Zamanın ruhu: Yeni nesil komedi neler fısıldıyor?

Yazı: Harun Kubat

Z kuşağı, dijital çağın gölgesinde büyümüş ve bu nedenle izleme alışkanlıkları keskin şekilde farklı bir nesil. Saymakla bitmeyecek içerik deryası içinde -benim de dâhil olduğum- yeni kuşağı güldürmek yetmiyor; “senin hikâyen, benim hikâyem” diyebilen, empatiye ve samimi anlatılara alan açan bir mizah talep ediliyor. İşte bu talep, önceki kuşakların gözdesi olan, kahkaha efektli stüdyo komedilerini çoğu zaman saf dışı bırakıyor. Gülerken içe döndürüp düşüncelere daldıran, hatta rahatsız eden hikâyeler öne çıkmaya başlıyor.

Şimdiye dek yeni neslin, “bu bizim komedimiz” dediği dizi ve filmlere pek rastlamıyor gibiydik. (Dram dozu yüksek olan çoğu “komedi” dizisini es geçmek mümkün bu anlamda.) Bu tatsız durumu başka fark edenler olmalı ki 2025, Z kuşağını yakalayan iki komediyi önümüze getirdi: Overcompensating ve Adults. Onlardan yola çıkarak, özellikle yeni neslin içselleştirebileceği son dönem yapımlara yakından bakalım. Bir parçası olduğum bu kuşağa dair içerden gözlemlerle; bugünün komedileri yeni kuşak hakkında neler fısıldıyor, komedinin geleceği nasıl şekilleniyor, birlikte düşünelim.

Overcompensating
İlk adım: Genç olmak

Overcompensating’in yaratıcısı ve başrolü komedyen Benito Skinner, geçmiş deneyimlerinden yola çıktığı dizisinde, yeni başladığı üniversitede cinsel yönelimini saklamak zorunda hisseden bir erkeğin hikâyesini ortaya koyuyor. Kimlik keşfi ve aidiyet hissetmeme problemi, her çağın insanının boğuştuğu konular fakat bu sorun özellikle yeni kuşak için farklı bir noktada varlık gösteriyor. Daha bireysel bir bilince sahip olan Z kuşağı, kendini belirli kalıplara sokmamanın ve kimliklerde çeşitliliğin önemini keşfetmiş durumda. Sosyal medya sayesinde hızlıca değişen kültür, herkes için görünürlüğe alan açmıştı zaten. Bu durum her ne kadar bireylerin kendini ifade edebilmesini kolaylaştırsa ve yalnız olmadığını bilme hissini güçlendirse de toplumun beklenti ve baskılarından kaçmak her daim mümkün olmuyor. Z kuşağı, bu ikilemler içinde kendine net bir yön çizemeyebiliyor. Varoluşunu gizleme veya duygularını yok saymanın bazen ağır bastığını ve bu nedenle sahte kimlikler ile gerçek kimlikler arasında bir karmaşa doğduğunu söyleyebilirim. Çoğu zaman çaresizlik olarak nitelendirilebilecek bu durumları ekranlarda izlemek ise kişiye büyük bir rahatlama sağlıyor esasen. Hayata yeni başlayan bir genç olmanın doğasında hata yapmanın olduğunu görmek, bir iç ferahlığı yarattığı kadar mizaha geniş bir alan açıyor. Benito Skinner da her çeşit bireyin varlık gösterdiği, yeni bir sosyal hayatın temelini oluşturan üniversite ortamından, komedisinde başarıyla besleniyor.

Üniversiteleri hikâyelerin merkezine koyan son dönem işler ele alındığında, 1997 doğumlu Cooper Raiff’in sinemasını da anmak gerek. Görece daha popüler olan filmi Cha Cha Real Smooth dram sularında fazlaca yüzerken, ilk uzun metrajı Shithouse ise sosyal açıdan yetersiz Alex’in bir yurt partisiyle üniversite hayatının değişmesine odaklanan bir komedi. Birçok kişi için keşif ve eğlenceyle dolu bir yolculuk olan üniversite hayatı, bazılarımız için aileye duyulan özlemden veya kişinin kendiyle yüzleşmesinden ibaret de olabilir. Özellikle de ilk senede. Shithouse da duygularını yoğun yaşayan Alex üzerinden bir yalnızlık anlatısı kuruyor ve izleyiciye kahkahalar değil; içten gülümsemeler vadettiği bir izleme deneyimi yaşatıyor. Bu açıdan, yeni neslin kendi “utanç verici” anılarıyla alay edilmesini izlemeyi sevdiğini çünkü aslında bunu, onları bastırmanın zıttı olarak kullandığı bir savunma mekanizması olarak gördüğünden bahsedilebilir. Anksiyete ile başa çıkmak pek kolay bir iş değil malum.

