Yaşa takılanlar: Eylül 1985 - 1990 - 1995
Yazı: Deniz Bankal, Ekin Sanaç, J. Hakan Dedeoğlu, Kaan Akay, Murat Mrt Seçkin, Utkan Çınar
İşte karşınızda: Eylül 2025 itibarıyla 30, 35 ve 40 yaşını dolduran on albüm.
Yaşa takılanlar, tam 40 yıl kadar geriye sararak hazırladı bu seçkiyi. Her bir albümün önemini, hissettirdiklerini anımsadı. İlk dinleyişten bu yana neler değişmiş? Şarkıların arasına neler sızmış? Hepsini açtı ve yeniden dinledi.

Einstürzende Neubauten
Halber Mensch
2 Eylül 1985
Çok mühim albümdür çünkü…
Halber Mensch, katmanlı vokallerin ansızın yükseldiği, kulakları zorlayan çarpışmalarla sessizliğin iç içe geçtiği bir endüstriyel deneyim bütünü. Önceki Einstürzende Neubauten işlerinden farklı olarak bu kez “nakarat” diyebileceğimiz yapıların ortaya çıkması, kaotik seslerin tesadüfi değil; bilinçli bir şekilde orkestre edildiğini gösteriyor. Hurda metallerden yükselen sesler, türün en özgün ritimlerinden bazılarını yaratıyor. Bu yüzden albüm, endüstriyel müziğin tartışmasız mihenk taşlarından biri.
İlk dinleyişte hissettirdikleri vs bugün hissettirdikleri
İlk dinleyişimde sabırla çözmeye çalıştığımı hatırlıyorum. Gelişigüzel çığlıklarla birleşen bu hurda senfonisi, sanki cehennemden yükselen bir ayine tanık oluyormuşsun gibi ürpertici bir deneyimdi. Bugün ise aynı kaosun içinde mizahı, zekâyı ve ustaca kurulmuş yapıyı duyuyorum. Gürültünün mantıklı bir müzik düzenine oturduğunu fark ettikçe endüstriyel müziğin nasıl bir sanat eserine dönüşebildiğini görmeye başlıyorsunuz.
Bunu biliyor muydunuz?
Einstürzende Neubauten albümlerinde olduğu gibi sahnede de matkaplar, metal borular ve inşaat artıklarıyla boy gösterir; performansları her zaman gürültülü, yıkıcı ve tehlike hissiyle kuşatılmıştır. Anlatılanlara göre N.U. Unruh, bir konser sırasında kendi denetiminde olduğuna inanarak hazırladığı molotof kokteyllerini seyirciye doğru fırlatır. Bu jest, izleyiciler için provokasyon ile tehdit arasındaki çizgiyi bulanıklaştırır. Bir başka konserde ise roller tersine döner: bu kez seyirciden biri molotofu sahneye atar. Mark Chung’un hatırlattığı üzere şişe yere düşer ama alev almaz, olay kazasız atlatılır. Yine de bu rivayet, grubun “tehlikeli sanat” imajını kalıcı biçimde besleyen anlatılardan biri olmayı sürdürür.
(Deniz Bankal)

Kate Bush
Hounds Of Love
16 Eylül 1985
Çok mühim albümdür çünkü…
1978’de henüz 20 yaşında müzik dünyasına “Wuthering Heights” ile bomba gibi düşen Bush, Peter Gabriel sayesinde tanıştığı synthesizer Fairlight CMI’yı bolca kullandığı 1982 tarihli 4. albümü The Dreaming ile çok da iyi eleştiriler almamıştı. Yapıt fazla deneysel ve “uzak” bulunmuş; Bush’un genç kariyeri hafiften sallantıya girmişti. Miks ve overdubları bir yıldan uzun süren ve yine Fairlight’ın kullanıldığı Hounds of Love ise 1985’te Bush’u tekrar döneminin ve, hatta abartabiliriz, pop müzik tarihinin en yenilikçi ve cesur müzisyenlerinden biri hâline getirdi. Kate Bush’un özellikle ardından gelen kadın müzisyenlere etkileme gücü inanılmaz. Aynen The Velvet Underground’un ilk albümünü alan herkesin gidip grup kurup başarılı olması miti gibi Bush da tavizsiz yaklaşımı ve oldukça progresif soundlarıyla gelecek kuşaklara büyük esin kaynağı olmuş durumda. Tori Amos’dan Charlie XCX’e, Fever Ray’den Billie Eilish’e onun etkisini hissetmek mümkün. Albüm 40 yıl sonra bile zamanın ilerisinde tınlamayı başarıyor.
