Uzaylı çocuklara havuz problemi: Yerçekimi ekibi anlatıyor

Röportaj: İlayda Güler

Çocukken büyümek isteriz. Bir tane daha dondurma yemek için kimseden izin almamızın gerekmediği bir hayatı düşleriz. Büyüyünce çocukluğu özleriz. Bazen mesuliyetler ağır gelir, “Küçükken ne rahatmışız.” deriz. Büyümek sancılıdır; uzayan kemiklerimiz bacaklarımızı ağrıtır, sandığımız kadar “iyi” olmayan düzen ise ruhumuzu. Ya büyümemek? Cehennemin anahtarı büyümeyenlerdedir. Öyle ki bin yıllardır, ebedi kaçışlarını meşru kılmak uğruna nefreti kullanan çocuk zihinli yetişkinlerin iktidarlarında yaşıyoruz. Bugün de dünya yangın yeriyse bunun; ancak kendinden farklı olanı dışarıda bırakarak, savunmasızın üzerine basarak güçlü hissedebilen hegemonik erkeklik ve durmaksızın imtiyaz devşirdiği ekonomik çıkar ağı yüzünden olduğunu biliyoruz. Bize büyümenin masumiyete veda etmek olduğu öğretildi. Bize öğretilen pek çok şey gibi bu da doğru değildi. Zira çocuklukta karşılanmamış beklentileri orada bırakıp kendi kendimizi büyütmenin, kararlarımızın sorumluluğunu alabilmenin verdiği güvenlik hissi masumiyetle doğrudan ilişkili ve eşsizdi.

Dalya Keleş’in ilk kısa filmi Yerçekimi, okul çağındaki Deniz’i büyümenin eşiğine getiren çeşitli karşılaşmaları izliyor. Deniz, kızlarla beden eğitimi dersine hazırlandığı soyunma odasına da erkeklerle top oynadığı futbol sahasına da sığmayan bir çocuk. En yakın arkadaşı Umut’la kurduğu, boş bir havuzu mesken tutan hayallerde güvende hissediyor bir tek. Umut’un yabancılıkla baş etme yöntemi onunkinden farklı olunca yaşadığı yalnızlık Deniz’i dönüştürüyor. Bedeni ve içinde bulunduğu toplulukla ilişkisinin, kurtulmak istediği yer çekiminin gölgesinde usulca kendini arıyor Deniz.

Dünya prömiyerini 76. Berlin Uluslararası Film Festivali’nin Generation bölümünde yapan Yerçekimi’ni yönetmeni Dalya Keleş, yapımcıları Didem Nur Yayman ve Ayşe Gümüşel’le konuştuk. Başrollerini Sudem Berin Dinç ve Mustafa Konak’ın paylaştığı filmin Türkiye prömiyeri 9-19 Nisan’da düzenlenecek 45. İstanbul Film Festivali’nin Kısa Film Yarışması kapsamında gerçekleşecek. 


“Senin elinden futbol oynama hakkını alıyor; o çocuklarla bağ kurma hakkını alıyor. Deniz de ona göre şekillendiriyor hayatını; ne kadar isimlendiremese de. ‘Cinsiyet rollerinden, patriyarkadan dolayı bunu hissediyorum.’ diyemese de.”Ayşe Gümüşel 

Deniz ve Umut’un okuldan kaçıp Dünya’ya inen Plütonluların da dâhil olduğu bir oyuna dalmasıyla başlayan Yerçekimi, Deniz’den duyduğumuz “Bence biz uzaylılarla anlaşırız.” sözüyle meselesini peşinen açık ediyor. Dalya, bu repliğin ilk draftlardan beri var olduğunu vurgulayarak “farklı hissettirilme” üzerinden kurduğu baş karakterin iç dünyasını şöyle anlatıyor: “Deniz, insanların ona olan bakışından ve davranışından rahatsız. Bu yüzden gezegenden bile sayılmayan bir gezegen olan Plüton’a karşı yakınlık hissediyor. Tıpkı kendisi gibi dünya tarafından tehdit olarak algılanan bir şeyle, uzaylılarla dostluk kurabileceğine inanıyor.”

