Bir deneyimi belgelemek: Darkness Forever

Bir deneyimi belgelemek: Darkness Forever

Müzik araştırmacısı ve prodüktör Erinç Güzel’in 2013-2018 yılları arasında çektiği müzik fotoğrafı serileri ve video enstalasyonlarından oluşan ilk kişisel sergisi Darkness Forever 1 Aralık’ta Bant Mag. Havuz / Bina’da açılıyor. Sergide karşımıza çıkan; analog kameralarla, flaş kullanmadan çekilen  kareler Güzel’in kamerasını somut görüntüden ziyade soyut düşünceye çevirdiği, sesin hisse dönüşümünü belgelediği, konser alanının – müzisyeniyle, dinleyiciyle ve mekanın kendisiyle  beraber-  bir bütün olarak yarattığı deneyimin peşine düştüğü anlardan oluşuyor.

İlk kişisel serginin getirdiği heyecan ve koşturmaca arasında Erinç Güzel’in olmayan vaktinden bir parça kopardık ve bir alternatif gerçeklik deneyimi olarak müziği nasıl belgelediğini fotoğraflarından öte bir de kelimeleriyle dinledik.

Genç bir yaşta turne ve konser organizasyonuyla ilgilenmeye başlayan biri olarak müzikle olan ilişkinin görsel tarafını keşfetme öykünü paylaşmanı istesek? Yanında fotoğraf makineni götürdüğün ilk konseri hatırlıyor musun?
Aslında ben kendimi bildim bileli konsere giderken yanıma ya ufak bir kamera ya da fotoğraf makinesi alırdım. Ancak bu soruyu tersten cevaplamam gerekiyor, çünkü müzikle olan ilişkimin görsel tarafını düşünmeye başlamam, daha doğrusu konserde gördüklerimin kaydını kendi bakış açımla tutmaya dair düşünceler yanımda fotoğraf makinesini götürmediğim ilk konserle başladı; o da 2005’te Istanbul’da vuku bulan, Slayer ve Sick Of It All konseri. Şu an tam yerini hatırlamıyorum ama ormanlık bir alandaydı festival ve Sick Of It All esnasında o kadar dev bir mosh pit oluştu ki biraz uzaktan baktığınızda yerdeki toz toprağın insan boyunda yükseldiğini ve ‘crowd surfing’ esnasında insanların o buluttan uzanan eller üzerinde kaydığını görüyordunuz.

Ondan bir sene önce de Kraftwerk ilk kez tekrar bir araya geldiğinde Florian Schneider ile sohbet etme imkanı bulmuştum.  Yanımda tesadüfen bir arkadaşımın Köln’de yaşayan ve fotoğrafçılık ile uğraşan kız kardeşi vardı. Sohbetimiz sonrasında bir fotoğraf çektirmek istedik. Sanki basın görseli üzerine çalışıyormuşuz gibi boy boy çekimler yaptık. Ve sonra ben fotoğrafları alamadan çeken kişinin izini hızla kaybettim, Florian Schneider’de bir kaç sene sonra Kraftwerk’ten ayrıldı. Bu iki olay hem bana ders oldu hem de tetikleyiciliği açısından önemli oldu benim için.

2009 yılından bu yana müzik fotoğrafçılığı yapıyorsun. Darkness Forever ise ilk kişisel sergin,  bu sergiyi oluşturacak malzemenin toplandığına, serginin hazır olduğuna nasıl karar verdin?
Yeni birşey söyleyebileceğimi düşünmeye başlamadan evvel bu aklımdan bile geçmedi. Filmlerin baskılarını aldığımda gördüğüm şeyler kendi gerçekliğimdeki görsel dünya ile eşitlenmeye başladığında biraz daha detaylandırmaya başladım. Mesela sergideki iki SUNN O))) fotosu altını çizmeye çalıştığım konuya iyi bir örnek. Yıllarca koyu gri-sepia SUNN O)))  fotoları görmeye doyduk hepimiz. Yapacak birşey yok, canlı performanslarının atmosferi karanlık ve sisli. Fakat Drone benim için öyle bir müzik değil. Maksimal ve görkemli bir müzik. Ve karanlığı da çok teatral. Haliyle benim gerçekliğime yansıması sergideki iki fotoğraf gibi.

