“Sinema insanları, insanlar da dünyayı değiştirebilir”: Walter Salles ile I’m Still Here üzerine
Röportaj: Müge Turan
Walter Salles imzalı I’m Still Here (Ainda Estou Aquí / Hâlâ Buradayım) filmi, geçtiğimiz seneden bu yana kazandığı sayısız ödülün ardından, Uluslararası Film Eleştirmenleri Federasyonu (FIPRESCI) tarafından bu yılın Büyük Ödülü’ne de layık görüldü. 75 ülkeden 739 eleştirmenin oylarıyla belirlenen bu prestijli ödül, 19 Eylül’de 73. San Sebastián Film Festivali açılış galasında takdim ediliyor.
I’m Still Here, Brezilya’nın 1970’lerdeki diktatörlük döneminde, normal bir hayat sürmeye çalışırken politik olayların içine çekilen bir aileyi konu alıyor. Doha’da gerçekleşen Qumra Masterclass sonrasında yönetmenle yaptığım sohbette, filmin yaratım sürecinden Oscar yolculuğuna, Salles’in sinemaya yaklaşımından Sócrates hakkındaki yeni belgesel dizisine kadar birçok konuyu ele aldık.
“Bu filmi yapmak kendi geçmişimle de yüzleşmekti. O yüzden film sadece tek bir ailenin hikâyesi değil; pek çok aileye, benimkisi dâhil, bir ayna oldu.”

On yılı aşkın bir süredir film çekmediniz. Bunun özel bir nedeni var mı?
Evet… Öncelikle, çok hayranlık duyduğum Çinli yönetmen Jia Zhangke hakkında bir belgesel yaptım: A Guy from Fenyang (2014). Fenyang’ın yaşadığı şehir, Moğolistan sınırına yakın bir yer. Ayrıca futbol sevenler için, 1982 Brezilya Milli Takımı’nda oynayan ve Brezilya’ya demokrasiyi geri getirmek için mücadele eden Sócrates üzerine bir belgesel dizisi çektim. Bunları, I’m Still Here’den önce yaptım. Ben genelde kurmacadan sonra belgesele dönerim. On The Road (2012) filminden sonra da öyle oldu. İki senaryo yazdım, ikisi de özgün hikâyelerdi ama Brezilya gerçeğini yansıtmıyordu. Brezilya’da gerçeklik o kadar hızlı değişti ki hikâyelerim bir süre sonra artık güncel ya da anlamlı gelmedi. Oysa Brezilya’ya dair beni ilgilendiren şey sadece karakterleri değil, her zaman ülkenin kimliğini de anlatmak oldu.
Marcelo Rubens Paiva tam bu sırada I’m Still Here kitabını yayımladı. Kitap beni gençliğime götürdü, hatırladıklarımın Brezilya’nın 30 yılına yayılan kolektif hafızasıyla kesiştiği bir hikâye anlatma ihtimali doğdu. Yani kişisel tarihimle kolektif tarih buluştu. Ama tabii 2015’te bunun yedi yıl süreceğini tahmin edemedim. Keşke o kadar uzun tatil yapmış olsaydım ama öyle değil!
Film size kendi gençliğinizi hatırlattı mı?
Kesinlikle. Paiva’nın kitabı beni yaşadığım o günlere götürdü. Diktatörlük, baskı, korku… Bunlar soyut şeyler değil; gençliğimizi, dostluklarımızı, seçimlerimizi şekillendirdi. Bu filmi yapmak kendi geçmişimle de yüzleşmekti. O yüzden film sadece tek bir ailenin hikâyesi değil; pek çok aileye, benimkisi dâhil, bir ayna oldu.
“Sinemada yaptığım şeylerden biri, çekim yapacağımız mekânın âdeta içinde yaşamak. […] Çünkü günün sonunda yaptığımız tek şey hayatı yüzeye çıkarmaya çalışmak. O da ancak yaşanmışlığın işaretleri aracılığıyla mümkün.”

