“The French Dispatch”in Londra’daki galası ve lansman etkinliklerinden izlenimler

Bir yıldızlar geçidine sahne olan yeni Wes Anderson filmi The French Dispatch’in Londra galası ve lansman etkinliklerini Bant Mag. adına yönetmen Emre Akay takip etti. Filmin setinden ilhamla yaratılan sergi, sürpriz bir oyuncunun katıldığı gala ve The French Dispatch’e dair izlenimleri için söz Emre Akay’da.



Aylin [Güngör] ve Hakan [Dedeoğlu] arayıp The French Dispatch’in ekibiyle 2 gün süren bir basın etkinliğine gitmek isteyip istemediğini sorarken, cümle bitmeden “Evet!” dedim. COVID, karantina ve kırmızı liste derken Londra’ya Bant Mag.’dan biri gelemediği için şanslı kupon beni bulmuştu. “Ne yapmam lazım?” diye sordum, “İstediğin gibi takıl, bol fotoğraf çek” dediler. Özgürdüm. Tamam dedim. Elbette macera beklenmedik sürprizlere gebeydi.

Program mail olarak geldiğinde daha da heyecanlandım: İlk gün öğle çayı, ardından hep beraber kırmızı halıdan geçip BFI Film Festivali’nin galasına gidiyoruz, 2. gün film için tasarlanan sergiyi gezip öğle yemeği yiyoruz. Davetiyede kıyafet olarak “formal cocktail” diyor. Emin değilim, Google’lıyorum ve daha da az emin oluyorum. Smokin diyen de var, gömlek ve takım yeterli diyen de. Etkinliği organize eden Disney’den Mehmet Bey’e soruyorum, teyit ediyor. Takım, gömlek ve koyu renk ayakkabı yeterli.

Ardından Aylin’den gelen bir mesajdaki soru başka bir tereddüt yaratıyor: “COVID aşısı oldun mu?” 2. dozumu birkaç gün sonra olacağımı söyledim. Bundan da yırttık. Yani muhtemelen. Zira “aşı pasaportum” aşıdan 2 hafta sonra çıkıyor. Girişte onu isterlerse giremiyorum.

Gün 1

Ben yine de garantiye alayım diyorum, ne de olsa Wes Anderson filmi. Gömlekle yetinmeyip kravat vs tam takım kuşanıyorum. Fotoğraf makinemi, yedek pillerimi ve çift aşı olduğuma dair “kartviziti” de yanıma alıp yola koyuluyorum.

Çay etkinliğinin gerçekleştiği fiyakalı otele varıyorum, fakat resepsiyonda davetiyemi gösterdiğimde bana boş boş bakıyorlar. Otel epey tenha zaten, hiç öyle birazdan film ekibi çıkacak gibi bir hava yok. Başka bir masaya gidip soruyorum. Onlar da bilmiyor. Masadaki genç adam “Çaysa, çay odasındadır” diyerek koridorun sonunu işaret ediyor.

Çay odasına bakıyorum, orada da pek kimse yok. Bir uzun masada oturan 2-3 genç, 3-5 masada birkaç müşteri daha, gerisi boş. Garsona soruyorum, o da boş boş bakıyor. Ve telaşlanıyorum. Kesin yanlış oteldeyim. Başka bir şubesi var. Telefonun çekmesi için dışarı çıkıp maillerime bakıyorum. Her şey doğru görünüyor. 4 tane irtibat numarası var. İkisi açmıyor, biri kapalı. Hakan’ı arıyorum. “Allah allah, ben de bir soruşturayım” diyor. Ben de 4. numarayı arıyorum. Meşgul.

Tekrar içeri giriyorum. Burada olmalı. Otelin turunu atıyorum. Bir görevli bulup soruyorum. Diyor ki, otelden çıkmışsınız. Burası yan bina. Şuradan geri dönebilirsiniz. Tekrar otel sınırlarına giriyorum, çay odasının önünden geçiyorum. Uzun masadaki genç sayısı artmış. Birinin elinde The French Dispatch kataloğu farkediyorum ve hemen yanına gidip soruyorum. Evet, burası!

Fakat çay ekiple değilmiş, basın içinmiş. Birbirimizle tanışalım diye. Sonra beraber galaya gideceğiz. Aslında neredeyse hiç kimse basından değil. Herkes benim gibi farklı disiplinlerden gelip, birileri tarafından bu etkinliğe yollanmış. Oyuncular var, tasarımcılar var, fotoğrafçılar var, grafik sanatçılar var, Türkiye’den genç bir blogger bile var. Ve tabii ki tek kravatlı benim.

Searchlight ve Disney’den gelen sorumlular bize programı anlatıyor: Bugün buradan beraber filme gidiyoruz. Kırmızı halıdan geçiyoruz ama fotoğraf yasak ve bizi ite ite hemen içeri sokacaklar. Bekleme yapmıyoruz. Galaya kimlerin geleceği gizli bilgi. Nabız yoklaması, herkesin Timothée Chalamet’yi istediğini ortaya koyuyor. Ama kadro dev, seç beğen. Tilda Swinton, Adrien Brody, Benicio Del Toro, Frances McDormand, Willem Dafoe… Ben daha ziyade Bill Murray ve Christopher Waltz’a meyilliyim. Léa Seydoux da olsa fena olmaz. Ama Timothée’yi kim sevmez?

