Yas, kayıp, tünelin sonundaki ışık: Yönetmenleriyle “Leylak” üzerine

Küresel salgının ilk aylarında, New York Times’ta yayımlanan bir makale, COVID-19 virüsünün tüm dünya gibi ABD’yi de etkisi aldığını; ülke çapındaki 100 bin vefatın yüzde 25’inin krizin merkez üssü New York’ta gerçekleştiğini söylüyordu. Bu kayıpların azımsanmayacak bir kısmını herhangi bir sosyal veya ekonomik güvencesi olmayan, olağanüstü şartlarda bile çalışmak ve dolayısıyla yaşamını riske atmak zorunda kalanlar oluşturuyordu elbette. Her şey gibi, hayatta kalabilmek de sınıfsaldı.

Yönetmenliğini Scott Aharoni ile Dennis Latos’un üstlendiği, senaryosunu Mustafa Kaymak’ın kaleme aldığı Leylak; pandemi sürecinde ön saflarda yer almayı tercih etmiş veya zorunda kalmışlara, göz göre göre yitirdiklerimize, sevdiklerine veda edemeyip yasını içinde yaşayanlara adanmış bir kısa film. Susmayan ambulans sirenlerinin ses bandına eşlik ettiği bir atmosferde, New York’un Queens bölgesinde mezar kazıcılığı yapan Yusuf’un öyküsünü anlatıyor.

Tribeca Film Festivali seçkisinde yer almasıyla radarımıza giren, sohbetimizden kısa süre sonra festivalden Jüri Özel Ödülü ile dönen filmi yönetmenleri Aharoni ve Latos ile konuştuk.

Filmin bir noktasında aynı tabutu taşıyan filyasyon ekibini koruyucu ekipmanları içinde, mezar kazıcıları olan Yusuf ile Abdul’ü ise sadece maskeleriyle görüyoruz. Pandemi döneminde hayatını riske atan emekçilerin çalışma koşullarını daha iyi anlamak amacıyla, çekimlerden önce bir saha araştırması yaptınız mı?

Scott Aharoni: Uygun ve doğru bir şekilde tasvir edilmiş bir dünya yarattığımızdan emin olmak adına kostüm tasarımcımız Alexandra Engelson ile saha araştırmaları yaptık. Bazı mezarlık yetkilileriyle görüştük, hatta oradaki hayatın nasıl olduğunu gözlemlemek için birkaçını ziyaret bile ettik. Girme iznimiz yoktu ama uzaktan izleyebiliyorduk. Leylak’a gelirsek, filmimiz New York’ta pandeminin pik yaptığı; maskelerin, özellikle de yüksek kaliteli koruyucu maskelerin yoğun talep gördüğü ancak arzın düşük olduğu bir zamanda geçiyor. KN95 veya N95 maskeleri sadece cerrahi alanlarda ve yüksek kontrollü mezarlıklarda kullanılıyordu. Alexandra, her işçinin giydiği koruyucu ekipmanının büyük bir özenle seçildiği ve bunun Yusuf’u duygusal olarak etkilediği bir uçurum yaratmak istedi. O dönemde New York’ta yaşayan göçmenler için düşük ücretli işler ve kötü muamele ne yazık ki alışılmadık şeyler değildi.

“Anlattıklarımızın geçerliliği sadece bu yıl veya gelecek yılı kapsamamalı, tüm kayıplar ve zorluklara rağmen tünelin sonunda ışık olduğunu uzun yollar boyunca hatırlatabilmeliydi.”

Leylak’ın senaristi Mustafa Kaymak, Sundance Film Festivali’nde Kısa Film Özel Ödülü’nü kazanan Green’i kaleme almış aynı zamanda. O filmin anlatısı da bir mülteci ekseninde şekilleniyordu. Kaymak ile yollarınız nasıl kesişti ve neden bu senaryo ile ilgilendiniz? Yusuf’un öyküsünü anlatmaya iten motivasyonlar nelerdi?