Çocukların sorularına cevap bulamadıkları, kimi zaman acı duydukları gerçeklikten uzaklaşmak; oyunlarında kullandıkları malzemeleri depolamak, soluklanmak, sohbet etmek için seçtikleri mekân boş bir havuz. İçinde su olduğunda yer çekimini bertaraf eden, olmadığında da onu ima eden bir sığınak bulmuşlar kendilerine. Çoğumuzun kişisel tarihinde bir benzeri var mıdır acaba? Ayşe, küçükken kardeşiyle birlikte çok fazla Batman izlemekten olsa gerek, onun mağarası gibi bir alan yaratmak için bir dolaba yastık döşeyip içine girdiğini söylüyor: “Dolap annemlerin odasındaydı; hem onlardan kaçıyormuş hem de yanlarında saklanıyormuşum.” Didem yaylada büyümüş; komşularının kocaman bahçelerine gizlice girip sanki birileri onu kovalıyormuş gibi yaparak doğanın içindeki küçüklüğüne sığınırmış. Dalya ise filmde Deniz ve Umut’un arkadaşlığını oluşturan şeyin tam da böyle bir yerden çıktığını açıklıyor:

“Ben Mersin’de doğdum büyüdüm, yazları memleketimiz Mardin’e giderdik. Erkeklerle birlikte oyun oynamayı, futbolu seven bir çocuktum. Çok yakın bir kuzenim vardı; benden bir iki yaş küçük, erkek. Onunla da hep oyun oynardık. Mardin’deki evlerin damları vardır. Orada “horluk” denen, sığınak gibi bir şey olur; içine döşekleri atıp kilitlersin. Sonra da onları serip damda uyursun. Biz oranın içine girip oyun oynardık. Benim anneannemin evinin karşısında kuzenimin babaannesinin evi vardı. Orada da aynı şeyi yapardık ama hep gizli hareket ederdik. Biz gerçekten saklanıyorduk çünkü insanlar bizi birlikte gördüğünde cinsiyetimizle ilgili laf atıyordu. Korkuyorduk bizi görmelerinden, özellikle yetişkinlerin.”

Deniz ve Umut her ne kadar birbirlerinin dillerinden anlasalar da dakikalar ilerledikçe bazı karşılanmayan beklentilerden sebep aralarında sessiz bir çatışma başlıyor. Sözü, bunu dengeli bir biçimde inşa etmenin önemine getirdiğimde Dalya, filmde en çok uğraştığı kısmın orayı kurmak olmasının nedenlerini sıralıyor: “Umut’u seyirci gözünden yargılamayacak bir konuma getirmek için çok çalıştım. İkisini kavga ettirmek çok kolaydı ama o arkadaşlığın bozulmamasını istedim çünkü ikisinin de elinde olmayan nedenlerden dolayı oluyor her şey. Deniz de Umut da bu sessiz kopuşu anlayabilecek olgunlukta. Evet, çocuklar ve filmde çocuksu bir perspektif var ama benim karakterlerimin o olgunluğa sahip olmasından kaynaklanan gerçekçi formu da korumak gerekti.

İki arkadaş arasındaki kırılmanın fitilini ateşleyen, futbol maçı esnasında Tuna adında bir oğlan çocuğunun çıkıp “Sen erkek misin? Gidip kızlarla oynasana!” diye bağırışı oluyor. İşte patriyarkanın erken yaşlarda içselleştirilmesine dair pek çoğumuzun çocukluğunda şahit olduğu bir örnek. Ayşe bunun, geçmişinde çok duyduğu bir cümle olduğunu anlatıyor: “Çok kötü hissettiriyor. Zaten olan bu. O çocuk o sözü, gerçeği söylemenin verdiği özgüvenle söylüyor ve seni oradan hemen göndermek istiyor. ‘Ben doğru bir şey söylüyorum, herkes de bana katılıyor. O yüzden şimdi oyundan hemen çıkacaksın.’ diyor aslında. Bir erkek olarak o gücü hissederek söylüyor o yaşta bile. Bu bana çok acımasız geliyor. Beni de ilk o sahne yakalamıştı senaryoyu okuduğumda. Bir yandan şundan emin değildim: Bu çok sıradan bir olay benim için, bunu acaba gerçekten iyi çekebilecek miyiz? Sonucun iyi olduğunu düşünüyorum. 

