Texas’ta Yeşilçam esintisi: Kunt Tulgar ve Cem Kaya

Fantastic Fest’in şüphesiz en özel konuklarından biri, sadece bizim için değil, tüm festival için, yönetmen, sesçi ve aktör Kunt Tulgar’dı. Cem Kaya’nın festivalin Türk içeriğine yön veren belgeseli  Remake, Remix, Rip-Off ’un öne çıkan sahnelerinin yanısıra, 1972 yılında başrollerinde oynadığı  Yılmayan Şeytan’ ın festivaldeki gösterimi sebebiyle Yeşilçam’ın bu eşsiz karakteri Texas’taydı…

Advertisement

Röp: J. Hakan Dedeoğlu, Foto: Aylin Güngör

Kunt Tulgar ismi kulağınıza pek aşina gelmiyor olabilir ama aslında seçtiği müzikler kulaklarınızda bir hayli yer etmiştir muhakkak. Sinema sektörünün içine doğmuş, sayısız filme fikir, senaryo, oyunculuğu ve seçtiği müziklerle hayat vermiş biri… Tam bir jön, hattâ belki de eğer isteseymiş Yeşilçam’ın en gözde jönlerinden biri de olabilirmiş ama o stüdyoyu tercih etmiş…  Yine de bazı filmlerde boy göstermeden de edememiş; bazen kamera önünde, bazen de arkasında… Nasıl bir aşksa sinemanın her ânına bulaşmış.  

Tarzan Korkusuz Adam , Süpermen Dönüyor , İnsanlık Uğruna gibi filmleri çeken Kunt Tulgar belki de en sağlam imzasını sayısız filme sağladığı müziklerle atmış Yeşilçam tarihine. Nasıl mı sağlamış? Avrupa’nın farklı şehirlerinden topladığı film müziklerinden sevdiği parçaları Yeşilçam filmlerinin uygun bulduğu yerlerinde kullanarak! Televizyonda izlediğiniz bir Türk filminin, acıklı final sahnesinde arkada Baba ’nın müzikleri çalıyorsa bilin ki bu Kunt abinin işi…

Fantastic Fest’teki Yılmayan Şeytan gösterimi ise kelimenin tam anlamıyla bir coşkuydu. Amerikalı festival izleyicisine yumruklarını ısırtan absürtlükteki bu Yeşilçam avantür B-Filmlerinin ardından Kunt Tulgar’la fotoğraf çektirmek için sıraya giren festival delileri görülmeye değerdi.

Lafı uzatmadan, Kunt abiyi gördüğü yoğun ilgiden kurtarıp, Remake, Remix, Rip-Off’ un yönetmeni Cem Kaya’yla birlikte bir sohbete oturduk. Bir kitaplık anı ve hikâyeler masaya döküldü… Bayağı bir kısmı da makasa gitti sayfalarımıza sığsın diye…

Hakan: Şu an Texas’ta, Austin’de, Fantastik Fest’te. Bu sabah sizin 1972 tarihli Yılmayan Şeytan filmini izledik festival seyircisiyle, iki gün önce de Cem Kaya’nın Motör belgeselini izledik. İlk önce sizle başlayalım Kunt abi, nasıl bir histi sabah izlemek filmi? En son ne zaman izlemiştiniz filmi?

Kunt Tulgar: En son üç sene önce Fantasturka Ankara’da izlemiştim.

H: Peki nasıldı sizce, bu sabah Texas’ta filmi izlemek?

KT: Zaten kendi filmini izlemek apayrı bir olay. Şimdi düşünüyorsun, sene 2015. Filmin tarihi 1972. Arada 43 sene var… Sabah konuşuyorduk Cem’le, “Abi diyor, artık devir atladı” diyor. Ben de Yılmayan Şeytan ’ı izlerken dedim ki, “Bazı yerler bana yavan gelecek.” Ve nitekim geldi de. Niye yavan geldi? Çünkü teknoloji ilerledi, kafa yapısı ilerledi. Şimdi bunu anlatmak için bir kelime vardı da unuttum, bu kadar konuşuyorum çünkü o kelimeyi düşünüyorum…

H: Ama yine de zamanın ötesinde bir film. Her film 40 sene sonra izlenemez…

KT: Eee tabi, kardeşim bir kere Kunt Tulgar var filmde!

Cem Kaya: Ben şunu anlamıyorum, sen niye jön olmadın o tiple Kunt abi?

KT: Şimdi Ankara’da biz bu filmi izliyoruz, yanımda Yılmaz Atadeniz oturuyor, filmin yönetmeni. Üç sene evvel, filmden 40 sene sonra döndü bana ve “Bayağı yakışıklıymışsın sen” dedi. 40 sene sonra, hiç görmemiş gibi…

H: Zamanında teklif mi gelmedi nedir?

KT: Hayır, ben stüdyocuyum, sinemacı değilim. Boş zamanımda bu filmleri yaptım. Boş zamanımda Tarzan Korkusuz Adam ’ı çektim, Süpermen Dönüyor ’u çektim. Ben stüdyodan vakit buldukça gidip film çekiyordum. Bana gelip dediler ki, “Aile dramı ve aksiyonlu bir film olacak.” Ama aileye intikal ediyor. Gittim babama söyledim, “Ya boş ver bırak, orada adam kalkacak iki laf edecek, sinirleneceksin, dalacaksın adama” dedi. Çünkü ben biraz sinirli adamım. Sonra alacağım başıma işi. Sonra yazacaklar, jönlerimizden Kunt Tulgar, yönetmen Ahmet Zıptaroğlu’na saldırdı. Babam “Gerek yok, burası yeter sana” dedi. Odur sebebi yani.

