve olaylar gelişiyor.
Tüyler ürpertici derece iyi duyuluyor. “Adam” kim peki?
Adam da 30’larında, biraz ıssız adam vibe’larında, öfke kontrol sorunları olan, içine kapanık birisi. Bütün gün evde öyle takılyor, insanlarla bile evde buluşuyor. Evden çıkmayarak en fazla riski aldığı için de ceset’in gözdesi aynı zamanda.
Hay Allah eşi benzeri görülmemiş, ilginç bir karakter (!) Sence “adam” da “ben”e âşık oluyor mu bir noktada?
Ay o da “spoiler alert” olur ama canım (hiç değil!). Ama inan ki bunun yanıtını bilmiyorum. İkisinin de geçmiş hayatlarına dair pek bir şey bilmememizin ötesinde, burada “aşk”ı salt ve pür romantize bir formda aramak pek doğru bir yaklaşım olmaz diye düşünüyorum. Yani bahsettiğimiz şey “aşk” olan “aşk”sa, onların ilk gecelerinden itibaren aralarında inşa ettikleri eşi benzeri görülmemiş bir dil var. Bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Ancak yatak haricinde neredeyse hiç iletişim kurmuyorlar. Evin içinde ikisinin de varlıkları ve yoklukları bir. En şiddetli kavgalarını, en tutkulu sevişmelerini, en intim paylaşımlarının hepsini, o sergideki enstalasyonda gördüğün yatakta yapıyorlar. Adam da ben’den etkileniyor elbet, ancak ben’in bulunduğu durum zaten başından beri kelle koltuktayken işin içine bir de bilinci karıştıran maddeler eklenince saplantı ve bağımlılıklarla örülü tam anlamıyla toksik bir ilişki başlıyor aralarında.
hematom‘un ne kadar zengin bir zihnin ürünü olduğunu zaten net bir şekilde görüyoruz. Sen hematom projesini yaratırken en çok nelerden ilham aldın? Seni neler besledi?
Aslında beni besleyen şeyler de herkesinkiler gibi ilgi alanlarımdı; sevdiğim diziler, kitaplar, filmlerdi diyebilirim. Örnek vermem gerekirse, Requiem for a Dream, Enter the Void, Climax, Trainspotting, Memento, X-Files, Criminal Minds, House MD, Kanıt ve tabii ki Cronenberg’in body-horror’ları… Hepsi kaç defa izlediğimi bilmediğim işler. Bunun yanında adli tıp, tıp felsefesi, patoloji ve özellikle de body horror zaten yıllardır zihinsel bagajımı doldurduğum birtakım temalardı. Uyuşturucu maddelerin etrafında şekillenen küçük topluluklardaki hastalıklı güç ilişkileri, beden ve zihin üzerindeki yıkıcı etkileri bana oldum olası çok şey düşündürmüştür. Çünkü “oraları” bir bakıma kişinin “biçim” değiştirip ilkel / hayvani dürtüleriyle güdümlendiği ve kişinin karakterinden önce/öte adının dahi değişebildiği, oldukça tehlikeli gri bölgeler olarak görüyorum. Ortaya çıkan iş kirli – temiz fark etmeksizin ne kadar estetize olursa olsun, günün sonunda konu bazında özendirici bir nitelik teşkil etmemesine de ayrıca önem veriyorum. Kişisel araştırmalarımın yanı sıra son birkaç yılda yapay belgesel sanat, video şiir, görsel ve deneysel şiirle epey bir yakından ilgileniyordum. Şiirin kâğıttan başka nerelere gidebileceğini, lineer okuma deneyiminin nasıl kırılabileceği üzerine araştırmalar yapmayı ve şiirin neliğini sadece sözcüklere indirgeyerek değil; değişken perspektiflerden deneyle yeniden kurmaya çalışmanın bir çıktısı aslında hematom.