Dalya ise üzerinden her geçişinde senaryoyu klişelerden arındırmaya özen gösterdiğinden ancak o repliğin kaldığından bahsediyor: “Hatıralardan yola çıkan şeyleri tutmam gerektiğini hep hissettim filmi yaparken. Ben liseye geçtiğimde futbol oynamayı bıraktım. Nedeni hep bunlardı. Yani erkeklerin kendini daha güçlü hissetmek için kullandığı zorbalayıcı lafların birikimi beni ben olmaktan çıkarmış ve başka bir şeye dönüştürmüş. Bugün o dönüşümü kabul ettiğim için geçmişin ne kadar ağır olduğunu ben de bilmiyordum. Filmi yapana kadar da bilmiyordum, hâlâ gelen tepkilerle ölçüyorum.” Ayşe ekliyor: “Senin elinden futbol oynama hakkını alıyor; o çocuklarla bağ kurma hakkını alıyor. Acımasız olmasının yanı sıra burada bir haksızlık var. Bir anda 10 yaşındaki bir erkek tarafından haksızlığa maruz bırakılıyorsun, bunu görmek için çok küçük bir yaş. Deniz de bunu çok erken fark edip ona göre şekillendiriyor hayatını; ne kadar isimlendiremese de. ‘Cinsiyet rollerinden, patriyarkadan dolayı bunu hissediyorum.’ diyemese de. 

Yerçekimi tamamen, çocukların çocuklara olan bakışından kurulu. Uzaktan duyulan bir ses dışında filmde herhangi bir yetişkin yok. Tam da burada, Deniz’in, Tuna’nın tepkisi dışında çocuklar tarafından açık bir saldırıya maruz bırakılmadığına dikkat çekiyor Dalya: “Bu özellikle yaptığım bir şey. Bu toplumda yetişmiş çocuklar karşılarında bir uzaylı gördüklerinde onunla nasıl vakit geçiriyorlar? Ona bakmak istedim. Sadece bir çocuk dışlıyor Deniz’i; kızlar doğum gününe çağırıyor, Umut peşinden geliyor ama kabul edilse de bir şeyler bir şekilde olmuyor. Acımasızlık orada başlıyor. Çok büyük bir zorbalık var aslında, söylenmeyen bir zorbalık var orada. Sorunun ne olduğunu göremiyorsun ama net bir sorun var. Öyle olunca kendini suçluyorsun demek ki ben uyum sağlayamıyorum diye. O zaman da büyümeye başlıyorsun.”


“[Sette] herkes ‘İstanbul’a geri dönmek istemiyoruz’ diyordu. Bunun sebebi bir şeye inanmak, inandığın şeyi birlikte yapmak, başarmak ve tertemiz bir hisle bırakmak. Kolektivizm olmadan sinema da olmuyor.”Didem Nur Yayman

Büyümek yıllar sürüyor; bir film çekmeye ayrılabilen zaman ise çok daha kısa. Mübalağa ediyorum tabii. Didem, Yerçekimi’nin pre-prodüksiyonunun neredeyse bir uzun metraj kadar vakit aldığını söylüyor. Filmi Muğla’da çekmişler. Didem de Ayşe de Muğlalı, hem şehri bildiklerinden hem de Mersin’e benzerliğinden orayı seçmişler. Mekân araştırması için üç kez Muğla – Reke’ye gitmişler. Ayşe ekibe sonuncu ziyarette katılmış. Didem o iki günü, “Neredeyse her şeyi pratik ettik. Bütün sahnelerin fotoğrafı çekildi. Ayşe’yle ben oyunculuk yaptık; Deniz ve Umut’un yerini aldık. Dalya her şeyin nasıl çekileceği üzerinde gerçekten çok çalıştı ve biz de elimizden geldiğince onu destekledik. Bir ay sonra tekrar gittik. Üç gün hazırlık, dört buçuk gün çekim; yani yedi buçuk günde tamamladık ama sürecin tamamı çok uzun. Ön ziyaretler sayesinde mekânları çok iyi tanımak, elimizde birçok materyal, video olması çok yardım etti bize. O hazırlık olmadan çekilebilecek bir film değildi.” diye anlatıyor.

