Metalik ve ahşap: The Orielles ile Only You Left üzerine
Röportaj: Tuana Özcan - Fotoğraf: Neelam Khan Vela
Manchester çıkışlı üçlü The Orielles, 2018 tarihli ilk albümleri Silver Dollar Moment’ın ardından geçen süreçte sürekli farklı karakterlere büründü; yeni sesler denedi, deneysel yönlere saptı, kimi zaman da yeniden daha klasik bir çizgiye döndü. Her yeni albümle birlikte kendilerini baştan yaratma fikrine inanan Esmé Hand-Halford, Sidonie Hand-Halford ve Henry Wade üçlüsü, 2020 tarihli Disco Volador’u da kendi yazıp yönettikleri bir filme ve soundtrack’e dönüştürmüştü.
Heavenly Recordings etiketiyle yayımlanan beşinci albüm Only You Left ise bu dönüşümlerin doğal bir devamı gibi duran, zengin bir sound’a sahip. Endüstriyel ve elektronik dokuların (ya da grubun kendi deyimiyle “metalik” tonların) hissedildiği albümde, duygusal katmanlar ve sıcak anlar da aynı rahatlıkla kendine yer açıyor.
Grup üyeleriyle Only You Left’in Hydra Adası ve Hamburg arasında bölünen kayıt sürecini, film müziklerine olan ilgilerini ve yalnızca bir The Orielles konserinde deneyimlenebilecek ses dalgalarını konuştuk.
“Kendi sesimizi tanımlamak giderek zorlaşıyor çünkü bugüne kadar birçok farklı türün içinden geçtik. Üçümüz de sürekli müzik dinleyip birbirimize yeni şeyler öneriyoruz; ilham akışı hiç durmuyor.” -Sidonie Hand-Halford

Albümdeki “ahşap” ve “metal” kontrastını biraz açabilir misiniz? Bu iki materyal sizin için duygusal ya da sonik olarak neyi temsil ediyor?
Esmé Hand-Halford: Aslında fikir biraz kayıt yapacağımız mekânlardan çıktı. Bazı şarkıları ya da şarkıların belirli bölümlerini hangi stüdyoda kaydetmek istediğimizi baştan düşünüyorduk. İki farklı stüdyo vardı aklımızda ve şarkıları mekâna göre kategorize etmeye başladık. Yunanistan’daki stüdyo oldukça açık bir akustiğe sahipti, biz de o ferahlığı şarkılara yansıtmaya çalıştık. Hamburg’daki Clouds Hill stüdyosunda ise daha metalik bir hissin peşindeydik; o yüzden prodüksiyonda elektronik dokulara daha çok yaslandık. Albümdeki “metal” tonlar da biraz böyle şekillendi.
Henry Wade: Süreç ilerledikçe işler biraz karmaşıklaşmaya başladı doğrusu. Enstrümantal bölümleri çalışırken şarkıların bazı kısımlarını “ahşap”, bazılarını “metal” diye tanımlamaya başladık. Bir noktada detaylar biraz kayboldu diyebilirim. Mesela davullar “metal” hissedebilirken bas gitar daha “ahşap” bir karakter taşıyabiliyordu. Zaten her albüm yapım sürecinde fikirler biraz fazla düşünülmüş hâllerine evriliyor.
Yeni bir albüme başlarken kendinizi yeniden yaratmanın neredeyse kaçınılmaz olduğunu, bunun da çoğu zaman doğal bir süreç olarak geliştiğini söylemiştiniz. Albümün kayıt süreci Hamburg ile Yunanistan’daki Hydra Adası arasında bölünmüş. Bu değişim, sizi yeni bir zihinsel alana taşıyıp kendinizi yeniden keşfetmenize katkı sağladı mı?
Henry Wade: Aslında bu durum çok işimize geldi. Tableau’nun kayıt aşamasında bunu keşfetmiştik ve çok fayda görmüştük. Kayıtları iki ayrı stüdyoya bölmek, mekânlar arasında ciddi bir kontrast yarattı. Eğer tek bir yerde kalsaydık şarkılar muhtemelen aynı yönde ilerlerdi ama iki farklı ülkede olmak onları bambaşka yönlere çekti. Günlük hayat bile değişiyordu: Yediğimiz yemekler, günümüzü nasıl geçirdiğimiz… Tüm bunlar şarkıların yönünü doğal olarak etkiledi ve albümün bütününe iyi geldiğini düşünüyoruz. Kendimizi keşfetmemize de kesinlikle çok katkı sağladı. Hatta kişisel olarak da çok etkiledi. Sürekli kullandığımız enstrümanları yanımıza almadık; İngiltere’den neredeyse hiçbir şey getirmeden çıktık. Stüdyoda ne varsa onunla baştan bir şeyler kurduk. Gitarlar, bas, stüdyoda olanlarla toparladığımız bir davul seti… Her şeyi sıfırdan inşa etmek zorunda olmak çok heyecan vericiydi. Bir anlamda kendimizi alıştığımız düzenin dışına itmiş olduk.