Çay keyifli geçiyor. Ardından önceden ayarlanmış taksilerle sinemaya doğru yola koyuluyoruz. Kırmızı halı tam da anlatıldığı gibi. Etraf Timothée diye bağıran hayranlarla dolu. Sadece sırtını görebildiğimiz birileri kameralara poz veriyor. Güvenlik üstümüzü arıyor, köpek çantamızı kokluyor, kapıda biletimize bakılıyor, sonra tatlı-sert uyarılar ve kol hareketleriyle içeri yönlendiriliyoruz. Fotoğraf çekmek yasak. Neyse ki aşı pasaportunu soran yok. Sonradan öğreniyoruz ki zaten “büyük” isimlerden kimse gelmemiş. Wes Anderson yeni filmi için İspanya’daymış. Londra’da olduğu bilinen Timothée ise British Museum’u gezerken postlar atarak gelmeyeceğini bildirmiş âdeta.

Salondaki yerlerimizi alıyoruz. Sahneye filmi sunmak üzere Jarvis Cocker çıkıyor. Filmden esinlenen ve Fransız müziklerinden oluşan albümünden bahsediyor. Oyuncu kadrosundan Stephen Park, Tony Revolori, Rupert Friend ve Alex Lawther sahneye geliyor. Seyirciler selamlanıyor, ışıklar sönüyor. Perde açılıyor.

Gösterim

Film, The New Yorker’dan esinlenerek bir dergi gibi tasarlanmış. Birbirinden kopuk hikâyelerden oluşuyor diyebiliriz. Belki de tam da bu yüzden, tam bir film tadı da vermiyor aslında. Yanımda oturan İtalyan eleştirmen hafif uyukluyor aralarda. Film çok güzel görünüyor, en küçük rolden en büyüğe oynayan herkes ünlü, çok akıllı buluşlarla dolu ama dinlendirmekte zorlandığım bir rahatsızlığım var. (Ertesi günkü sergi, bu konuda bana yardımcı olacak). 

Film bittiğinde herkes biraz yorulmuş görünüyor. Kısa bir alkıştan sonra jenerik akarken ayaklanan insanlar sahneden gelen anonsla şöyle bir duraksıyor. “Durun, gitmeyin, bir sürpriz konuğumuz var!”

Ve Bill Murray çıkıyor. Alkış, kıyamet. Herkes tekrar yerine geçiyor. “İngiliz sinemasını ve İngiltere’yi çok seviyorum, sizlere destek olmak için geldim. İngiltere güzel bir teşebbüs. Devam edin, pes etmeyin, sonunda tutturursunuz belki” gibi bir espriyle galiba bir tek beni güldürüyor. Tatlılığıyla bütün salonun kalbini kazanıp çıkıyor. Ben de uzaktan da olsa, gerçek dünyada Bill Murray’i görmüş olmanın hafifliğiyle ayrılıyorum.

Gün 2: Sergi

2. gün sabah 11’den itibaren sergiyi geziyoruz. Sanat ekibi filmdeki dekorların bazılarını birebir burada tekrar kurmuş. Ayrıca filmde kullanılan kostüm ve aksesuarlardan da var bolca. Filmde birçok maket ve minyatür kullanılıyor. Bunların da bazıları sergide görülebiliyor. Mesela Del Toro’nun oynadığı ressamın kariyeri boyunca ürettiği eserler de var sergide. Not defterleri, karneler, posterler, dergi kapakları. Filmde görülen neredeyse her şey aslında sıfırdan tasarlanmış.

Sergi 5 odadan oluşuyor, her biri filmdeki hikâyelerden birine ayrılmış ve filmdeki gibi farklı renk paletlerine sahip. Son durak ise filmde gördüğümüz bir Fransız kafesi. Burada bize sunulan kahve ve atıştırmalıklarla gezimiz son buluyor.

Sergi aslında filmle olan mesafeyi de dillendirmemi sağlıyor belki. Aslında filmle ilgili iki sorunum var. Birincisi zanaat zirvede olsa da (sergide filme harcanan emek ve işçilik daha da belli oluyor), filmde pek bir hikâye olmayınca seyirci olarak tutunacak bir yer kalmıyor. Belki beş bölümlük bir dizi olsa çerez gibi yutulabilir. Her bölüm aslında tatlı, eğlenceli. Ama toplamında pek bir şey kalmıyor akılda. Bir de, belki esas sorun, çok sık olarak (o öldü, şu tecavüze uğradı, bu onu zehirledi gibi) aşırı dramatik durumlar, aşırı umursamaz ve ha-ha hi-hi modunda peşpeşe anlatılınca, anestezik bir etkisi oluyor. Duygusal olarak da tutunacak bir yer kalmıyor. The French Dispatch, Wes Anderson’ın görsel olarak en zengin ama senaryo ve duygusal açıdan en zayıf filmlerinden biri belki de.

Yazı ve fotoğraflar: Emre Akay