İlk dinleyişte hissettirdikleri vs bugün hissettirdikleri
Bush’u ilk olarak çoğu insan gibi “Wuthering Heights” ile tanımış ve kullandığı melodi ve aranjmanlara hayran kalmıştım. “Running Up That Hill”i duyduğumda ise tamamdım. Prodüksiyon kalitesi, Bush’un anaakım şarkı yapısından, klişelerden uzak duruşu beni çok etkilemişti. Albümde de progresif rock ile indie’nin, goth ile folk’un, world music’in buluştuğu bir atmosfer yaratabilmişti. Esinleri çok farklı noktalardan gelse de onları eklektik tınlamayan, eninde sonunda sokaktaki dinleyiciye de ulaşabilecek bir pop albümüne dönüştürmeyi başarmıştı.
Evet belki günümüz için, aynı Jeff Buckley gibi, biraz fazla yüklü ve duygulu vokalleri yorucu olabiliyor, daha minimal bir yaklaşımı arıyor artık belki kulaklarımız. Kendisi de daha ileride yayınlayacağı Aerial ve 50 Words for Snow gibi yine şahane albümlerinde bu basitleştirmeyi sağladı.
Bunu biliyor muydunuz?
Buraya albümün açılış şarkısı ve yayımlanan ilk tekli “Running Up That Hill (A Deal with God)”ın birkaç sene önce yaşadığı muazzam geri dönüşü yazmalı. Mayıs 2022’de popüler dizi Stranger Things’te kullanılmasının ardından dokuz ülkede bir numara olan şarkı, Bush’un 1978 tarihli “Wuthering Heights”ından sonra Birleşik Krallık’ta bir numara olan ikinci teklisi oldu. Bu 44 yıllık ara bir rekor. Başka bir rekor da şarkının yayımlanmasından 37 yıl sonra bir numara olması. “Zaman dışı” diye buna demeyeceksek neye diyeceğiz? Yine Eylül 2022’de CD olarak basılan tekli 1 milyondan fazla satış rakamı yakaladı. 2022? CD? Milyon? Hakikaten dudak uçuklatan rakamlar. Ama bunu hak edecek bir şarkı olduğu da ortada.
(Utkan Çınar)

L7
Smell The Magic
1 Eylül 1990
Çok mühim albümdür çünkü…
Uzun yıllar duvarımda asılı kalan L7 posteriyle her gün bende karşılığı olan çok net tek bir his vardı: Onlardan biri olma isteği. (Hatta çoğunlukla Donita Sparks olma isteği.) Bu özenme hâlinin salt müzik yapmak, bir grup kurmak, saç boyamak, elde bira şişesi tutmak, gizlice sigara içmek, yeri geldiğinde hareket çekmek, bele kareli gömlek bağlamak arzusundan çok daha fazla şeye tekabül ettiğini bir süre sonra anlayacaktım. Daha doğrusu, en başta müzik yapmanın ve etrafında konumlananların ne kadar fazlasına tekabül ettiğini. Müziği dinleme motivasyonumuzun erkeklerin ilgisini çekmek, yapma motivasyonumuzunsa erkeklerin gözünde bir üst seviyeye yükselmek olduğunun zannedildiği bir ortamda müzikle yaşamaya çalışıyorduk malûm. Ama işte tam da böyle ortamlarda muazzam pür bir yapma dürtüsü ateşlenebiliyor. Bir şeyi ölümüne yapmak istemek. L7’ın varlığının bir sürü ânı ve bir sürü yeri bu anlamda ateşe verdiğine inanıyorum. Grubun ikinci albümü Smell The Magic ile bu ateşin harlanıp büyümesine tanık oluyoruz. İçten yükselerek her yeri saran bir “olma” arzusu ve bu arzunun mutlak korunması gerektiği kafamıza sokuluyor. Smell The Magic ile “L7 pembesi” hayatımıza giriyor ve pembenin istediğimiz her renge dönüşebildiğini görüyoruz. 90’lar riot grrrl partisinin gidişatını belirliyor Smell The Magic. Albümün açılışını yapan “Shove” bunun ispatı. “Çekil yolumdan” diyor. “Sen de çekil,” “sen de çekil,” “hepiniz bi çekilin!” Okul bahçesinde önlerine gelene bir tekme atan güruha benzemiyor. Öfkeyi doğru yönlendirme sanatı bu.