Sözlerine, kısa filmleri sadece uzun metraja giden bir basamak olarak gören sisteme dair görüşlerini detaylandırarak devam ediyor Didem: “Bu sadece bizim ülkemize özel bir şey değil ama kısa metraj filmlerin de ne kadar büyük emeklerle yapıldığı yeterince kavransa çok farklı bir yere koyulur diye düşünüyorum. O yedi günlük hazırlık ve çekime gelebilmek için iki sene geçti. Kısa uzun fark etmeksizin filmler çoğunlukla imkânsızlıklarla yapılıyor. Bütçeden başlamak üzere pek çok zorlukla karşılaşıyoruz. İnsanları fikrine, hikâyene ikna edebilirsen senin yanında oluyorlar. Burada bir gönüllülük ilişkisinden ve bununla birlikte bir sürü iletişimi yönetmekten bahsediyoruz. Herkesin gönlünü verdiği bir işte herkesin gönlünü memnun etmeye çalışıyoruz.” Ayşe ekliyor: “İnsanlar işlerini, hayatlarını bırakıp bir haftalığına Muğla’ya geldiler. O yüzden filmi çekerken hem o iletişim hem de projenin iyi ilerlemesi çok önemliydi. Bu işi gönüllülükle yaptılar ama haklarını almaları da önemliydi. Biz maddi olarak büyük bir karşılık veremesek de setin iyi gitmesine, sonucun iyi olmasına çok özendik.

Bir yanında deniz, bir yanında orman olan, açık havaya yerleştiğinden bunaltmayan bir setten bahsediyoruz ancak hoş olmayan sürprizler de hayatın bir parçası olarak serüvene dâhil olmuş. Örnekse havuzun dolmaması, çekimleri yarım gün uzatmış. Ekipman İstanbul’a dönmek mecburiyetindeymiş; Muğla’da başka bir ekipman şirketi de olmayınca iş şansa kalmış. Neyse ki ekipten birinin yanında başka lensler, görüntü yönetmeninin de aynı sensöre sahip başka bir kamerası varmış. Böylece sorun çözülmüş. Havuz problemi için söz yeniden Didem’de: “Havuz dağın tepesinde, etrafında başka hiçbir şey yok, bir köye yakın konumda. O havuzun dolması için belki 15 km boru çekildi aşağıdaki nehirden. Bu zaten insan işi demek, iki gün boyunca işçilerin çalışması demek. Havuz doluyor, dolmuyor, fayanslarda bir bozukluk var. Su durmuyor, babam muşamba koyuyor. Sonunda 48 saatte su doldu, su tankeri geldi. Hallettik, çok güzel oldu.”

Didem zorluklardansa onları aştıktan sonra gelen mutluluğa odaklanmanın yararlı bir yaklaşım olduğunu düşünüyor: “Önemli olan ortaya çıkan sonuç. Bir şey yaratmış olmak, bir şeyi beraber yapmış olmak. Dalya paydosu verdikten sonra ben direkt ağladım. Hayatımda bu kadar mutlu bir ağlama daha hatırlamıyorum. Çok saf, tertemiz bir mutluluktan bahsediyorum. ‘Bu her şeye değer.’ dediğin andaki mutluluk. Biz Dalya’yla kaç tane festivale gittik, fon aradık, destek istedik, bulamadık. Emek emek seti kurduk; orada da her gün sekiz saatimiz vardı, sürekli bir koşturmaca içindeydik, ilgilenmemiz gereken bir sürü çocuğumuz vardı. Kolay değildi ama herkes ‘İstanbul’a geri dönmek istemiyoruz, burda sanki bir simülasyonun içindeyiz, huzurluyuz.’ diyordu. Bunun sebebi bir şeye inanmak, inandığın şeyi birlikte yapmak, başarmak ve tertemiz bir hisle bırakmak. Kolektivizm olmadan sinema da olmuyor. Fikir aldığımız çok insan oldu. Türkiye’de hâlâ kısa filmi destekleyen alanlar, kişiler var. Bunların peşinden gitmek gerekiyor.”

