Wuthering Heights: Hormonlu bir hayran kurgusu
Yazı: Utkan Çınar, Zeynep Naz Günsal
Emerald Fennell’ın yazıp yönettiği üçüncü filmi Wuthering Heights, duyurusu ve paylaşılan çeşitli görseller üstünden aylardır türlü türlü polemik ve video essay’e konu olarak tartışıldığı kadar heyecanlandıran bir film oldu. Başroller Margot Robbie ve Jacob Elordi’nin yanı sıra Hong Chau, Alison Oliver, Shazad Latif, Ewan Mitchell ve Martin Clunes’un kamera karşısına geçtiği, sektörün sükseli görüntü yönetmenlerinden Linus Sandgren’inse sinematografide olduğu yapım, 13 Şubat itibarıyla vizyonda.
Bu yazı, Wuthering Heights filmini izlememiş olanlar için bazı sürprizleri bozabilir.

Zaman dilimi ve mekân
Utkan Çınar: Film bu konuda net cevaplar vermese de ipuçlarımızı kitaptan alabilir, 18. yüzyılın sonu – 19 yüzyılın başlarında Kuzey İngiltere’de, Yorkshire’da olduğumuzu söyleyebiliriz.
Zeynep Naz Günsal: Viktoryen dönemin Batı Yorkshire bozkırlarında, biri bakımsız ama hala biraz görkemli “Earnshaw 1500” evi, diğeri de Lipton’ların yeni taşındığı Thrushcross Grange Malikanesi olan iki hane arasında gidip geliyoruz. Kısa bir süre çiftin çocukluklarında, daha sonrasındaysa yaklaşık beş yıllık bir zaman dilimi içerisindeyiz.
Konu nedir?
Utkan Çınar: Cathy Earnshaw, alkolik babası ve hizmetlileriyle yaşamaktadır. Babası bir gün alkollü bir kafayla onun yaşlarında bir oğlanı evlat edinir. Cathy çocuğun adını Heathcliff koyar. Çocukluklarını beraber geçirirler. 30’lu yaşlarını geldiklerinde Cathy, yeni taşınan varlıklı komşuları Edgar Linton ile evlenmeyi hayal etmeye başlar. Bunu duyan Heathcliff çok üzülür ve alır başını gider. Cathy, Edgar’la evlenir; Heathcliff de zengin olmuş olarak ve intikam duygularıyla geri döner. Cathy’nin hayatı eşi ile Heathcliff arasında kalmıştır.
Zeynep Naz Günsal: Beş yıl Cathy’nin hayatından yok olduktan sonra gümbür gümbür geri dönen Heathcliff, duyduklarından hınçlanmış hâlde Cathy’nin hayatını ona zindan etmeye niyetlidir. Üstelik Earnshaw evini, Cathy’nin kumar borcuna batmış babasından satın almıştır bile. Aralarındaki çekişme, Heathcliff’in Linton ailesinin servetine ulaşmak için Isabella’yla evlenmesiyle iyice alevlenir. Bir yandan da birbirlerine olan aşk ve tutkularını daha fazla inkâr edemez hâle gelmişlerdir.


İzlemeden önce bilmemiz gerekenler
Utkan Çınar: Emily Brontë’nin 1847 tarihli romanı yayımlandığında gotik ve romantik yaklaşımıyla İngiliz edebiyatında çığır açmıştı. Sinemanın icadından itibaren de düzenli olarak sıklıkla filmlere ve dizilere uyarlanmış bir yapıt. Özellikle Heathcliff karakteri Laurence Olivier, Ian McShane, Timothy Dalton, Ralph Fiennes ve Tom Hardy gibi birçok popüler isim tarafından canlandırıldı. Bu son adaptasyonun yönetmeni Emerald Fennell ise daha önceki iki filmi Promising Young Woman (2020) ve Saltburn (2023) ile ses getirmiş, tercihleriyle tartışma konusu olmuş, biraz sansasyona teşne diyebileceğimiz bir isim.
Zeynep Naz Günsal: Kitabı bilen ve sevenlere altını çizerek belirtmek gerekir ki bu film bir uyarlama değil; daha ziyade Fennell’ın çok sevdiği kitaba getirdiği arzu tatmini işlevli bir yorum gibi görülmeli. Filmin büyük kısmında kitaba, dönem ve estetiğine herhangi bir sadakat beklememek lazım. Bu yönlerden beklentilerinizi baya bir düşük tutun diyelim. Salona bundan başka bir beklentiyle girerseniz elbette filmi muhtemelen hiç beğenmeyeceksiniz, zira kitap ve yapım arasında bahsini geçirmeye vakit ayrılamayacak kadar çok fark var.