İlk dinleyişte hissettirdikleri vs. bugün hissettirdikleri
Smell the Magic’i ilk dinleyişte mi L7’a vurulmuştuk yoksa grubun fotoğrafını görünce mi, orası biraz karışık. Ama her ikisinin de aynı türbülans etkisini yarattığını söylemek mümkün. L7 şarkılarının çok fazla filmde ve yapımda hâlâ kullanılması da sanki o “neyse o” ve “al sana” gibi duyguları kusursuzca hapsedebildiklerinin ya da serbest bırakabildiklerinin kanıtı.
Bunu biliyor muydunuz?
Zamanında verdikleri bir röportajda L7 isminin “Lesbian 7” anlamına geldiğini okumuştum. Hem yedi lezbiyen (geniş eküride daha kalabalıklarmış galiba) olduklarına dair bir vurgu hem de “lesbian” kelimesinin 7 harfli oluşuna gönderme yapan ve aynı zamanda L ve 7’nin konumlanışı itibariyle göze iyi gelen slogan-vari bir kodlama misali.
(Ekin Sanaç)

Galaxie 500
This Is Our Music
1 Eylül 1990
Çok mühim albümdür çünkü…
Bu, Galaxie 500’ın üçüncü ve son albümüydü. Yalnızca kısa ama yoğun yolculuklarının finali değil; aynı zamanda “slowcore” ve “dream pop”un zaman dışı damarına yapılan doğrudan bir kan nakliydi. Bugün Low, Yo La Tengo ya da Beach House’un müziğinde sezilen kırılgan tınıların genetik haritası, bu kaydın derinliklerinde açıkça okunabilir.
İlk dinleyişte hissettirdikleri vs bugün hissettirdikleri
Her şeyin en gürültülüsünün hüküm sürdüğü bir dönemde, bu albümün yalınlığı ve dinginliğiyle kalbime yavaşça sızdığını hatırlıyorum. Bugün yeniden dinlerken, minimalizmin aslında ne denli radikal bir tavır olduğunu düşünüyorum. Belki de bu kaydın en unutulmaz ânı, Yoko Ono’nun “Listen, the Snow Is Falling” yorumudur: Naomi Yang’ın lead vokali üstlendiği tek Galaxie 500 parçası, grubun diskografisindeki en beklenmedik kırılma olduğu kadar, albüme tatlı bir veda hissi de katıyor..
Bunu biliyor muydunuz?
Albüm adını doğrudan Ornette Coleman’ın 1960 tarihli This Is Our Music‘inden alıyor. Coleman’ın özgür cazda kurduğu radikal serbestlik iddiası, Galaxie 500’ın elinde bambaşka bir estetiğe dönüşüyor: hız ve gürültü çağında yavaşlık, minimalizm ve kırılganlık üzerinden kendi bağımsızlık manifestolarını yazıyorlar. Başlıktaki meydan okuma aslında şu: “İşte bu da bizim müziğimiz.”
