The Lost Daughter değerlendirmesi (İKSV Galası, 2021)

Gerek Venedik Film Festivali’nde kazandığı ödül, gerek bir Elena Ferrante romanından uyarlanmış olması, gerek Maggie Gyllenhaal’un ilk kez kamera arkasına geçmesi nedeniyle uzundur merakla beklenen The Lost Daughter, 15 Aralık’ta düzenlenen İKSV Galası’nın ardından vizyonda. İddialı oyuncu kadrosunda Olivia Colman, Dakota Johnson, Jessie Buckley, Ed Harris, Peter Sarsgaard, Dagmara Dominczyk ve Paul Mescal gibi isimler yer alıyor.


Bu yazı, The Lost Daughter’ı henüz izlememişler için kimi sürprizleri bozabilir.

Zaman dilimi ve mekân

Hikâyenin çoğunluğu günümüz dolaylarında, gözlerden uzak bir Yunan adasında geçerken; ara ara baş karakterin 20 yıl öncesine giderek, İngiltere edebiyat zümrelerinin yer edindiği masalara konuk oluyoruz.

Ne hakkında?

The Lost Daughter, karşılaştırmalı edebiyat profesörü olan Leda’nın huzurlu bir iş tatili için bahsi geçen adaya gidişiyle yaşadığı içsel huzursuzluğu ve kurduğu tuhaf ilişkiler ağını mercek altına alıyor. Kumsalda tek başına vakit geçiren Leda’nın huzuru; gürültülü ve tehlikeli görünen bir ailenin gelişiyle bozuluyor. Nina adlı genç kadın ve kızı Elena’nın gözüne ilişmesi sonucu, geçmişinde yaptığı seçimler hafızasında beliriyor ve mükemmel olmayan annelik deneyimiyle yeniden yüzleşiyor.

İlk intiba

Filmde, açılış sekansından itibaren peşimizi bırakmayan bir belirsizlik ve tedirginlik hissi hâkim. Leda’nın ıssız bir gece vakti, tökezleyerek kumsala düşüşünden kısa süre sonra güneşin kumları parlattığı tatil beldesine dönüyoruz; karakterin ne yaşayacağına ilişkin merakımız canlı tutuluyor. İştah açıcı görünen meyvelerin çürük çıkışı, huzurlu bir uykuyu bölen ağustos böceği, sessizliği bozan deniz feneriyle tırmanan psikolojik gerilime; karakterlerin analizi zor tavırları ile huzursuz bakışları eşlik ediyor.

Karakterlere dair

Geçmişi ve günümüzdeki varlığı arasında gidip geldiğimiz Leda; cinsel arzuları, kariyer hedefleri, mahkûm olduğu sorumluluklar arasında sıkışıp kalan bir kadın. Anneliğin kutsallığını yıkma konusunda sarsıcı biçimde dürüst. Geçmişinden taşıdığı, içini kemiren hisler; anlamlandıramadığı birtakım içgüdüsel hareketlerde ortaya çıkıyor. Terk ettiği çocuklarına geri dönüşünü sadece özlemiyle bağdaştırarak bencilliğini itiraf etmekten çekinmeyen, tanıştığı hamile kadına “Çocuklar, yıkıcı bir sorumluluktur” diyerek ona atfedilen rolleri reddeden bir karakter. Nina ise yaşadığı benzer kaygıları, dayatılan kadın figürü maskesinin altına girerek örtmeye çalışsa da bu yükün altında eziliyor.

Derinlerde ne var?

Annelik gibi sıklıkla sinemaya konu olmuş bir mefhumu, alışılagelmişin dışında işleyişiyle öne çıkıyor The Lost Daughter. Ne onun kutsallıkla tanımlanan içgüdüsel doğasına sığınıyor, ne de sorumluluklarla başa çıkamayan bir anneyi yargılıyor. Ebeveynliğin getirdiği küçük mutluluk anlarından, günlük sorumlulukların kaosuna uzanan bir perspektifle, izleyiciyi doğal akışta meydana çıkan gerçeklikle yüzleştiriyor. Rahatsız edici olabilecek düşünceleri, eylemlerine sempati duyulması zor bir karakter üzerinden seyircinin zihnine yerleştirerek, kadınlığa dair tüm beklentileri büyük bir soğukkanlılıkla sorgulamaya itiyor.

En çok neyi sevdin?

Leda’nın çalkantılı ruh hâli ile ortaya çıkan karanlık düşüncelerinin zihne nüfuz etmesi, filmin diken üstünde bir seyir deneyimi sunmasının yanı sıra rahatlatıcı bir etki de bırakıyor. Geçmişini onarmak istercesine temizlediği oyuncak bebeğe bakışı ve dokunuşlarında bizler de Leda’yı bağrımıza basıyor; bebeği küçük bir kızdan çaldığı gerçeğinin bilinciyle, pişmanlıktan uzak suçlarına ortak oluyoruz.

En çok hangi sahneye yükseldin?

Leda’nın çocuklarını ve eşini terk etmeden önce son kez eve gelişi, sıkışmışlığını en gözle görülür kılan anlardan biriydi. Çocuklar, sorgulayıcı ama bir o kadar da kabullenmiş bakışlarla annelerini karşılıyorlar. Öfkelerini, elbiselerini giyerken annelerinin yardımını reddetmek gibi küçük anlarda ima etseler de çaresizce istedikleri tek şey, üçünün bağını ortaya çıkaracak tek bir an. Sorumluluklarına yenisini eklemekten kaçınması sebebiyle, hayranlık duyulacak özelliklerini bile çocuklarına göstermemeye çalışan Leda’nın, buna rağmen çocuklarının hayranlıkla izlediği “yılan gibi” portakal soyma gösterisi, yaşadığı ikilemin tasviri oluyor. Leda’nın gençlik yıllarını canlandıran Jessie Buckley’nin mükemmel performansının tesirini de eklemeden geçmeyelim.

Formu dolduran: Ezgi Oğraş