Ortada tek bir “The Orielles şarkısı” tanımı yok gibi görünüyor. Siz kendi şarkılarınızı nasıl tarif ediyorsunuz?
Esmé Hand-Halford: Bu albümde biraz ilk albümümüze dönüp bakmak istedik, bir yandan da daha yakın dönem kayıtlarımızı düşündük. Şarkıları biraz daha derli toplu, daha doğrudan pop formuna yaklaşan hâle getirme fikri vardı. Ama sonunda süreç boyunca keşfettiğimiz şarkıların oluşturduğu bambaşka bir yolculuk ortaya çıktı. Her zaman olduğu gibi.
Sidonie Hand-Halford: Kendi sesimizi tanımlamak giderek zorlaşıyor çünkü bugüne kadar birçok farklı türün içinden geçtik. Üçümüz de sürekli müzik dinleyip birbirimize yeni şeyler öneriyoruz; ilham akışı hiç durmuyor. Tableau döneminde elektronik ve deneysel müzikten çok etkilenmiştik. Bu albümde ise biraz daha klasik gitar gruplarına doğru döndük diyebilirim. Üçümüz birlikte yazdık ve özellikle klavyeler ya da ekstra katmanlar düşünmeden, daha geleneksel bir grup formunda ilerlemek istedik.
Only You Left’te belirgin bir dil oyunbazlığı hissediliyor. Albüm için söz yazma süreci nasıl ilerledi? Önceki kayıtlara kıyasla farklı bir yöntem ya da rutin denediniz mi?
Esmé Hand-Halford: Tableau sırasında keşfettiğimiz bir yöntem var ve bu albümde de onu uyguladık. Albümün enstrümantal tarafı tamamen bittikten sonra, bu geçtiğimiz yılın kasım ve aralık aylarına denk geliyor, tek bir dönemde yoğunlaşarak tüm sözleri yazdım. Kısa bir zaman aralığında yazmak sözlerin daha bütünlüklü bir şiir hissi taşımasını sağlıyor. Ayrıca kendime zaman kısıtı koymayı seviyorum. Müziğin yazım süreci oldukça uzun sürüyor, sözlerde ise düşüncelerin fazla dağılmasını istemiyorum. Bazen o yoğunluk içinde aslında uzun zamandır zihninde dolaşan bir düşünceyi yakaladığını fark ediyorsun.
İkinci albümünüz Disco Volador, La Vita Olistica adıyla bir film müziği olarak da yeniden kurgulanmıştı. Peki Only You Left bir filmin müzikleri olsaydı, nasıl bir filmin dünyasına eşlik ederdi?
Sidonie Hand-Halford: Benim için bir yolculuk filmi olurdu. Belki de prova odasında yazarken davullar pencerenin önünde olduğu ve sürekli geçen trenleri gördüğüm için. Albümün büyük bir kısmını hareket hâliyle ilişkilendiriyorum. O yüzden tür olarak bir yol filmi diyebilirim, belki Paris, Texas gibi bir şey.
Esmé Hand-Halford: Ben de Yunanistan’daki kayıt sürecinin sıcaklığını düşünüyorum. Abbas Kiarostami’nin filmleri geliyor aklıma mesela; özellikle yol filmleri. Yol boyunca keşfetme hissi… Kurmaca ile gerçekliğin birbirine karıştığı o ton bana sözlerle de bağ kuruyor gibi geliyor.
Sound’unuzu oluştururken ilham aldığınız film müzikleri var mı peki?
Esmé Hand-Halford: Çok fazla. Son zamanlarda en sevdiklerimizden biri Drive My Car filminin müzikleri; Eiko Ishibashi yaptı. Hatta bu albümde kendisiyle çalıştık, bazı saha kayıtlarını birlikte kaydettik.
Henry Wade: Ben de sürekli Enys Men filminin müziklerini dinliyorum. O güzel bant döngüleri ve filmden gelen küçük konuşmalar… Albüm olarak dinlemesi de çok güzel.
Sidonie Hand-Halford: Morricone’den ve onun senfonik film müziklerinden her zaman çok etkilenmişimdir. John Barry de mesela, daha senfonik soundtrackler yapan bestecilerden biri.
Esmé Hand-Halford: Evet, Douglas Sirk filmlerindeki o melodramatik yükselişler de çok ilham verici.
“Şarkılar sahnede başka bir hayata kavuşuyor. Canlı performansın tekrar yakalanamayacak bir deneyim olmasını seviyoruz.” -Esmé Hand-Halford

Diskografiniz duygusal ve sound kadar zengin ki neredeyse her ruh hâline karşılık bir şarkı bulunabilir gibi. Hayatınız boyunca, tüm duygularınıza eşlik edebilecek, yalnızca tek bir müzisyen dinleyebilecek olsanız kimi seçerdiniz?