İlk intiba?
Utkan Çınar: Üç ay önce yayımlanan, Charli XCX’in film için John Cale ile yaptığı “House” adlı şarkının kalitesi belli bir heyecan yaratmıştı. Bir de Kate Bush’un 1978 tarihli, “Wuthering Heights” isimli ilk hitine takıntılı bir bağım olduğu için oldukça merak ettiğim bir işti. Bu kadar yüksek profil isimlerin yer aldığı ve yüksek bütçeli bir versiyonunu da merak ediyorsunuz hâliyle.
Zeynep Naz Günsal: Daha sadece posteri çıkmışken başlayan yüksek tartışmalar, filme ister istemez hemen dikkatimi çekmişti zaten. İmajlarında Gone with The Wind’e yapılan vurgulu göndermeler, etnik olduğunu bildiğimiz bir karakter olmasına rağmen Heathcliff rolüne Elordi’nin, 17 yaşında bir kızcağız olduğunu bildiğimiz Catherine’e de 35’indeki Robbie’nin yakıştırılması, film daha çıkmadan etrafına topladığı kitleyi ortadan ikiye bölmüştü. Yapıma katılan diğer oyuncular, prodüksiyon ve tasarımda hiçbir harcamadan kaçılmamış olduğunun netliği, filmin yılın başta gelen sinema hadiselerinden biri olacağını belli etmişti.
En çok neyi sevdin?
Zeynep Naz Günsal: Fennell’ın belki de zamanında kitabı okurken gelişmiş fantezilerinin, bunları perdeye yansıttığı, kitapta vurgulu özlemi bir nevi doyurma girişiminin dev bütçe bir versiyonunu izliyoruz bence. Bu bakımdan esasında bir tür hayran kurgusu ve romanın erotica hâli olması fikri hoşuma gitti. Tam da bu yüzden çok daha derin bir ayrım yaratacak izleyenleri arasında ama şahsen yapılan en abes hamleler bile beklediğim kadar gücendirici gelmedi. Hikâyenin bu zamana dek hep aynı ton, estetik, örgü ve üslupta uyarlandığı düşünüldüğünde Wuthering Heights kendi içinde farklı bir şey sunma derdinde.
Ayrıca perdeye gelen çeşit çeşit görsel cinsel göndermeler silsilesi ve filmin esasında Cathy’nin arzusu üstünden şekillenmesi de dikkate değer. Kitabın aksine aslında filmi neredeyse Cathy’nin perspektifinden yaşamamız tazeleyici bir seçim. Yatağa bulaşan kırık yumurtalar, yoğrulan hamurlar, camda yürüyen salyangoz ile ardında bıraktığı sıvı ve bunun gibi birçok kare filmin en ayrıksı ve ilgi çekici, ayrıca eğlendirici taraflarındandı benim için.
Utkan Çınar: Ben genelde eleştirilen kısmını seven taraftayım sanırım: Ciddiyetsizliğini. Özellikle ilk 2/3’lik bölümün rom-com hatta sit-com gibi anları, yersiz cutları, aşırı stilize atmosferler; karakterlerin kompleksli, bencil, şımarık hâlleriyle iyi bir uyum içerisindeydi. Özellikle Margot Robbie kendinin farkında mizahıyla, edilgenlikten uzak enerjisi ve genel anlamda fiziksel oyunculuğuyla beklediğimden çok daha iyi bir performans göstermiş. Babaları rolündeki Martin Clunes, Nelly rolünde Hong Chau, Isabelle rolünde Alison Oliver; hepsi bu -biraz Milos Forman’ın Amadeus’unu hatırlatan- romantikten çok mizahi yaklaşımı anlamış ve hakkıyla yansıtmışlar. Müzikler de gayet başarılı. Filme uzun bir Charli XCX klibi olarak bakmak da mümkün. Bu da gayet ok!
Geçen yıl Adolescence ile adını duyuran genç oyuncu Owen Cooper da kısa ve öz rolünün hakkını ziyadesiyle veriyor.