S.A.: Dennis ve ben, Mustafa ile kapanmadan birkaç ay önce buluştuk; benzer hedeflerimiz olduğundan bir sinerji yaratılabilir mi, bunu keşfetmekti niyetimiz. O dönem üzerinde tutkuyla çalıştığımız bir projemiz yoktu, bu yüzden buluşmadan sonra da iletişimi koparmadık. Salgının etkisi iyice hissedilip New York tam kapanmaya girdiği vakitler Mustafa’ya tekrar ulaştım ve hayatımızın bu döneminin, bütün dünyanın kendini bulabileceği bir film çekmemize ilham verebileceğini söyledim. Öte yandan sadece salgınla ilgili bir film çekmek istemediğimiz konusunda da hemfikirdik. Yas, kayıp ve aile bağlarının gücüyle ilgili olmalıydı. Pandeminin gölgesindeki New York’ta yaşayan göçmen bir karaktere odaklanmak istiyorduk. Böylece konumuz iyice şekillendi, bir baba kızın hikâyesini anlatacaktık. Anlattıklarımızın geçerliliği sadece bu yıl veya gelecek yılı kapsamamalı, tüm kayıplar ve zorluklara rağmen tünelin sonunda ışık olduğunu uzun yollar boyunca hatırlatabilmeliydi. Ve Mustafa, Yusuf’un hikâyesini anlatmak amacıyla bu zorlu göreve koyuldu.

Sanatın farklı alanlarından içinde bulunduğumuz olağanüstü dönemi anlamaya ve anlatmaya, zamanın ruhunu yakalamaya çalışan birçok eser ortaya çıkıyor. İleride bu dönemde üretilmiş çalışmalara baktığımızda, nasıl bir manzarayla karşılaşacağız sizce? Bu dönemi belgeleyen bir film ortaya çıkarmak, sizin için ne ifade ediyor?

Dennis Latos: Bence tarihte yer edinecek, kimsenin unutamayacağı bir zaman dilimindeyiz. Kesinlikle tarih kitaplarına geçecek bir şey. Bence bir dönem hemen herkes, virüsün dünyayı ele geçireceğine ihtimal vermiyordu. Salgın ilk başladığında çoğumuz çabucak biteceğini, kontrol altına alınacağını düşünüyorduk. Ne yazık ki öyle olmadı. Virüs dünya çapında can aldıkça, ekonomileri bitirdikçe, çeşitli krizlere yol açtıkça, insanların işlerini ve kariyerlerini baltaladıkça durumun ciddiyetini daha iyi kavradık.

Ekibimiz zamana yenilmeyecek, güçlü bir film yaratabildiği için çok şanslıyım. Filmimiz aile hakkında, bir baba ile kızının bağı ve hepimizin hayatında deneyimlediği kayıp hissi hakkında. COVID-19 döneminde kayıp yaşamak çoğumuzun ilişki kurabileceği bir şey ve bu yüzden filmimizi, hayatını kaybedenlere ve virüsü kontrol altına alıp insanları kurtarmak için ön saflarda çalışanlara adadık.Filmimiz Tribeca’ya seçildiği için çok şanslı ve mutluyum, umuyorum ki herkes bu güzel ve güncel filmi izlemek için zaman bulabilir. Her şey yolunda gittiği için sonsuza kadar minnettar olacağım ve Leylak’ın festival yolculuğu için çok heyecanlıyım.

Dennis Latos ve Scott Aharoni

Birlikte yönettiğiniz Bardo ve The Untimely Gift isimli iki kısa film daha var. Ayrıca uluslararası alanda bilinen kimi markalar için çeşitli kampanyalar üretmişsiniz. Müşterek bir üretim süreci tercih etmenizin nedeni ne? Çalışırken birbirinizi hangi açılardan beslediğinizi düşünüyorsunuz? Bir partnerinizin olması işlerinizi nasıl etkiliyor?