Esmé Hand-Halford: Sanırım benim için Yo La Tengo olurdu. Geniş bir yelpazeleri var ama gerçi onları hiç kızgın duymamış olabilirim.
Henry Wade: Yok yok, kesinlikle kızgın olabiliyorlar.
Esmé Hand-Halford: Doğru, canlı performanslarında özellikle o kaosu biraz daha duyabiliyorsun.
Henry Wade: Benimki The Velvet Underground olurdu. Her ruh hâline uygun bir şarkıları var gerçekten.
Sidonie Hand-Halford: Belki biraz sürpriz olacak ama The Carpenters diyebilirim. Çok öfkeli bir The Carpenters şarkısı duymadım henüz ama müzikleri içinde bulunduğun ruh hâline kolayca uyum sağlayabiliyor; hem melankolik hem de çok neşeli olabiliyor.
Henüz bu şansı yakalayamamış olanlar için bir The Orielles konseri deneyimini nasıl tarif edersiniz? Siz sahnedekiler olarak nasıl bir ruh hâli yaşıyorsunuz?
Henry Wade: Genelde sahneye önce biraz sakin çıkarız. Odayı ve mekânı yoklarız. Sonra heyecan ve biraz da gerginlik geliyor. Performans öncesi o anksiyetik enerji… Ama bazen mekâna girer girmez “Bu gece çok iyi olacak” hissi geliyor.
Esmé Hand-Halford: Konserlerimiz, her zaman kayıtlarımızdan oldukça farklı. Şarkılar sahnede başka bir hayata kavuşuyor. Canlı performansın tekrar yakalanamayacak bir deneyim olmasını seviyoruz.
Henry Wade: Uzun zamandır benimsediğimiz bir fikir de şu: Bazı müzik parçaları yalnızca o anda var olsun. Kaydedilmesin, tekrar edilmesin. O ses dalgaları yok olduğunda bir daha geri gelmesin. Aylarca çaldığımız bazı bölümleri sonradan tamamen unutmuşluğumuz bile var.
Sidonie Hand-Halford: Çünkü sahnede olmak çok “anlık” bir deneyim. Bazen meditatif bir hâle giriyorsun; tamamen o âna odaklanıyorsun. Günlük hayatta başka hiçbir şeyle tam olarak aynı hissi vermiyor.
Henry Wade: Tam anlamıyla bir akış hâli denebilir.
Turlamakla aranız nasıl? Çalmaktan özellikle keyif aldığınız şehirler var mı?
Henry Wade: Turlamak artık eskisi kadar yorucu gelmiyor diyebilirim. Ama turneyi seviyoruz. Asıl güzel olan, sonunda seni görmek isteyen insanlara arka arkaya konserler verebilmek. Birkaç günde bir dinlenme günü yapmak, iyi yemek yemek, iyi uyumak gibi şeyleri öğrenmemiz biraz zaman aldı.
Esmé Hand-Halford: İngiltere’de Bristol her zaman çalması çok keyifli bir şehir.
Henry Wade: Aslında oldukça genel nüfus yapısına bağlı oluyor. Genelde üniversite şehirleri çok iyi geçiyor. Ama sonra müziği seven insanların toplu şekilde emekli olduğu bazı bölgeler de var; o yüzden o yerler de oldukça keyifli oluyor. Bristol, Glasgow, Manchester, Londra gibi büyük şehirleri söyleyebilirim.
Esmé Hand-Halford: Avrupa’da da harika konserler verdik. Açıkçası Avrupa’da çaldığımız her konser çok güzel geçiyor çünkü orada çok iyi karşılanıyorsunuz. İnsanlar sırf gelip çaldığınız için bile gerçekten minnettar oluyor. Geçenlerde Polonya’da bir festivalde çaldık mesela, çok güzeldi.
Sidonie Hand-Halford: Almanya da her zaman iyi oluyor. Orada seyirciler gerçekten müziği dinlemek için geliyor gibi hissediyorsun. İngiltere’de konserlerin etrafında büyük bir içki kültürü var; Avrupa’da ise insanlar gerçekten şarkıları ve müzisyenliği dinlemeye gelmiş gibi duruyor.
Bir gün İstanbul’da da canlı The Orielles deneyimini yaşamak çok isteriz.
Sidonie Hand-Halford: Biz de İstanbul’da çalmak isteriz!
Henry Wade: Kesinlikle! Aslında yazın İstanbul’u ziyaret etmeyi planlıyorum; Türkiye’yi görmek uzun zamandır listemdeydi. Konser için de gelmek harika olurdu.