Dünyada birçok devletin zorla kaybetmelere dair bilgileri saklaması bu yaraların iyileşmesine izin vermiyor. Filminiz dünyanın farklı yerlerinde aynı şeyi yaşayan birçok kadının durumunu anlatıyor: Kimi kendi davalarını savunacak kaynaklara sahip değil, kimi avukat bulamıyor. Brezilya’daki askerî diktatörlük suçları yargılanıyor mu?
Arjantin ve Şili’nin aksine Brezilya’da yargılanmadılar. Şimdilerde Yüksek Mahkeme’de bu tartışılıyor. I’m Still Here’in merkezindeki kadın gibi ben de bu suçların yargılanması ve cezasız kalmaması gerektiğini düşünüyorum.
Filmdeki karakterleri çok ince detaylarla oluşturmuşsunuz…
Karakter yaratmak, katman ve dokular oluşturmakla ilgili. İki buçuk yıl boyunca bu aileyle vakit geçirmek ve onlarla arkadaşlığımı hâlâ sürdürmek o katmanları anlamamı sağladı. Yani sıfırdan yaratılan bir şey yok; hafızaya dayanıyor.
Sinemada yaptığım şeylerden biri, çekim yapacağımız mekânın âdeta içinde yaşamak. Set değil. Çekim öncesinde haftalarca o evde prova yaptık ve yaşadık. Her sahnede bir öncekinin izi vardı: Koridordaki çorap, köşede duran top… Yani hayatın izleri. Çünkü günün sonunda yaptığımız tek şey hayatı yüzeye çıkarmaya çalışmak. O da ancak yaşanmışlığın işaretleri aracılığıyla mümkün. Ama aynı zamanda bırakıyoruz, düzeltmiyoruz. Günlük hayatın kusurları sizi o gerçekliğe taşıyor.
Bu filmde amaç, izleyiciyle karakterler arasındaki mesafeyi azaltmak; böylece izleyicinin o karakterlerle birlikte yaşayabilmesini sağlamaktı. Farklı yerlerde insanlar şunu söyledi: “Film izliyormuş gibi değil; iki yıl o aileyle yaşamış gibi hissettim.” Bu benim için en büyük iltifattı. Rus yazar Maria Stepanova’nın In Memory of Memory kitabında dediği gibi, hafıza tek başına bir depo değil; ancak anlatıya döküldüğünde anlam kazanıyor.
Sinemacı olarak etkilendiğiniz isimler kimler?
Antonioni’den mekân ve zaman anlayışını öğrendim. İnsan yüzlerine duyduğum ilgi Brezilya Cinema Novo’sundan, İtalyan Yeni Gerçekçiliği’nden, Krzysztof Kieślowski’den geliyor. Wim Wenders’in karakterlerine duyduğu şefkat beni çok etkiledi. Bunlar içimde hep var ama her filme başlarken unutmaya çalışıyorum.
I’m Still Here’de gerçekte de anne – kız olan Fernanda Torres ve Fernanda Montenegro’nun performansları çok güçlüydü. Onlarla çalışmak nasıldı?
İnanılmaz bir ayrıcalıktı. İkisi de sadece oyunculuk yeteneklerini değil; o döneme dair kişisel deneyimlerini de getirdi. İki kuşak arasındaki bağ çok özel ve duygusaldı. Hem kişisel hem kolektif hafızayı dengede tutmaya çalıştık. Onlar da bu sorumluluğun farkındaydı.
Sócrates belgeselinizden bahseder misiniz?
Beş bölümlük bir seri. Amazon’daki çocukluğundan başlıyor. İç göç, futbol, sonra da siyasete dönüşüyor. 1980’lerde Brezilya’daki toplumsal direnişin simgesi olduğunu anlatmaya çalıştım. Sócrates aynı zamanda tıp okudu, doktor oldu. Futbolun politik dönüşüm için nasıl bir araç olabileceğini çok erken fark etti. Bir bölümü tamamen İtalya’da geçen maçlara ayrıldı. Umarım bu yıl bitmeden yayımlanacak.