Bütün bu hayranı olduğumuz şeylerin, trash / underground / punk ve “gerçek” fantazilerimizin harmanlama denemesi oldu. Doğrudan referans aldığımız işler yoktu belki ama etkilendiğimiz çok fazla şey vardı; biz de onları kendi süzgecimizden geçirerek yeni bir şeye dönüştürdük. Gizem Akgün’le karşılıklı bir pinpon maçı oynadık gibi; hematom’da yazan her şeye Gizem’in görsel bir cevabı vardı. Gizem’in bu süreçteki emeği çok büyük. Çünkü o sadece projenin görsel dünyasının önemli bir bölümünü yaratmakla ve kitabın mizanpajını üstlenmekle kalmadı; her bölümde tıpkı karakterlerin isimlerinde olduğu gibi dış görünüşlerinde de değişiklikler yapmak, kitabın ön ve arka kapağının da birbiriyle iletişim hâlinde olduğu bir yapı ile, “fiziken” de tıpkı kitabın son iki dizesi gibi “Hematom / hiç bitmeyecek yastık altı macera” oluşunun bir kez daha altına imzasını atmak gibi hamleleri ve ince nüanslarıyla projeye bambaşka bir boyut kattı.
Kitabın İngilizce – Türkçe çift dilli olarak yayımlanmasına da gelmek istiyorum. hematom’un iki çevirmeni var, Ömer Faruk Karaşahan ve Esen Arıkan. Türkçesini dahi anlamak baya bir efor isteyen şiir dilini İngilizceye çevirmeye girişmek sizin için nasıl bir süreçti? Ömer ve Esen’in mental sağlığı iyi mi, her şey yolunda mı? 🙂
Yani… İyiler – sanırım? 🙂 Kitabın Türkçeden İngilizceye çevrilmesi benim aslında başlangıçta hiç aklımda olmayan bir konuydu. Çevrilmesini hedefleyerek hematom’u yazmaya başlasaydım eğer ortaya bu delilik düzeyinde bir şey çıkartmanın çok daha zor olacağından da adım gibi eminim. hematom’un yolculuğuna yıllardır şahit olan COMMENTARIVM’den Emincan Alemdaroğlu’nun beni aylar süren ikna çabaları sonucunda sonunda pes ettim, bütün “ama”larıma rağmen “Tamam, deneyelim” dedim. Önce ana dili Türkçe olmayan ama elbette işlerinde oldukça iyi olan çevirmenlerle görüştük, kitap ilgilerini çekmesine rağmen takvimlerimiz uyuşmadı. Biraz da acele etmemiz gerekiyordu çünkü projemizin matbaa ve sergi masraflarını Converse All Stars Programı tarafından desteklendiği için uymamız gereken bir deadline mevcuttu. Sonrasında aslında ana dili Türkçe olan, birebir çalışabileceğim ve böyle bir deliliğe girişecek çevirmenler için en yakında çevreme bakınırken Ömer ve ardından Esen’le çalışmaya başladık. Ömer zaten profesyonel bir çevirmen ve işinde inanılmaz iyi. Aynı zamanda da şiire bütüncül olarak yaklaşmayı iyi bilen bir şair. Esen ise benim yakın dostum, Knownas’ı birlikte kurduğumuz ve nice işte birlikte çalıştığımız yapımcım, editörümdü, bir de çevirmenim oldu. 🙂 Esen’in çevirdiği ilk kitap olmasına rağmen ABD’de okuduğu için ben’in parçalı, yer yer güncel argodan, yer yer internetten dilinden beslenen güncel karşılıkları başta olmak üzere birçok şahsına münhasır dokunuşlar yaptı. Gerçekten çok emek verdikleri bir süreçti, hep birlikte kitabı tam anlamıyla baştan yazdık ama bugün elimizde tuttuğumuz kitaba bakınca her şeye değdiğini düşünüyorum. Umarım onlar da böyle düşünmeye devam ederler. 🙂


hematom’un sadece bir artbook olmadığını; sergi / enstalasyon, performanslar ve Vaa ile müzik video iş birliğiyle bir evren olduğunu biliyoruz. HOOD Base’teki açılışa geldiğimde tam olarak bir hematom evreni tarafından sarmalandığımı hissemiştim. Bu yüzden ekibi de ayrıca tebrik ediyorum. Asma katta yer alan yatak odası enstalasyonu, her yerin parçaları andıran parçalı yapısı… Sanırım “Göz Kararı”ydı adı, o ceset’in gözünü kırmızı bir jelibon gibi kuru çiçeklerle birleştirip yaptığınız ve herkese içirdiğiniz o kokteyl…Her yer detaylarla doluydu! Ekibin ne kadar özverili çalıştığını tahmin bile edemiyorum, tekrardan onları da tebrik etmek isterim. Peki kitabının böylesine kolektif ve multidisipliner bir sürecin ürünü olması senin için ne ifade ediyor?