Prodüksiyondan yönetmene dönersek, set içinde Dalya’nın en çok güçlük çektiği şey çocuklardan ziyade yetişkinlerle çalışmak olmuş. “Ben zaten çocuklarla çocuk gibi konuşmuyorum, öyle olması gerektiğine inanıyorum. Yine de oradaki iletişim farklı, bir yetişkine oyun vermekten farklıydı. Arkama dönünce yetişkin ordusu bir ekip görüyordum, çoğunun yaşı benden de büyük. O dengeyi bulmak bir konuydu. Özellikle soyunma odası sahnesinde panik atak geçirecek gibi hissettim. Çok fazla çocuk soru soruyordu, bir yandan yetişkinlerin de çalışırken bu alanı gözetmesi gerekiyordu; o dengeyi sağlamak çok kritikti. Ben filme girişmeden önce ‘Çocuklarla çalışma, deli misin?’ gibi çok fazla yorum aldım. Çocuklar ve hayvanlarla çalışmak kolay değil ama bence kesinlikle çocuklarla çalışın eğer öyle bir kaygınız varsa. Çok farklı, çok derin bir alan ve orada yüzmek bence hepimize iyi hissettirdi. Kimse korkmasın demek isterim. Bence çocuklardan öğreneceğimiz çok şey var.”

Doğal performanslarıyla gülümseten çocuk oyuncuların nasıl bulunduğu da merak konusu. Mustafa Konak’la Fatma, Kırmızı Oda gibi dizilerde karşılaşmış olabilirsiniz. Sudem Berin Dinç’in ise Yerçekimi ilk deneyimi. Dalya ve Didem, uygulayıcı yapımcıları Recep Başaran ile birlikte mekân araştırmak için ikinci defa Muğla’nın yolunu tuttuğunda Didem’in okuduğu okula da uğramışlar. Çekimler için sonunda Akyaka’da bir okulu tercih etseler de Didem’in okulunu dışarıdan izlerken futbol oynayan birden fazla kız çocuğu görünce radarları orada açmışlar. Hikâyeyi Dalya’dan dinleyelim:

“Şaşırdım, ‘Aa devir değişmiş.’ dedim hatta. Onları izlerken Sudem’i gördük, aslında uygulayıcı yapımcım beni dürttü. İçeri girince kendisiyle iletişime geçmeden beden eğitimi öğretmeniyle konuştum. Sudem çok heyecanlıydı. Çok sportif bir çocuk, okul müsabakalarında yer alıyor, çok dışa dönük. Ailesiyle konuştuk, sancılı bir dönemdi ama toparladık. Sonra ben İstanbul’a döndüm; prova için tekrar Muğla’ya gelemedim. Bu bir dezavantajdı çünkü Mustafa İstanbul’da, Sudem Muğla’da ve Zoom’dan görüşebildik ancak. Sudem daha önce oyunculuk yapmadığı için oyunu büyük büyük veriyordu, onları yavaş yavaş düşürdük, ikisini dengeye getirdik. Set gününe kadar onları bir araya getiremedim ama aralarındaki enerjiyi şans diye yorumluyorum.” 


“Birinin bize ‘Korkmayın.’ demesine ihtiyacımız var. Bir o kadar da biz insanlara bunu söylemeliyiz.” Dalya Keleş

Yerçekimi’nin yolu geçtiğimiz şubatta Berlinale’ye çıktı. Bu, tüm ekibin ilk festival tecrübesiydi. Dalya, festivalin çocuk ve gençlik sinemasına odaklanan Generation bölümünden, birkaç sene önce İstanbul Film Lab Station’daki yabancı danışmanlardan biri vesilesiyle haberdar olmuş ve bunu aklında tutmuş: “Filmin neye hitap ettiğini biliyorduk, Berlin’e yönelik bir şeye dönüştürmeye çalışmadık ama Generation’da bir yolculuğu, şansı olabileceğinin de farkındaydık. Olumlu sonuç alınca aşırı mutlu olduk. Gecenin 4’ünde Didem aradı, babası da ağlıyor… Çok tatlı anlardı. Berlinale’de çok çeşitli kültürden çok sayıda film var, bunları izlemek beni en çok heyecanlandıran şeylerden biriydi. Bir de çocukların mutlu olması. Çocuklar çok güzel zaman geçirdi, izleyici kitlesinin çoğu çocuktu. Berlinale Generation soru sorma önceliğini de çocuklara veriyor. Yetişkinler çok fazla soru sormuyor.”