(Deniz Bankal)

Cocteau Twins
Heaven or Las Vegas
17 Eylül 1990
Çok mühim albümdür çünkü…
Cocteau Twins hayatıma girdiğinde sanırım 13-14 yaşındaydım. Dilerdim ki beni bir Erich Zann’ın müziği, Hansel Ve Gretel’in umutsuz – gergin misafirliği ve Prens Prospero’nun densizliği ile kaplasın. Ancak odamda abimle ödev yaparken Akai marka çift kasetçalarda dönen ve konumuz olandan bir önceki albüm olan Blue Bell Knoll (1988) çalarken annemin odaya dalıp bir anime karakteri gibi gözleri parlayarak ve “Yaşasın evlatlarım romantik müzik dinliyor!” diyerek neşe saçması ile tüm o beklentilerimin yerine başka bir şey geldi. O nedenle bir sonraki albüm olan Heaven or Las Vegas’ı 4. Levent Kolordu Lojmanları Ordu Pazarı’ndan alırken kıstasımız annemin mutlu olmasıydı. E Prophecy Of Doom, Obituary, Crass ve GGFH gibi Teksas Kasabı havasında şeyler dinlerken kadıncağız tabii ki bizim için endişeleniyordu büyük ihtimal.
Bu özel kısmı cebe atalım ve gelelim bence diğer önemine.
İlk dinleyişte hissettirdikleri vs bugün hissettirdikleri
Heaven or Las Vegas her ne kadar ekip için korkunç kafa karıştırıcı ama bir o kadar da umut dolu bir dönemde kaydolduysa da temel noktası ölüm-yaşam olan ve her defasında tekrar tekrar okumak istediğiniz bir mektup gibi. İşin doğrusu benim için dün de öyleydi, bugün de öyle. Mektup derken anılar kutusuna atıp eve çağırdığınız arkadaşlar ile karıştırırken bulduğunuz bir mazruf değil; tam tersi sürekli yatağın yanında şifonyerde sakladığınız ve her sabah bir mantra gibi okuma ihtiyacı duyduğunuz bir mektup. Rahatlatıcı ama geri planda hep bir tekinsizlik mevcut. Her şey olabilir ama hiçbir şey de olmayabilir, tatlıya bağlanabilir ya da daha da ayrışabilir Önemli olan sen bunun neresindesin ve bunu nasıl bir iyiliğe, güzelliğe dönüştürürsün?
Bunu biliyor muydunuz?
Albümün yapım aşamasında Liz Fraser hamiledir ve yine aynı aşamada doğum yapar. Ekip olarak geçirdikleri sıkıntılı bir bağımlılık, ilişki ve üretim sürecinde Lucy’nin doğumu albümün de hissiyatını değiştirir.
Konuyu ekibi çok sevdiği bilinen ve sevmese bile farklı türlere ve üretimlere olan sevgisi ile bilinen, hatta label’ı Paisley Park ile çalışması için uğraştığı söylenen Prince’in grup ile ilgili bir yorumu ile kapatalım: “Cocteau Twins şarkılarının sözlerini anlayamıyorsunuz, ancak armonileri sizi rüya gibi bir hâle sokuyor.”
(Murat Mrt Seçkin)

Blur
The Great Escape
11 Eylül 1995
Çok mühim albümdür çünkü…
Blur’ün en iyi albümü değildir belki ama müzik tarihindeki en büyük çekişmelerden birine konu olmuştur ve Britpop’un medyatik olarak global çaptaki pik noktasını temsil eden iki albümden biridir. Albüm bünyesinde, grubun İngiltere listelerinde bir numaraya yükselen ilk şarkısı “Country House” ve “The Universal”, “Charmless Man” gibi hitleri barındırır.