En az neyi sevdin?
Utkan Çınar: Üstte söylediklerimin hepsi beklentilerinize göre bu kategoriye de yazılabilir. Bu klasik romanı, daha derinlikli karakter incelemeleriyle, daha gerilimli, ciddi bir şekilde ele alan bir film izlemek de isteyebilirdik. Aslında Jacob Elordi bunu yapmaya çalışıyordu sanki. Ama diğer oyuncularla iletişimi de bu yüzden zayıftı. Filmin mizahının farkında olmayan, fazla gergin bir karakterdi canlandırdığı. Bir çabası olduğu malum ama eğreti duruyordu. İzlerken ister istemez, genç bir Ewan McGregor gibi mizahı anlayan bir oyuncu filmi ne kadar yükseltirmiş diye düşünmedim değil.
Zeynep Naz Günsal: Utkan’a katılarak ekleyecek olursam, Cathy herhangi bir uyarlamada olduğundan çok daha mızmız, sınıfına uygun ölçüde şımarık. Cathy tam bir küçük prenses ve Margot Robbie bu tarafını hem komik olup hem de parodiye kaçmadan iyi vermiş. Bu yönlerini karakterin bastırılmışlığıyla ve sakladığı güvensizlikle de çok iyi dengeliyor. Elordi ise Edgar’dan Cathy’nin öldüğünü öğrendiği sahne dışında pek evde yok gibi. Acı çeken toksik erkek tiplemesinden bıkmış olmalı. Bunlar dışında, Margot Robbie ve Jacob Elordi arasında güçlü bir kimya yok bence. Bir çift olarak pek etkilemediler beni. İkisi de iyi ve birlikte gayet seksiler ama o yakınlığı, aradaki aşkı ve geçmişini alabildiğimi hissetmedim herhangi bir noktada. Aralarındaki bağın başlangıcı ve gelişimi; biri çocukluk, diğeri erişkinlik dönemlerinden bir iki sahneyle aktarılmaya çalışılıp, gerisi montajlarla bırakılmış.
En çok hangi sahneye yükseldin?
Zeynep Naz Günsal: Açılış sahnesinde betimlenen asılma koskocaman bir WTF ânıydı. Halka açık idamlar ve bunların etrafında şekillenen festival ortamı İngiltere’de gerçekten 1800’lerin sonlarına kadar sürmüş, çok tekinsiz bir fenomen. Bunu filmde dakika-bir-gol-bir şekilde ve asılmakta olan zavallının ereksiyonuyla burun buruna yaşamak çok garip, belki de gereksiz ama hâlâ aklımdan çıkmayan bir hareket.
Utkan Çınar: Enteresan bir şekilde Heathcliff’in ölüm döşeğindeki Cathy’nin başındaki perişan vaziyeti gerçekliğiyle ilgi çekiciydi.
Modunu nasıl etkiledi?
Utkan Çınar: Filmde beklediğimden fazla güldüm. Dediğim gibi bir romantik komedi izleme şartlanmasıyla izlerseniz, keyif alabileceğinizi düşünüyorum.
Zeynep Naz Günsal: Filmin cüretini sevdiğim hareketleri aynı zamanda öykü ve karakterlerdeki derinliği de alıp götüren etmenler. Cathy ve Heathcliff arasındaki hırs ve takıntı kitapta vurgulu şeyler, çünkü aralarında giderilebilen bir hasret olmuyor hiçbir zaman. Doyurulan bir arzu yok ama filmde bu doyum fazlasıyla mevcut olmakla birlikte tüm öykü aslında bundan ibaret olduğu için de kitaptan getirilip de tutunulan motivasyonların içi boş kalıyor. Ama tüm bunlar en nihayetinde “Bari bir bakayım, aslı nasılmış…” dedirtip merakımı yükseltti mi? Yükseltti.

Karakterlere dair neler söyleyebilirsin?
Utkan Çınar: Yeterince bahsettim bundan sanırım ama tüm kadronun bencilliği ve dolayısıyla şımarıklığı o kadar açık ki. Cathy’nin “hem zengin isterim hem yakışıklı” şımarıklığı, babasının “istediğim kadar içerim” umursamazlığı, Heathcliff’in üstünden atamadığı kompleksleri, Edgar’ın Cathy’ye yönelik manasız sabrı, Isabelle’in dengesizliği, Nelly’nin zehirli kıskançlığı… Hepsini bir araya toplayınca insanın karanlık özüyle ilgili bir laboratuvar deneyi gibi hissettiriyor.