Sosyal açıdan yetersizlik hissi ve anksiyete, özellikle ergenlik yıllarında daha sık görülen özgüven düşüklüğünün başlıca semptomlarından. Shiva Baby’nin de yönetmeni Emma Seligman imzalı Bottoms filminin eşcinsel kahramanları PJ (Rachel Sennott) ve Josie (Ayo Edebiri) de bu durumdan muzdarip. Çözümü ise kadınlara yönelik kurdukları bir dövüş kulübünde buluyorlar. Kendi eksiklikleri, aşkları için çabalıyorlar. Bottoms, yeni neslin gerçeklikten uzaklaşabileceği abartılı bir gençlik filmi paketinde, değerli bir iş olarak karşımıza çıkıyor. Buram buram 90’lar mizahını hatırlatıyor. O dönemin komedilerinden ilham alırken, yepyeni terimlere ve günümüzün popüler şarkılarına ihtiyaç duyan bir mizahla karşılıyor izleyicisini. 

Bu arada Emma Seligman, Benito Skinner ve yazının devamında bahsedeceğim diğer yapımların arkasındaki bazı isimler, Z kuşağı üyesi değiller aslında. Fakat ürettikleri yapımlarla yeni neslin ruhuna dokunmayı kolayca başardılar çünkü komedilerinin beslendiği kaynaklar tümüyle güncel. Bence Z kuşağı mizahını özel kılan, yenilikçi oluşu zaten. Kimlikleri kadar komedileri de değişken bu nesil kime kendini yakın hissederse onu daha çok seviyor, ona daha çok gülüyor. 

Problemista
Ne zaman yetişkin olunur?

Modern dünyanın Z kuşağına pek de iyi davranmadığını söylemek mümkün. Lisenin ve üniversitenin umut dolu akışının yerini aniden işsizlik, gelecek kaygısı, sosyal baskı alabiliyor ve ekonomik sıkıntılar, politik karmaşa, iklim krizi gibi toplumsal sorunlar da ruhsal açıdan iyileşmeyi iyice zorlaştırabiliyor. Sürekli olarak tetikte olduğumuz, kaçamadığımız bir döngüye hapsoluyoruz. Umut Şilan Oğurlu’nun yönettiğii Dilan Hakkında Konuşmalıyız kısa filmi de yetişkinliğe geçişin yarattığı sorunların, belirsizliğin, isteksizliğin adeta bir özeti olarak karşımıza çıkıyor. Özellikle Z kuşağının kendi çevresinden tiplemeleri görebildiği için sevdiği Hasçelikler and the City serisi ile büyük bir ses getiren Sude Belkıs’ın canlandırdığı Dilan, Türkiye’deki gençlerin güçlü bir temsili olmayı başarıyor. Oğurlu tarafından özenle tasarlanan komedi, mokümanter (sahte belgesel) tarzında, izleyiciyi acı tatlı gülümsemelerle sarıp sarmalıyor.

Yetişkinliğe geçiş, iniş çıkışlarla dolu olabiliyor elbette. Z kuşağının stres yönetimi de buna çok uyumlu diyemem. Özellikle paniğe kapıldığında söyleyeceklerinin ve yapacaklarının sınırı olmayan bir kuşak. Sınırları aşabilmek adına aşırı ve alaycı tepkilerin, böyle anlarda doğan mizahın aniden bir parçası olduğunu gözlemlenebilir. 2025’in bir diğer gözdesi olan Adults dizisi de bu kuşaktan beş yakın arkadaşın aynı evdeki yaşamına odaklanıyor. Menüde terapistlerinin ölümünü kendi meselene çevirmek, yakın arkadaşın ülkeden sınır dışı edilmemesi için planlanan evlilik, suçlu biriyle flört etmek ve dahası var. Z kuşağının, gerçek ile kurgunun bir arada olmasının yarattığı absürtlüğü sevdiğine inanıyorum. Tuhaf atmosferlere hızlıca adapte etmeye olmaya hazırız her daim. Jenerasyonun garip mizah kodlarının içinde doğup büyümüş biri olarak, bu karmaşayı içerden tanıyorum. 