İlk dinleyişte hissettirdikleri vs bugün hissettirdikleri
16 şarkılık modern hicivler, orkestral dokunuşlar, yenilikçi pop manevralarıyla dolu bu albümü uzun süre baş tacı yaptığımı ve kaset çalarımda günlerce aralıksız döndüğünü hatırlıyorum. Birbirinden kopuk, her biri farklı bir öykü anlatan şarkıların bütünde bir serüven gibi aktığını anımsıyorum. Aradan geçen 30 yıldan sonra şimdi dinlediğimde ise bu bir serüvenden ziyade dağınık ve bütünsellikten uzak bir fikirler sağanağı gibi geliyor. Damon Albarn beni bu konuda destekleyecektir çünkü 2007 yılında albümle ilgili “messy” (dağınık) tanımını kullanarak, kariyerinde yaptığı iki “kötü albüm”den biri olduğunu söylemiş. Zaten The Great Escape’i takip eden yıllarda çıkan Blur albümlerinin gerek sound seviyesi ve müzikal yaklaşımı Albarn’ın bu albümden nasıl koşarak uzaklaştığının en iyi işaretleri. Yine de albüme hakkını yer yer verelim… “He Thought of Cars”, Blur’ün yazdığı en karanlık ve en şiirsel şarkılardan biri ve bugün de nefis tınlıyor. “Charmless Man”in gitar tonları 30 yıl önce olduğu gibi bugün de beni heyecanlandırmaya devam ediyor. Ve “The Universal”ın güzelliğine insanın her dinleyişte şapka çıkarası geliyor.
Bunu biliyor muydunuz?
Takvimler 1994 yılını gösterdiğinde Britpop fırtınası Blur’ün Parklife ve Oasis’in Definitly Maybe albümleriyle tescillenmiş bir global müzikal fenomenlerine dönüşmüştüi. İngiliz müzik basını Blur’ü Londralı entelektüel çocuklar, Oasis’i ise Manchesterlı işçi sınıfı delikanlılar olarak etiketledi ve iki grubu el birliğiyle hasım hâline getirdi. Tatlı bir rekabet kıvamında başlayan hikâye, röportajlarda verilen karşılıklı dokundurmalı ifadeler ve Eylül 1995 için tarihlenen yeni single’larla müzik gündemini işgal eden, tansiyonu yüksek bir yarışa evrildi. İki grup da medyanın harladığı ateşe yeni albümlerin müjdecisi yeni şarkılarını aynı tarihte yayımlamaya karar vererek resmen benzin döktü. Müzik sektörü aylarca hangi grubun single’ının daha başarılı olacağına kitlendi. Eylül 1995’te Blur “Country House”u, Oasis ise çok da iddialı tınlamayan “Roll With It” şarkısını piyasa sürdü. İlk round Blur’ün gözle görülür üstünlüğü ile sonuçlandı ve şarkı listelere direk bir numaradan giriş yaptı. Lakin Oasis’in yaptığı şarkı tercihinin tamamen taktiksel olduğu What’s The Story albümünün çıkmasıyla anlaşıldı. Baştan sona hitlerle dolu Oasis albümü Blur’un The Great Escape’inin, hem satış hem liste başarısı hem de aldığı yorumlarla tabiri caizse tamamen üstünden geçti. What’s The Story’nin 30. yıl dönümü ekim ayı. Anlayacağınız gelecek ay yine burada görüşmek üzere.
(J. Hakan Dedeoğlu)

Goldie
Timeless
12 Eylül 1995
Çok mühim albümdür çünkü…
Bunun ilk sebeplerinden biri kesinlikle bir drum & bass prodüktörünün tarihte ilk yayımladığı solo albümlerden biri olması. O zamana kadar çeşitli toplama albümler çıkmıştı elbette ama zaten drum & bass genel olarak daha çok plak olarak yayımlanan single ve ep’ler üzerinden yol aldı. Albüm büyükçe bir şirketten de yayımlanınca mainstream dünyaya ilk açılış anlamına da geldi. Birçok insan gibi benim için de 1995 bu müziğin altın yıllarına denk gelen bir tarih. Kabaca 2000 yılına kadar bu altın yıllar devam etti ama tabii ki bu benim düşüncem. Zaten kimse 90’lar sonunda tüm dünyada yapılan elektronik ve dans müziğinin mükemmel oluşunun aksi ile ilgili bir duruş sergilemeyecektir diye düşünüyorum. Albümde çok fazla canlı çalınmış bölümler var dolayısıyla müzisyenlerle de dolu bir albüm, hatta bazı parçalara nerdeyse elektronik müzik bile demek zor. Future Jazz ve benzeri terimlerin bu albüme gayet yakışacağını düşünüyorum ki zaten drum & bass için ilk dönemlerde bu gibi benzetmeler çokça yapıldı. Kolay dinlenen bir albüm değil çünkü çok derin ve ağdalı aranjmanlarla dolu. Zaten bu müzik hiçbir zaman insanı çok da kolayca içine alan bir müzik olmadı ama Goldie elinden geldiğince, normalde buralara uğramayacak insanlara ulaşmayı başardı bu albümle. Ayrıca kadın vokallerinin bu müzikteki önemini oldukça iyi anlatan işlerden biri Timeless. Sabaha kadar bu albüm hakkında konuşabilirim o yüzden daha da uzatmayayım bu bölümü.