Zeynep Naz Günsal: Üstte de biraz bahsettim ama baş karakterler, “C+H” ilişkisi, aynı şekilde geriye kalan tüm kişilikler de pek derin sayılmaz. Kimseye işin yazın kısmında çok imtina gösterilmemiş gibi ki Fennell, Promising Young Woman istisnası dışında bunu çok da becerebilen bir sinemacı değil zaten. Ama film buna gücendirmiyor, çünkü salona girerken öyle bir beklentin zaten olmuyor ve karakterleri kitabı okumamış insanlar bile iyi tanıyor denebilir.
Bunu seven şunları da sever
Utkan Çınar: Wuthering Heights’ın 2009’daki Tom Hardy’li versiyonunu ve 1992’deki Ralph Fiennes’li versiyonunu önerebiliriz. Ayrıca izlerken Bram Stoker’s Dracula (1992) ve The Count of Monte Cristo (2002) da aklıma gelmedi değil. Son dönemden Nosferatu (2024) da atmosferiyle yakın bir yerde.
Soru işaretleri / varsa açtığı tartışmalar…
Utkan Çınar: Filmin Heathcliff karakterinde beyaz bir oyuncu tercih etmesi bir tartışma yarattı. Kitapta “koyu tenli çingene”, “Hintli veya Arap” bir karakter olarak tanımlanan karakterin neden Elordi tarafından oynandığı tartışıldı. Açıkçası şu âna kadar 2011’deki Andrea Arnold’un yorumu dışında, ki o da kendi filminden pek memnun olmadığından bahseder, tamamen beyaz aktörlerin canlandırdığı karakterin artık bu tartışmaya dâhil olmasının çok mantıklı olduğunu sanmıyorum. Bir yandan karakterin İspanyol olabileceğinden bahsedilmiş ki Elordi de Bask kökenli. Heathcliff de renginden çok yetimliğiyle, fakir olmasıyla ezilen bir kişilik. Ayrıca oldukça da kompleksli. Şimdi bunu politik doğruculuk polisliği yaparak yansıtmak çok daha itici bir hâl alabilirdi. “Kültürel sahiplenme” konusunda tetikte olmak tabii ki mühim. Ama bu yapım özelinde çok da kafaya takılacak bir durum olmadığını düşünüyorum.
Zeynep Naz Günsal: Bu sorunsal dışında, endişelenilen çoğu şeyin estetikten ibaret olması yapımın tartışmalı başka bir tarafı. Filmin tek derdi diyemesem de çok çok büyük kısmı bundan ibaret ki bu casting’de bile geçerli. Bu estetiğin aldığı farklı şekiller bazen çok hoşuma giden, bazen de insanı öyküden koparmaktan başka bir şeye yaramayan seçimler. Moda ve renklerdeki kitschliği, bu yöne gidilmesini anlıyorum ama seçimler birbiriyle tutarsız ve bazıları nedenini sorgulatırken dikkat dağıtıyor. Setler cüretkâr, dekor yaratıcı, bu alanda çoğu girişim baya ilginç ama bazıları sadece aşırılığına odaklatabiliyor ve birçok sahnenin ciddiyetinden götürüyor sadece.
Yazara / yönetmene bir soru soracak olsan ne olurdu?
Zeynep Naz Günsal: Önceki birçok uyarlama gibi bu film de Cathy’nin ölümünden sonra gelen, aslında ölmeyen bebek ve akabindeki bir sonraki nesli ve Heathcliff’in bunlara yaşattığı ızdırabı ele almıyor. Bu olaylar kitabın diğer yarısı aslında. Bunların yokluğu benim için göze batan bir şey değil pek ama yine de Fennell’ın kendisi neden bunları dâhil etmediğini sorardım.
Utkan Çınar: Filmin açılışındaki idam sahnesini kesinlikle Saltburn’e gönderme olmalı. Biraz trollük seziliyordu. Sorudan daha çok; şakayla karışık “bırak bu işleri” demek isterdim! Bir de Cathy’nin kardeşi Hinley’nin tamamen yok sayılmasının nedenini de sorardım. Bu filme öyle bir karakter de çok yakışırdı.