S.A.: Yönetmenlikte iş birliği yapmak saygı, dürüstlük ve şeffaflığın ilginç bir dengesini gerektiriyor. İki farklı beynin vizyonunu yürütmek ve nihayetinde bir denge bulmak zorunda kalmak herkese göre değil. Bununla birlikte, çalıştığınız kişiye güvendiğinizde ve kamerayı veya oyuncuları yönetmek için aranızda sessiz bir sistem kurmayı başardığınızda, sembiyotik bir ilişki kurmak mümkün. Ayrıca film yapmak zorlu bir süreç olduğundan; güzel zamanları birlikte kutladığınız, kötü zamanlarda ise desteğini esirgemeyen birinin yanınızda bulunması, tarafların daha güçlü bağlar kurmasını sağlıyor. Sinema baştan sona bir ekip çalışması, bir kişi bir hikâyeyi anlatmak ve şekillendirmek için bütün fikirlere ve yaratıcı yöntemlere sahip olamaz. Film yapımı fazlaca yaratıcılık gerektiriyor ve etrafınızı ne kadar çok yetenekle çevrelerseniz projeniz o kadar başarılı oluyor.

Pandemi günlerinde geçen bir filmi, pandeminin ilk zamanlarında çektiniz. Küresel salgın şartlarında, New York gibi bir metropolde çekim yapmanın birçok riski ve zorluğu vardır diye tahmin ediyorum. Prodüksiyon sürecinde neler deneyimlediniz? Sizin için en sancılı evre hangisiydi?

D. L.: Pandemi zamanı New York’ta çekim yapmak kesinlikle son derece zor bir iş. Prodüksiyon sürecinde kurallar son derece katıydı. Kamera önü ve arkasındaki herkesin güvenli bir alanda olduğundan, güvenli hissettiğinden emin olmamız gerekiyordu. Set hem her sabah, çekim başında hem de gün boyunca sterilize ediliyordu. Herkesin sosyal mesafe kurallarına mümkün olduğunca uyması ve maske takması bekleniyordu. Etkileşimi olabildiğince azaltmak adına her departman farklı yerlerde konumlandı, sahneler değiştikçe yerlerini değiştirmeye de özen gösterdiler. Her sabah gelip ateşimizi ölçen bir hemşiremiz vardı. Ayrıca yığılma olmaması adına herkesin yemeği ayrı paketlenmişti.

En sancılı evrenin mezarlık sahnelerindeki o çukurları kazmak olduğunu söyleyebilirim. Bu, yukarı New York’taki bir ormanın ortasında geçirdiğimiz 3 günlük bir çileydi. Ağaç kökleri ve dip kayalarla dolu kalın toprağı kazmak için birden fazla ekskavatör geldi ve bu da kazma işleminin çok zaman almasına sebep oldu.

“Nadir [Sarıbacak]’la ilgili en iyi şey onun için azın daha çok olması, beden dili ve eylemleri kelimelerden daha kuvvetli. Performansları öyle bir gerçekçilik yayıyor ki nefesiniz kesiliyor.”

Leylak’ın başrolündeki Nadir Sarıbacak’ın ülkesi Türkiye’de önemli bir oyunculuk kariyeri var. Yer aldığı filmlerin bazıları uluslararası arenada da büyük başarılar elde etti; Altın Palmiye kazanan Kış Uykusu veya Sundance Film Festivali’nin Dünya Sineması bölümünde ödüllendirilen Sarmaşık gibi… Nasıl bir araya geldiğinizi, onunla çalışma deneyiminizi merak ediyorum.