İlk dinleyişte hissettirdikleri vs bugün hissettirdikleri
İlk dinleyişte demin de belirttiğim üzere açıkçası beni de hemen içine almamıştı. Ne yazık ki defalarca dinlenmesi gereken albümlerden ama zaten en büyülü olanlar da genelde o albümler değil midir? Tamam değildir kabul, sizi hemen içine alan albümler de elbette çok değerli ve güzeldir ama ben, beni zorlayan müzikleri hep sevdim galiba. Öyle arka planda açınca size eşlik falan etmez yani bu albüm, siz her şeyi bırakıp ona eşlik etmek zorunda kalırsınız. Ve dinledikçe de yavaş yavaş birini tanıyıp âşık olmak gibi olmaya başlar bu ilişki, tam olarak böyle şeyler hissettim. Bugün hâlâ inanılmaz büyük bir klasik olarak albüm en üst sıralarda yerini koruyor. Elbette prodüksiyon teknikleri de teknoloji ile beraber çok ilerledi ama çiğ ve samimi şeyleri çok sevdiğim için genel olarak beni rahatsız eden bir şey hiç olmadı, o yüzden asla eski falan da gelmiyor kulağıma fakat bu herkes için aynı olmayabilir tabii. Benim bu müzikle ve albümle de oldukça güçlü duygusal bir bağım da var. O yüzden çok da tarafsız olamıyor olabilirim, kusura bakmayın. Yine de dinlerseniz sizin kazançlı çıkacağınızı düşünüyorum.
Bunu biliyor muydunuz?
Albümün kapağındaki logo aynı zamanda Goldie’nin hâlâ devam etmekte olan efsanevi Metalheadz şirketine ait. Goldie ve bu albümle ilgili çok daha fazla şeyi kolayca Google aramasıyla da öğrenebileceğiniz için ben size kendi yaşadığım bir anımdan bahsetmek isterim. Goldie ile neredeyse her geldiğinde beraber çalma şerefine sahip oldum. Artık ikinci ya da üçüncü gelişinde yine beni görünce çalmadan önce yanıma gelip “setini kulisteyken dinledim ve artık sen bir Metalheadz bebeğisin. Yanına çalarken şirketin ismini yazabilirsin.” demişti. Hayatımın en mutlu anlarından biri sanmıştım onu ama son gelişinde artık daha da tuhaf şeyler oldu. Warm-up setimi yapıp kabini ona bırakacakken dedi ki “nereye gidiyorsun?”, dedim “setim bitti ve burayı sana bırakıyorum” yani koca sahne sonuçta tabii ki gitmem lazım. “Hayır gidemezsin, sana parçalar çalacağım ve beraber dinleyeceğiz” dedi ve neredeyse bütün seti boyunca yanında durdum ve aralarda sürekli konuştuk. Bu müzik için bu kadar önemli ve büyük bir insanın sıfır ego ile benimle bu şekilde takılmasını hatırladıkça hâlâ gözlerim dolar. Bunca sene sonra bu müziğe olan sevgisini ve çocukça heyecanını asla unutamayacağım. İyi ki var, keşke hep olsa.
