İçimizde kalan sesler: Taksim’e Kadar
Yazı: Asya Yigit - Fotoğraf: Emirhan Savaş
Çok sevdiğimiz sokaklarda yürüyüp, metrobüste nefes almaya çalışırken; İstiklal’deki kocaman kalabalığın gürültüsünde kaybolup, kendimizi denizle bakışır hâlde bulurken… İçimizde hiç susmayan biri, birileri var. Zelal Buldan bu sesleri topladı ve sarı bir dolmuşa bindirdi.
Epizodik Yapım’ın ilk oyunu Taksim’e Kadar, yedi yazarın kaleme aldığı yedi ayrı metinden oluşuyor. Proje tasarımı ve rejisi Zelal Buldan’a; hareket tasarımı Gizem Bilgen’e, dramaturji ise Metin Göksel’e ait.
Bir sonraki dolmuşun kalkış tarihleri de şurada.

Konu nedir?
“Ayh! Kendimle depresif konuşmaktan içim kıyıldı valla.”
Birbirini tanımayan altı yolcu, bir şoför, bir sarı dolmuş ve tek bir güzergah; Bakırköy’den Taksim’e.
Başımızı cama yaslayıp kulaklıkları takıp başlayabiliriz kavgalarımıza, söylediklerimizden pişman olup söyleyemediklerimize yakınmaya; ıskaladığımız aşklara, içimizde kalanlara, dışımıza fazla taşanlara… Yağmurlu bir eylül sabahında Taksim’e doğru yol alan bir dolmuşta birbirinden farklı yedi iç sese, sahneyi dolduranların iç sesleri de eşlik ediyor. Hep beraber savrulup, sıkışıp kalıyoruz dolmuşun içinde. Neyse ki beraberiz!
İlk intiba
“Her gün aynı yoldan geçen bir dolmuş dikkat çeker mi?”
Tanıdık olma hâli çoğu insana güç verir; yoluna devam etme, yürüyebilme gücü. Daha önce karşılaşılmayan bir “farkın” tanıdıklığı ise politik bir potansiyel taşır. Tekrar da tam burada anlam kazanır: Israrla kendini yeniden üretir.
Dolmuşun içinde sıkışan yedi ses, bitmeyen bir tekrar hâliyle birbirine temas eder. Kafamızın içinde durmadan dönen fanteziler; her gün yeniden kurulan hayaller, tutulamayan yaslar, çok da uzakta olmayan geleceğe dair kaygılar ve peşimizi bırakmayan ölüm korkusu…
Taksim’e Kadar, başından sonuna bu ısrarı koruyor ve seyirciyi coşkuyla o dolmuşa binmeye davet ediyor.


Nasıl hissettirdi?
“Ölümsüzlüğü bulup bir kozalağın içine dolduruyorum.”
İç sesimin beni ele geçirdiği bir dönem, gideceğim yeri unutup kaybolurdum sık sık. Terapistim aynı renkte olan bina kapılarını veya trafik levhalarını saymamı söylemişti. Bu öneriyle çok güzel bir detay fark etmiştim sokaklara dair. Sokağı kucaklayan bina girişleri, aşınan duvarlar ve ince detaylı kapılar. Şimdi aşınmayan binaların girişleri karanlık bir alt geçide yönlendiriyor insanı; kapılar ve binalar zamanın aşındıran bütün izlerini örtmek üzere kurgulanmış karanlık bir kutu gibi, hiç yaşlanmıyor. Canlı olan ne varsa hepsini yaşamdan soyutlayan ve zamanı unutturan bugünde, bu dolmuşun içi bana aşınan kapılardaki hissi tattırdı. Biraz abartmış olabilirim ama iç seslerimizin birbirini duymasından güç aldım.
Ambiyans / ortam / mekân / kurgu / dekor için neler söyleyebilirsin?
Yeni bir gerçeklik yaratan oyunlar izlemenin ve üretmenin çok zor olduğu günümüzde, Taksim’e Kadar oyununda, ekibin ve yönetmenin bunu çok güzel başardığını düşünüyorum. Oyunun kendi zamanı, çok güçlü bir mekânsallığı ve atmosferi var. Hareket tasarımının ritmi ve metne eklediği yeni boyut, oyuncuların o ritmi sahiplenmesi ve yeni bir dile dönüştürmesi oldukça etkileyici; oynadıkça evrileceği yer heyecan verici bu bağlamda. Işık ve hareket tasarımı genellikle ayrı ayrı işleyen kol ve bacak işlevi görürken burada oyunu çok güzel bir yere taşımış. İç seslerin kurgusu o kadar güçlü tasarlanmış ki seyircinin kendi iç sesinde kaybolmasına izin vermiyor oyun, onu o sesle birlikte içeri davet ediyor. Metinlerle ilgili tek bir eleştirim ya da önerim olabilir; şehrin hafızası ve bugünü, dolmuşa sıkışan iç seslere biraz dokunsa nasıl olurdu acaba?

Soru işaretleri / varsa açtığı tartışmalar
“Var mısınız geri dönmeye?”
Peki şimdi nereye gidiyoruz? Bakırköy’e geri döneceğiz orası kesin ama bedava olduğu için de değil; içimizde kalan seslere bir nebze nefes aldırabilmek için.
Walter Benjamin’in 19.yüzyıl Paris’inde demir iskeletli, cam kaplı pasajlara dair bulabildiği her şeyi derleyerek şehre ait dev bir zihinsel harita kurması gibi İstanbul’un transit bölgelerinde insanların iç seslerinden oluşan bir harita yapsak nasıl olur? Ölüm korkusunun, pişmanlıkların ve aşk acılarının en çok yaşandığı; yeni hayallerin kurulup, yeni kararların verildiği yerlerin haritası… Yasların, hafızanın ve geçmişin yüzümüze çarptığı yerler… Taksim’e Kadar bu haritanın bir kısmını oluşturdu. Şimdi biz de Ahmet Kaya’yı son ses açıp yeni yerler ekleyelim haritaya!