DJTAL---000010-2-WEB

“DOĞDUĞUM ZAMAN, DAHA SEKİZ GÜNLÜKKEN, BABAM BENİ FİLM SEPETLERİNİN ÜZERİNE YATIRIYORMUŞ. ORADAN BULAŞTI HERHALDE.”

H: Peki sinema nasıl girdi hayatınıza?

KT: Doğduğum zaman, daha sekiz günlükken, babam beni film sepetlerinin üstünde yatırıyormuş. Oradan bulaştı herhâlde. Evde bir makine vardı, sonra o makineyi Antalya Behlül Dal müzesine sattım. İçinde mekaniği olan bir projeksiyon makinesi. Babam film ithal ederdi, filmleri eve getirir, o makineyle oynatırdı. 32 kısım hâlinde. Ama iki kısımda bir bölümleri bittiği için, iki kısım oynatırdı, altı kısım oynatırdı, etti sekiz. Tek kısım oynatmazdı, ya iki, ya altı ya sekiz. “Baba dur ya n’oldu, adama n’oldu falan derken yarım kalırdı. Arkası Yarın gibi. Ertesi günü iple çekerdik. Ertesi gece yine herkes yerini alır, babamı beklerdik. Ertesi gün izlerdik, her şey güzel, çocuk tren yolunda ayağını raya sıkıştırır. Tren geliyor, tak! Bölüm biter. “Baba n’olacak?” Yarın. Ya bırak yarını, sabaha kadar uyumuyoruz adama ne olacak diye! Oradan bize bulaştı işte…

H: Kunt abi siz babanızın işinden ötürü sinemanın içinde büyüdünüz, dediğiniz gibi. Peki gerçekten hayalinizde var mıydı bir film çekmek, oyuncu olmak?

KT: Bayağı rüzgâr gibi geçti. Gone with the Wind oldu yani. Kendi kendimize girdik işin içine. E bir de baba mesleği. Ben mesela Robert Kolej’in imtihanına girdim. 340 kişi arasından üçüncülükle kazandım imtihanı. Fakat babam İtalya’da arkadaşları olduğu için, İtalyanlarla iş yaptığı için, “Sen İtalyan Lisesi’ne git” dedi. İtalyan Lisesi’ni bitirdikten sonra, İtalya’da, Roma’da çalışmaya başladım. Üçüncü montajcı olarak çalışıyordum. Üçüncü montajcı ne demek? Bizim zamanımızda çalışma kopyası basıldığı zaman, hani klaketler mlaketler vardır, onu kesip, klaket numarasını yazıp, rafa koymaktır üçüncü montajcının işi. Sonra mesleği öğrendiğinde ikinci montaja çıkarsın. Şef olamazsın zaten, mümkün değil. Sonra dediler ki, sen bu işi yapacaksın. Ama bastılar tabii bana, iş değil yani o. Bütün gün çıt çıt rafa diz… Ondan sonra şef kontaktöre, gelen filmin montajını yapayım mı diye sordum. “Sakın elleme, mahvedersin filmi” dedi. O zaman da video mideo yok, 35 çalışıyoruz. Neyse film geldi, bir kız vardı Maria diye. Üçüncü montajcıydı, filmi rafa dizdi, ben de aldım ertesi gün montajı yaptım. Gururla gidip filmin montajını yaptığımı söyledim. “N’aptın, mahvettin filmi” deyip, bağırdı çağırdı. Şef ya, artık son makası o atacak. Geldi baktı, kesecek yer yok. Başladı, “İkinci kısmın bir yerinde iki kare fazla bırakmışsın” dedi. Onu kestik, buraya bir kare ilave et dedi. Bir kare eklesen ne olur, eklemesen ne olur. Neyse onu da yaptık, bitti gitti… Sonra bende ışık gördüler tabii ve yönetmen asistanlığı yapıp yapmayacağımı sordu. “Yaparım neden yapmayayım” dedim. Cinecitta’ya gittik, Cinecitta’da Siyah Yıldızlı Şerif , Giovanni Grimaldi’nin, orada asistanlık yaptım. Cinecitta’yı dört yol ağzı gibi, dörde bölmüşler, yanda başka yönetmen çalışıyor, bizim aktörümüz onda figüran, bizim figüranımız onda aktör. Bunu yaptık, sonra peder dedi ki, “Atla gel İstanbul’a”. Mil Film Stüdyosu’nu kurmuştu o zaman, sonra onu Millî yaptı. “Gel buraya” dedi, e biz de artık bıraktık.

H: E peki yani şimdi sinemada oyunculuk yaptınız, yönetmenlik yaptınız. Daha çok da ses üzerine çalıştınız. Peki yapmaktan en çok keyif aldığınız kısım hangisiydi?

KT: En çok keyif aldığım yer ses çekmek. Neden biliyor musun? Çünkü bir şey yaratıyorsun. Öbür tarafta yönetmen yaratıyor, öbür tarafta bilmem kim yaratıyor. Ya ama burada öyle değil, çünkü sen yönetmenlik yapsan bile seni kimse tanımıyor. Orada William Berger’ı tanıyor, Gordon Mitchell’ı tanıyor. Seni kimse tanımıyor. Sen yönetmenlik yapsan ne olur? Ama orada müziği koymak… Bugün müzikten bahsediyor herkes, müziği yaratmışsın. Ennio Morricone kullanmışsın, Henry Mancini kullanmışsın. Bunlar muazzam olaylar…

Röportajın tamamını okumak için buraya tıklayarak Bant Mag. No:44’e ulaşabilirsiniz.