Julio Torres’in yazıp yönettiği Problemista filmi de yine bu yaklaşımdaki işlerden biri. LEGO tasarımcısı olmak isteyen bir genç üzerinden göçmenlik, üretim süreci, yabancılaşma, sanatın yarattığı duvarlara dair fantastik bir kara mizaha sahip. Evet, yine eğlence ile ağır gerçekleri birleştiren bir yol tercih ediliyor. Çünkü sorunlar nasıl gittikçe büyüyorsa, yeni neslin kendini açıklama arzusu da aynı şekilde büyüyor sanki. Mizahın sürekli değişmesi bundan kaynaklı olmalı, üretim durmuyor. Modern hayatın, sosyal medya ile gelen yeni bağımlılığı “hızlı tüketim” de mizahın kontrolünde öne çıkan unsurlardan bu anlamda.

Ağlamak Serbest Gülmek Yasak!
Ailenin izleri ve çocukluk

Son olarak, mizahı kontrol eden bir diğer unsur, belki de en güçlüsü, ailenin bıraktığı travmalarla yüzleşmek oluyor. Yeni neslin travmanın ne olduğunu iyi bildiğini ve geçmiş kuşaklara göre tepkisini gösterme refleksini daha kolay kendinde bulduğunu düşünüyorum. Çocuk yaşlarda olanlar ise hâlâ sorularla, kızışmalarla, “senin ne işin var burada” laflarıyla itilip kalkılabiliyor. Yetişkinler, bu davranışlarının önemini ve gelecekte yol açabileceklerini göz ardı edilebiliyor. Örneğin, sekiz yaşındaki Nejat’ın bir cenaze evinde yaşadığı duygusal ikilemlere odaklanan Oğuzhan Akalın kısa filmi Ağlamak Serbest Gülmek Yasak!, bahsi geçenler üzerine. Bireyin kendi duygularını bile seçme fırsatı vermeyen bir düzen, cenaze evi anlatısı üzerinden o kadar doğru aktarılıyor ki filmin ele aldığı bunaltıcı atmosfer sinirden gülmek zorunda bırakıyor insanı. Çevresi ile zayıf ilişkiler kuran işlevsiz bir aileye dair komedi olan Such Brave Girls de benzer bir yerden ele alınabilir ayrıca. Tuhaflıklarla dolu absürt mizah, yeni nesil için her zaman yeterli olmayabiliyor çünkü izlediklerinde gelecek kaygısını, varoluşsal krizi, herkesi memnun etme arzusunu, aile çatışmalarını, baskıyı ve dahasını da görmek istiyor bana göre. Hem “yalnız değilim” hissi hem de bu çıkmazların aslında ne kadar gülünç olduğunu anlamak, ufak aydınlanmalara sebep oluyor böylece.

Hayatın negatifliklerini unutmadan ironik anlatılar barındıran, trajikomik ögelerle bezeli tüm bu yapımların ortak noktası -ve onları bir arada düşünme sebebim- yeni nesle dair sundukları komedi anlayışı ve bunun biz izleyicilere ne kadar iyi geldiği oldu. Mizah belki de hiç olmadığı kadar bir varoluş meselesi, bir başa çıkma stratejisi artık. Politik direnişten kayıplara, travmalardan kötü sonlu romantik ilişkilere derken; Z kuşağı, mizah yapılarının bileşenlerini her yerden seçebiliyor. Yeter ki kendi hikâyesinin kontrolü kendinde bulunsun, mizahının sınırları elinde olsun. Çünkü bu kuşak, tuhaf veya utanç verici olarak nitelendirilme riskini çoktan göze almış bir kuşak. Absürtlüğe sığınıp, kendimizi ifşa ettiğimiz bir mizah anlayışını kucaklamamız da bu yüzdenmiş gibi geliyor. İyi hissedebilmenin, tüm olumsuzlukları bastırabilmenin günümüz dünyasındaki en doğru yolu budur belki de. Neden olmasın?