(Kaan Akay)

The Flaming Lips
Clouds Taste Metallic
19 Eylül 1995
Çok mühim albümdür çünkü…
90’ların özellikle ilk yarısı indie rock ile çalkalanırken ve sound arayışları çok ön planda değilken The Flaming Lips yazdıkları pop şarkılarını nasıl bir ses tasarımından geçirebileceğine dair kafa yorup durdu. Kirletti, bozdu, çalkakaladı ve her defasında kimi zaman zor, kimi zaman şaşırtıcı sonuçlar yakaladı. Bu albüm bu arayışların pik noktası, The Flaming Lips’in ilk döneminin de kapanışıdır. Sonrasında grubun Soft Bulletin ve Yoshimi Battles the Pink Robots albümleriyle daha temiz, dinleyici dostu ve liste başarılarıyla bezenmiş dönemi başladı. Kısacası, 90’ları ilk dönemine dair bağımsız müziğin ses tasarımı anlamında ulaşabildiği en güzel ve nadide anlardan biridir ve belki de pop müziğin biraz da aside bandırıldığı zaman ne güzel sonuçlar verebileceğinin kanıtıdır.
İlk dinleyişte hissettirdikleri vs bugün hissettirdikleri
Aradan geçen 30 yılın ardından şimdi dinlediğimde gitar tonlarından inanılmaz bir keyif aldığımı fark ediyorum. ”This Here Giraffe” ve “Evil Will Prevail” hâlâ taptaze tınlıyor. Hatta dinlerken fark ediyorum ki Vampire Weekend, Only God Was Above Us gibi bir albüm yapabildiyse, bugün Tame Impala’nın sound’unu yere göğe sığdıramıyorsak bunun sebebi The Flaming Lips’in zamanında başardıklarıdır.
Bunu biliyor muydunuz?
Grup adını bir porno filminden alıyor ve kariyerlerine bir kiliseden çaldıkları enstrümanlarla başladılar. 2012’de 24 saatte 8 şehirde 8 konser vererek “en çok konser veren grup” rekorunu kırdılar. 2011’de EP’leri jelibondan yapılma kuru kafaların içine gömülü USB bellekler olarak yayımlandı. Müziğe ulaşmak için jelibon kafayı yemek zorundaydınız. The Flaming Lips triviaları daha uzayıp gider ama gerisini size bırakıyorum.

David Bowie
1. Outside
25 Eylül 1995
Çok mühim albümdür çünkü…
David Bowie’nin 90’ların ortasında gerçekleştirdiği radikal yeniden doğuşun kaydıdır. Berlin üçlemesinden sonra Brian Eno ile yeniden bir araya gelen Bowie, bu kez geleceğe ait kasvetli bir panoramanın kapısını aralar. Ortaya çıkan şey, postmodern bir polisiye anlatısının parçası olarak kurgulanan distopik bir evrendir. Trip-hop’un gölgeleri, drum’n’bass’in parçalı ritimleri ve endüstriyelin keskin yüzeyi arasında Bowie, yalnızca dönemin seslerine tepki vermekle kalmaz; kendi gelecek tahayyülünü inşa eder.
İlk dinleyişte hissettirdikleri vs bugün hissettirdikleri
İlk karşılaşmada, bu kadar popüler bir figürün aynı zamanda böylesine avangart bir iş ortaya koyabilmesine duyduğum şaşkınlık hâlâ aklımda. Bowie, erişilebilir melodileriyle deneysel kurguların kesişiminde yürüyordu. Bugün dinlendiğinde ise 1. Outside, tam anlamıyla bir “zeitgeist kaydı” olarak beliriyor: 90’ların parçalı, paranoyak ruhunu kristalize eden bir belge. Ve belki de daha önemlisi, Bowie’nin asıl mirasının bir pop ikonluğu değil; risk almaktan çekinmeyen deneysel bir sanatçı kimliği olduğunu hatırlatıyor.