Gece – gündüz demeden çalışan sevgili Knownas Collective’imizin gönül dostlarına buradan kucak dolusu sevgilerimi gönderiyorum. hematom gibi geniş kapsamlı bir projeyi beş senedir hayata geçirmeye çalışıyordum ve hayatımda ilk defa bu derece büyük bir hayalin peşinden bir grup insanı o kuyuya benimle birlikte atlamaya ikna eden, kuyuya taşı atan ilk deli olma gururunu yaşadım. Bu gururu bana yaşattıkları için, birlikte unutulmaz günler geçirdiğimiz ve daha nicelerini geçireceğimizi umduğum ekip arkadaşlarım Gizem Akgün, Ömer Faruk Karaşahan, Esen Arıkan, Şeyma Keskin, Serdar İleri, İpek Kara, Beste Candan, herhangi bir ahmet, Gökay Acar, Mayıs Obscura, Aleyna Özdemir, Doğaç Yurduseven, Ulaş Yılmaz, Alara Tezelli, Derin Küpeli’ye, bize günler boyu kapılarını açan HOOD Base’e, nice desteklerinden dolayı M.//’ye ve açılış gecemizi performansları ile unutulmaz kılan Vaa’ya, DJ s1ck s0ck’a ve Interval’a çok teşekkür ederim — olmasaydınız olmazdık. <3 Güç bela ama neşe içinde ardımızda bıraktığımız tüm deliller için; sahip olduğunuz metanet, yetenek ve tuhaf ama özgün varoluşları için onlara bir kez daha minnettar olduğumu söylemek isterim. Biz bu deliliği hep birlikte inşa ettik ve uzun soluklu bir proje olarak büyütmeye devam edeceğiz, eğlence daha yeni başlıyor!
Bir de kurucusu olduğun multidisipliner sanat kolektifi Knownas Collective kapsamında Ekin Metin Sozüpek ve Emre Varışlı (“Evslems!”) adıyla birlikte yaptığınız sahne performanslarıyla hayatımıza giren, hematom’la eş zamanlı olarak tanıştığımız bir POEMSTAR personası da var. POEMSTAR kimdir? Nasıl ortaya çıktı? POEMSTAR ile hematom arasında nasıl bir ilişki var?
Aslında POEMSTAR’ın ortaya çıkışında çok sevdiğim ve her zaman desteğini hissettiğim sevgili dostum, beni en çok cesaretlendiren isimlerden biri olan Emre Varışlı’nın ve kendi tasarlamış olduğu bir tişörtün ilhamı büyük. Simsiyah bir tişörtün üzerine “POETRY IS DEAD” yazıyordu ve Emre bu tişörtü kendi performanslarında giyiyordu. 29 Şubat 2024’te “Artık Gün”de gerçekleştirdiğimiz “ARTIK: Pop-up Multdisipliner Şiir” isimli 1 günlük multidisipliner şiir etkinliğimiz kapsamında kurduğumuz sergi için ben de P*rnhub logosunu manipüle ederek POEMSTAR yazılı bir tişört tasarladım. Ardından duvardaki okunuş sırasıyla, “POETRY IS DEAD MEET YOUR POEMSTAR” adlı bir enstalasyon hazırladık. POEMSTAR ismi ilk kez orada başkaları tarafından görünür oldu. O zaman bunu sahiplenmek gibi bir düşüncem yoktu, aksine o logo ve tişört benim için başlı başına komik, her şeyin pornografik derecede yıldızlaşması gereken bu zamanların ironik bir yansımasıydı. Sonrasındaysa kendi kendime “Buradan ironik ve performatif bir sosyal medya ve sahne duruşu çıkabilir mi?” diye sordum ve şimdilerde ben de onu sizinle birlikte tanıyorum, her performanstan sonra üzerine biraz daha koyarak onu şekillendirmeyi, öznesi ben olsam bile önyargılarımı kırmam gereken bir şeylerle yüzleşerek onu anlamaya çalışmayı seviyorum. Şimdilik onu dünyadaki her şeyi cool ve cool olmaması üzerinden nitelendiren, internetin içine doğmuş, ADHD, ukala ve ironik, sadece öğrenmeye hevesli olduğu şeyleri çok iyi bilen; onun dışında da hiçbir şey umrunda olmayan, alışılagelmedik değer yargılarına sahip, kural, nizam, örf, adet hepsini aşırı sıkıcı bulan ve kendine Z kuşağı denildiğinde çok sinirlenen ve tek amacı “Make poetry slay again” olan, sassy ve nasty bir yeraltı queen’i olarak özetlemek yanlış olmaz galiba. 🙂 Ama aslında POEMSTAR’ın kim olduğunu anlatmaya başlamak için en doğru nokta şu: Benim her zaman şiirin ne olduğu, nasıl olması gerektiği ve nasıl olmaması gerektiğiyle büyük bir derdim vardı. Keza, “şair” imajiyla da aynı şekilde. Şiir yazmak, eğri oturup doğru konuşalım, günümüz sanat ortamlarında pek cool bulunmayan, hatta genç kuşaklara epey cringe gelen bir şey. Herkesin aklında nostaljik dahi olsa kıt kanaat geçinen bir sokak müzisyeni veya ailesinden kalan Cihangir’deki evini atölye olarak kullanan bir heykeltraş vb. imajlar var ancak bugün, 99 doğumlu, markalar ve ekranlarla büyümüş bir şair nasıl olur, neye benzer? Tam orada, bu “persona”lar çağında kendime çok güzel bir oyun alanı bulduğumu hissettim.