Çocukların ne sorduğunu merak ettik mi hep beraber? Onların konuya yetişkin gibi bakmamaları, takıldıkları şeyler her seferinde Dalya’yı mutlu etmiş. Mesela filmi izlerken sigara sahnesinde salondan bir “Ooooo!” sesi yükselmiş. “Neden sigara içtiler? Top yere düştü mü?” gibi sorular sormuşlar. “Cinsiyet rollerinden ziyade metafora yönelik sorular geldi. Çocukların hiç oradan almaması hoşuma gitti aslında. Bana sanki iki çocuğun yolculuğuna, yaşadıkları mucizeye odaklandılar gibi geldi. Hep umutlu bir yerden baktılar, buna sevindim.” diyor Dalya.

Yerçekimi, toplumsal cinsiyet rollerinin bir çocuk üzerinde doğa yasaları kadar kuvvetli etkiler bıraktığını, ondan kendine dair bir şeyleri aldığını, onun kimliğini şekillendirmesine müdahale ettiğini gösteriyor. Dalya, filmde yetişkinler ve onları kapsayan politikalara girmediklerini işaret ederek çocuklar özelinde konuşurken de vaziyetin toplumsal cinsiyet rollerinden çıktığına dikkat çekiyor: “Çocuklar sokakta öldürülüyor şu anda. Gezegende çok büyük bir kriz, savaş, katliam var. Dünyanın geldiği hâl buyken benim yönetmen olarak algım da kaymış durumda. Festivalde birbirinden farklı 13 hikâye izledik çocuklarla ilgili, hepsinin hikâyesi bir ağırlık hissettirdi. Berlin gibi politik bir platforma gittiğimizde meselelerimizi konuşabilir olmamız gerekiyor. Çocuklar en saf varlıklar, onları görmemiz gerekiyor.”

Nasıl sorusu karşısında bazen donup kaldığını ise şu sözlerle paylaşıyor Dalya: “Ben ya da siz yarın öbür gün anne olursak ve bir oğlan çocuğu oje sürmek isterse biz bunu normal karşılarız ama bugünkü hâkim yaklaşım böyle değil, bu zihniyetin düzelmesi gerekiyor çünkü küçücük detaylarda bile cinsiyet rolü üstünden aşağılanıyor o çocuk ve bir daha eli o ojeye gitmiyor. Belki sadece renklerden hoşlanıyor, belki ressam olacak, belki de kendini kız hissediyor. Ne fark eder? Biz bunu bağımsız sinema ve medyada yapıyoruz; asıl televizyonlarda, ana akım medyada bu görüşün normalleşmesi gerekiyor. O da şu an için mümkün görünmüyor ama ileride, daha özgür bir politik düzlemde gerekli adımlar atılacaktır. Umarım o günleri görürüz.” 

Dalya Keleş’in röportajı okuyan yaratıcılara mesajı net: “Böyle şeyler yapmaktan korkmayın. Bizim de reddedildiğimiz alanlar oldu senaryoda çocuk oyuncu aramak gibi sebeplerden ötürü. Bunlar başa gelir. Hikâyelerimizin öznesi çocuk bedeninden yetişkin bedenine evrildiği zaman olay çok daha politik bir şeye dönüşecek. Biz de bunu sorguluyoruz. Birinin bize ‘Korkmayın.’ demesine ihtiyacımız var. Bir o kadar da biz insanlara bunu söylemeliyiz. 


Geçtiğimiz sene programdan kaldırılan bölümler ve oralarda yer alacak filmlerin diğer seçkilere dağıtılması üzerine İstanbul Film Festivali’ne yöneltilen sansür eleştirileri boykota dönüşmüştü. Kaldırılan bölümler bu yıl da festival programında yer almıyor. İstanbul Film Festivali’nde gösterilecek filmleri ne şekilde izleyeceğinin kararı elbette seyircinin. Biz ise 2026 seçkisindeki farklı hissettirilen çocuklardan birini ve onun hikayesini anlatan Yerçekimi ekibini mecramızda görünür kılmayı tercih ediyoruz.