Bunu biliyor muydunuz?
Albümün tam adı aslında 1. Outside – The Nathan Adler Diaries: A Hyper Cycle. Bowie, başlangıçta bunu beş albümlük bir serinin ilk halkası olarak tasarlamıştı; bir tür sonsuz döngüde işlenecek “sanat suçları” kroniği. Fakat proje yarım kaldı, geriye ise tek başına duran ve bu eksikliğiyle bile kendi başına bir efsane hâline gelen bir cilt kaldı.
(Deniz Bankal)

Sonic Youth
Washing Machine
26 Eylül 1995
Çok mühim albümdür çünkü…
1980’lerin başından 2000’lerin sonuna uzanan Sonic Youth macerası içerisinde bambaşka bir durak Washing Machine. Bir son olmasa da sanki Sonic Youth öğretisine konmuş farklı bir nokta gibi. Yüksek ve düşük tansiyonlar arası geçişler belki çoğu Sonic Youth albümünün alametifarikası ama Washing Machine ile deneyselcilik ve hikâyecilik şartsız şurtsuz bir serbest salınıma geçiyor. Takibi mümkün olmayan bir yapısallık var albümde. Takip edilemesin diye yapılmış olması da tesirini azaltmıyor. Grup dinamiği içinde noise, suskunluk, sanat, avangart, melodi, pop ve sentimentallik yaklaşımlarının esnediği hissediliyor. Sonic Youth ile bu esneklik çerçevesinde özgürleşmenin ayrı bir keyfi oluyor. Vokalde Kim Gordon’a Kim Deal’ın (Pixies, Breeders) da eşlik ettiği “Little Trouble Girl” ile ilk karşılaşma sanırım çoğu dinleyiciye benzer bir şaşkınlık ve haz yaşatmıştır. Ya da belki şaşkınlıkla karışık bir öfke –“Ne bu ninni gibi!” Sonic Youth, bu albümden single olarak “Little Trouble Girl” ve 19 küsur dakikalık “The Diamond Sea”yi (biraz kısaltarak) yayımlayarak bizlere bir şey anlatmaya çalışmış olsa gerek. Müziğin kendisi zaten daha fazlasını anlatıyor. Belki hayranlar nezdinde çok sevilen bir albüm olmasının bir sebebi de bu. Kim Gordon’un bir konserlerinde fotoğrafını çektiği iki fanı gördüğümüz albüm kapağı da sanki bunu söylüyor.
İlk dinleyişte hissettirdikleri vs. bugün hissettirdikleri
Yıllar içinde Kim Gordon ve Thurston Moore’un ayrılığı etrafındaki magazine maruz kalmak, Gordon’un feminizmi ve etrafındaki kadınlara bilenme potansiyeli arasındaki tezatlığa hayıflanmak, Thurston Moore’un kötü yaş alma sürecine tanık olmak gibi çeşitli sebeplerle Sonic Youth’la ilişkimiz hasar almış olabilir. “İdolleri” neden “öldürmek” gerektiğini (Kill Yr Idols) onlar gibi ikonik bir gruptan öğrenmek de eşsiz bir deneyim olmuştur. Öte yandan Washing Machine’in bir albüme sığdırdığı hikâye yerli yerinde. Kesintisiz. Şarkı atlamadan. Sadece tekrara alarak.
Bunu biliyor muydunuz?
“Dan yazmaya büyük bir tutkuyla bağlıydı; üretken ve yetenekli bir yazardı, bazı kısa hikâyeleri ödüller aldı. Müzik çalmayı, özellikle gitar ve bas gitarı çok severdi; hatta birkaç yerel grupta sahne aldı. Dan’in kişisel gurur kaynağı ise Sonic Youth’un Washing Machine albüm kapağında yer almasıydı.”
Bu satırlar, Washing Machine albümünün kapağında sağda gördüğümüz Sonic Youth hayranı Daniel J. Barrett’ın ölüm ilanından alındı. Kendisi 2019’da hayata veda etmiş.
(Ekin Sanaç)