Birkaç sene önce bir ara sosyal medyada “Şişme mont giyen şair mi olur?”, “Bahçeşehir Üniversitesi’ne giden şair mi olur?” gibi bazı aşırı komik postlar görüyordum. Aksi gibi bu muhabbetler dönerken ben de o dönemde Bahçeşehir Üniversitesi’nde sinema okuyordum ve baya green box yeşili şişme bir mont giyiyordum hatta, hatırlarsın belki. 🙂 POEMSTAR tam olarak buralardan çıktı aslında, “….bunlar şiire girer mi?”, “…şair böyle mi olur / böyle mi yaşar?”, bunun da ötesinde kimsenin cringe / vasat olmayan güncel şiire dair bildiği herhangi bir şey yok.
Bu, şu açıdan da bana çok ilginç geliyor: Bir galeride sergi açılışında geziyorsun diyelim, işlerin önünde konuşan mağrur kalabalıkları duyarsın. Resimlerden, tiyatro metinlerinden, filmlerden, başka sergilerden referanslar havada uçuşur ama kimsenin güncel şiirden haberi yok. Şairler Ne Yapar? (What Do Poets Do?) ile de yıllardır bu sorunun peşinde koşuyorum aslında. Bu ülkede politik, görsel, punk, deneysel, psikedelik, performatif şiirler de üretiliyor arkadaşlar. 🙂 Bu insanlar nelerle mücadele ediyor, bütün gün kedi sevip ufka bakıp mum ışığında daktiloyla şiirler mi yazılıyor sanıyorsunuz hâlâ? Başka bir ülkede mi yazıyoruz biz? Buradayız. Bu yüzden şiiri ve şairi daha görünür, farklı kitlelere taşabilir kılmanın yollarını ararken yarattığım bir başka proje oldu POEMSTAR. Bu defa medyum olarak kendi bedenimi kullanmayı seçtim. Bugün sosyal medyaya baktığında gördüğün sirkin bir neferi POEMSTAR. Ev mi temizliyorsun? En iyi, en estetik, en “Instagrammable” şekilde temizle. Kombin mi yapıyorsun? En iyi editleri, en trend müzikleri kullan, en iyi şekilde kombin yap. Hep bir en iyi olma, kategori fark etmeksizin “yıldız” olmaya çalışan kayıp nesil-ler. Bu yüzden diyorum POEMSTAR; Disney Channel’la, Nickoleodan’la, Twilight’la, One Direction’la, MTV’yle büyüdü diye. Biz “yıldız” olmamız gerektiğine inandırıldık, kimse bunun “bedel”lerinden ve Ümraniye’den Miley Cyrus çıkmayacağını söylemişti ama? Yazmayı öğrendiğim günden beri yazıyorum, bu uğurda emek veriyorum. Ama belli ki kimsenin bir şaire, ne de yıllardır yazılagelen ve çok sevgili Emre Varışlı’nın “mıymıy şiir” olarak tanımladığı bir şiire daha ihtiyacı vardı. Bu yüzden size bir ben gerekliydim ve “POEMSTAR size müstahak”. 🙂 hematom ile olan “eş zamanlı” çıkış hikâyesine de gelince, hematom’u POEMSTAR olarak yazmaya başladım ama hematom’un sonunda artık bir POEMSTAR doğmuştu diyebilirim.