S.A.: Nadir şimdiye kadar tanıdığımız en büyüleyici oyunculardan ve kişilerden biri. Green’in festival sürecinde Mustafa ile yollarının kesiştiği ve nihayetinde bizimle çalıştığı için çok şanslıyız. Doğuştan yetenekli biri, karakterin içinde kayboluyor. Mükemmel olmaya çabaladığı, vasatı kabul etmediği için onu yönetmek çok keyifliydi. Bir sonrakine geçmeden önce Mustafa, Dennis ve benim her plan ve sahneyi beğendiğimizden emin olmak istiyordu. Kendini tatmin eden bir performans ortaya çıkarmak istiyordu aynı zamanda. Nadir’le ilgili en iyi şey onun için azın daha çok olması, beden dili ve eylemleri kelimelerden daha kuvvetli. Performansları öyle bir gerçekçilik yayıyor ki nefesiniz kesiliyor.

Henüz oyunculuk kariyerinin başında olan Isabella Haddock, Yusuf’un kızı Renk rolünde tesiri yüksek bir performans sergiliyor. Onu nasıl keşfettiniz?

S.A.: Isabella, kelimelerin ötesinde bir potansiyele sahip, gelişmekte olan bir yetenek. Türkçe konuşan ve olduğumuz eyalette yaşayan genç bir kadın oyuncu bulmak çok zordu. İlk başta Türkiye’den birini getirmeyi bile düşünmüştük ama pandemi dolayısıyla plan değişikliğine gitmemiz gerekti. Neyse ki bu kararımızdan çok memnun kaldık, aksi takdirde Isabella ile çalışma zevkini tadamayacaktık. Elindeki malzemeyi en iyi şekilde öğrenme, özümseme ve uygulama azmi ilham verici.

Kısa filmleri uzun metraja giden bir eşik olarak değerlendirenler var. Bu bakış açısıyla ilgili ne düşünüyorsunuz? Gelecek planlarınız arasında uzun metraj bir film çekmek de var sanırım.

S.A.: Bir film yapımcısının öğrenmek, denemek, zanaatlarını şekillendirmek ve nihayetinde bir sanatçı olarak kim olmak istediğini kavrayabilmek için kısa filmler çekmesi gerekir. Bu, basketbolcuların NBA’den önce okul takımında yer alması, böylece daha iyi oynamayı ve farklı seviyelere adapte olmayı öğrenmesi gibi…  Mesele nicelik değil, kalite. Önemli olan kaç kısa tane film çektiğiniz değil; kendinizi ne kadar verdiğiniz, ne kadar zorladığınız ve sonucunda ne kadar geliştirdiğiniz. Çektikleriniz içinde sanatsal ve zihinsel açıdan en zorlayıcı olanlar, sizi gişede ve eleştirmenlerin gözünde başarı kazanan bir uzun metraj film çekmeye bir adım daha yaklaştıran filmler oluyor genelde. Ayrıca önemli bir film festivalinde yer almak iletişim ağınızı genişletecek ve eleştirmen beğenisi toplayan filmler çekebildiğinizi yatırımcılara göstermek için iyi bir araç olacaktır.

Bir sonraki filmimiz kesinlikle uzun metraj olacak. 3 kısa film çektik ve uzun metraj dünyasına geçiş yapmaya hazırız. Bu adım için çok heyecanlıyız, yakın gelecekte yapacaklarımız için sabırsızlanıyoruz.

Son olarak, filmin Tribeca Film Festivali seçkisine kabul edilmesi sizin için ne ifade ediyor?

D. L.: Bizim için anlamı çok büyük. Partnerim Scott’la bu uzun, inişli çıkışlı yolculuktaki uzun vadeli hedefimiz filmlerimizden birini Tribeca’da gösterebilmekti. Bu festivale kabul edilmek büyük bir onur ve ayrıcalık, takımımızla gurur duyuyorum. Zor süreçlerde çektiğimiz filmimizle daha çok gurur duyuyorum. Tribeca, sinemacıların kariyerini başlatan bir festival olarak tanınıyor ve biliyorum ki yolculuğumuzun büyük filmler yöneteceğimiz kısmına geçmemize yardımcı olacak.

Röportaj: Merdan Çaba Geçer

Bant Mag. Haziran – Ağustos 2021 sayısı No:75’e buradan ulaşabilirsiniz.

Yükleniyor...