Gael García Bernal’la yeniden çalışma ihtimaliniz oldu mu?
Evet, uzun zamandır onun için bir proje geliştirmeye çalışıyorum. Gael sadece yakın bir dost değil; sinemada da çok sevdiğim biri. The Motorcycle Diaries’in (Diarios de motocicleta) gerçek anlamda ortak yazarıydı. Onunla tekrar çalışmak isterim. Sinemanın bir aile işi olmasını seviyorum, Gael de o ailenin bir parçası.
Brezilya sineması şu an bir altın çağda mı?
Şu anda çok canlı bir dönem yaşıyor. Hem kuzeyden hem güneyden farklı kuşaklardan çok sesli bir üretim var. Genç yönetmenler Cannes, Venedik gibi büyük festivallerde ödüller aldı. Gabriel Mascaro Berlin’de Gümüş Ayı aldı. Bazı ustalar hâlâ film yapıyor. Bu üretkenlik, pandemi yıllarındaki sessizliğe güçlü bir yanıt oldu. Ne kadar süreceği bilinmez ama şimdilik çok güçlü bir ivme var.
“Gençken sinemanın doğrudan dünyayı değiştireceğine inanırdım. Şimdi daha çok, düşünmeye sevk ederek değişimi başlatabileceğine inanıyorum.”

Oscar ödülünüz için tebrikler. Ödül açıklandığında Brezilya’daki görüntüler âdeta Dünya Kupası gibiydi. Bu sahneleri görünce neler hissettiniz?
Film, Brezilya’da farklı kuşaklardan çok geniş bir izleyici kitlesi tarafından benimsendi. Gençler kendi ülkelerinin geçmişine dair saklı kalmış bir parçayı ilk kez gördüler. Bir noktadan sonra artık sadece o aileye değil; çok daha geniş bir kitleye ait oldu. The Central Station’da (Central do Brasil) da biraz böyle olmuştu ama I’m Still Here ile bu durum çok daha güçlü yaşanıyor. Bence insanlar kendi kültürlerinin değer gördüğünü hissetti ve bunu kutladı. Çünkü bir film ödül aldığında aslında o kültürün edebiyatı, müziği, sineması da tanınmış oluyor. Üstelik bu kutlamalar karnavalın tam ortasında yaşandı; Brezilya’nın kimliğini en iyi yansıtan kolektif coşku. Biz bu arada o anları sonradan gördük, hayatımın en güzel armağanı oldu.
Kampanya sürecinde enerjinizi nasıl korudunuz? Oscar sonrası hayatınızda değişen şeyler oldu mu?
Çok ilginç ama The Central Station ya da The Motorcycle Diaries Oscarlarda dolaşırken “kampanya” kelimesi pek kullanılmazdı. Şimdi sürekli bir “kampanya” lafı dönüyor, garip geliyor. Oysa mesele sadece sinema olmalı. Bizim tek yaptığımız filmi göstermekti. Sony Pictures Classics çok erken dönemde filmi Amerikalı izleyicilere ulaştırdı. Avrupa’da ise “kampanya” yapmadık, sadece filmi vizyona soktuk. Ama film her ülkede sinemacılar tarafından sahiplenildi: İtalya’da Valeria Golino, Almanya’da Wim Wenders, Fransa’da Olivier Assayas filmi tanıttı. Arjantin’de de Santiago Mitre. Bu dayanışma, filmi hep sinema çemberinin içinde tuttu. Her ülkede hem eleştirmenler hem seyirciler filmi aynı oranda benimsedi. Bu da ödülleri ve yankıyı açıklıyor.
Sinema hâlâ dünyayı değiştirebilir mi?
Bence sinema insanları değiştirebilir, insanlar da dünyayı. Sinema kim olduğumuzu, başkalarını anlamamızı sağlar. Gençken sinemanın doğrudan dünyayı değiştireceğine inanırdım. Şimdi daha çok, düşünmeye sevk ederek değişimi başlatabileceğine inanıyorum.