(SPOILER) Normalde kitaba dair spoiler içeren sorular sorma taraftarı değilim ancak, senin geçtiğimiz haftalarda başlayan ifşa hareketinde de oldukça aktif olarak yer aldığına, çok özel paylaşımlarda bulunduğuna tanık olduk. Bu yüzden özellikle sormak istiyorum, hematom – adam, ceset ve benin maceraları’nda kitabın climax noktasını oluşturduğunu rahatlıkla söyleyebileceğimiz ve oldukça “gore” bir şekilde anlattığın cinayet sekansı ve “kadın” karakterinin hangi cinsiyet kimliğine dair hiçbir şey bilmediğimiz bir karakter olan “ceset”i öldürmesi senin için nasıl bir temsiliyet ihtiyacından kaynaklandı?
Öncelikle bu benim de üzerine biraz konuşmak istediğim oldukça hassas bir konuyudu, teşekkür ederim bu fırsatı verdiğin için. Aslında o cinayet sahnesini kurgularken tek derdim “şiddeti göstermek” değildi. Benim için mesele, kadın cinayetlerine ve tüm uyuşturucuların mahvettiği hayatlara dikkat çekmekti. Çünkü kitabın merkezindeki kadın karakter, toplum tarafından hayatı boyunca bir kez bile gerçekten “fırsat” verilmemiş, kendi potansiyelini gösterme alanı açılmamış bir figür. Ceset’in ölümünün ardında yatan gerçek, bunun bir bakıma tüm hayatı boyunca beklediği “sahne performansı”. Pearl’ün sahneye çıktığı ânı hatırlıyor musun? O an işte. Bu yüzden bir o kadar hesaplı ama bir o kadar değil. Planlı, ama dürtüsel. Kadın karakter işlediği cinayet hep bastırılmak zorunda kalmış zihnini kepenklerinin açılmasından, musluğun patlamasına sebep olan; o bir kez olsun görünür olma, sesini duyurma, varlığını hissettirme çabası belki de. İronik bir biçimde, kadının gizli kalmış sanatçı potansiyeli ve zihinsel kırılganlığıyla bu yüzden eşi benzeri görülmedik bir iş / bir vaka / bir olay ortaya çıkıyor. Kitapta işlenen cinayet, okurun kolaylıkla empati kuramayacağı ve dış görünüşünden canlı mı ölü mü yoksa mistik bir yaratık mı olduğunu anlayamadığınız birine karşı işlense dahi, işleyenin muzdaripliklerinden ve etik kararlar verme yetisini çoktan kaybetmiş olan bir kadının zihninden kaynaklanıyor. Böylelikle hem trajik hem de performatif bir nitelik kazanıyor. Bu cinayeti cezai ehliyetinden de şüphe duyduğumuz bir kadının işlemesi, işledikten sonra çıktığı mahkemenin ardından clickbaitsever medya dilinde nasibini alması ve “cezalandırılmaması” da buna dâhil. Evet hematom kurgusal bir hikaye, ancak o kadar da uzağınızda değil.
Çok keyifli bir sohbet oldu, teşekkür ediyorum. Son olarak, kitabı edinmek isteyenler nereden edinebilirler onu da belirtelim istersen.
Benim için bir zevkti, ben teşekkür ederim. Türkiye’de ikamet eden meraklılarımız kitabı Knownas Collective’in Shopier sayfasından edinebilir. Uluslararası dağıtımımız için ise hazırlıklarımıza devam ediyoruz. Kan, ter ve gözyaşıyla üretmenin anlamını iliklerinde hisseden ve ateşleriyle ateşimizi harlayan herkese kucak dolusu sevgiler, dayanışmayla kalın xxx

hematom – adam, ceset ve ben’in maceraları
Yazan: Suhan Lalettayin
Kavramsal Tasarım: Suhan Lalettayin
Karışık Teknik İllüstrasyonlar & Mizanpaj: Gizem Akgün
Belgesel Kolajlar: Suhan Lalettayin, Gizem Akgün, Pembe Panzer, Tennx, Dilan Kapar, Ömer Faruk Karaşahan
Hazır Nesne Kolajlar: Suhan Lalettayin
Çeviri: Ömer Faruk Karaşahan, Esen Arıkan
Danışmanlar Dr. Pınar Erdem, Av. Burcu Canik, Av. Batuhan Fırat