Tabi sergi açıp, bu konuyu gündem etmeye çalışmayı düşünürken benim için önemli olan İstanbul’da, müzikle ve müziği çevreleyen kültürle direk teması olan bir mekanda bunu yapabilmekti. Bu açıdan Bant Mag’e ayrıca teşekkür ederim.

“Gösteri dünyası, müzik, sanat en iyisinde size gündelik hayatta olmazsa olmaz diye dikte edilen tüm değerlerin kolayca sarsılabileceğini açık eden bir kuvvete sahip. Şu kocaman dünyada müziğin yükseldiği o küçücük sahnelerden daha büyük bir özgürlük alanı yok. Öte yandan gündelik hayatta belli olguları açıklamak için sığındığımız siyah beyaz kutuplar da tam orada yerle bir oluyor. Müzik, çoğunluğun gündelik hayatta kullanmayı unuttuğu bir ifade aracı.”

Darkness Forever sergisini oluşturan işler Kuzey Avrupa’nın karanlık mekanlarındaki deneysel müzik konserlerinden büyük festivallerin görkemli sahnelerinde gerçekleşen performanslara uzanan geniş bir skalayı kapsıyor. Fotoğraf çekerken farklı müzik türlerinin ve değişik mekanların farklı estetiklerini yakalamak için kullandığın yaklaşımlar ve yöntemler var mı?
Bugünün şartlarında bir konseri analog fotoğraf makinesi ile çekmeye kalkışıp bunun altından kalkabilmek çok zor bir iş, o yüzden yapan da pek yok. Normalde stüdyo çekimlerinde analog fotoğraf makineleri ile çalışanların dahi konu konsere geldiğinde hızlıca dijitale geçiş yaptığını görürsünüz. Benim peşinde olduğum şey konserin yarattığı atmosferin kaydını tutabilmek o yüzden analog benim için vazgeçilmez bir öneme sahip. Fakat elbette beraberinde çok detaylı bir ön çalışma gerektiriyor, özellikle fiziksel. Hangi müziği çekeceğin, mekanın açık mı kapalı mı olduğundan da ileride, çekeceğin konserler için tek tek çalışmak gerekiyor. Değişen müzik türlerine göre değişen makineler, filmler; açık havanın nem oranı, kapalı mekanın rutubet oranı; seyircinin tansiyonu, sahnenin kurulumu gibi değişkenlere göre farklı yöntemler izlemek gerekiyor. Eğer sisler içerisinden süzülen cılız bir ışığın altında kapkaranlık bir salonda vuku bulan konseri çekmeye gidiyorsam mutlaka üç gün öncesinden fiziksel olarak dinlenmeye çalışıyorum çünkü vücudunuzdaki ufacık bir titreme bile ( ki bu ruhsal sebeplerden de olabiliyor, moral bozukluğu vs.) bütün film rulosunu fotoğraftan ziyade soyut suluboya çalışmasına döndürmeye yetiyor.

Serginin açıklama metninde müzik performanslarının “gerçeklik dediğimiz suni değerlerin sarsıldığı yegane deneyim alanları”  olduğunu söylüyorsun. Bu cümlenin açıklamasını özellikle senin kişisel deneyimlerin üzerinden merak ediyoruz, konser ve festivallerin sana sunduğu, gerçeklik algını sarsan bu deneyimleri biraz anlatır mısın?
Gösteri dünyası, müzik, sanat en iyisinde size gündelik hayatta olmazsa olmaz diye dikte edilen tüm değerlerin kolayca sarsılabileceğini açık eden bir kuvvete sahip. Şu kocaman dünyada müziğin yükseldiği o küçücük sahnelerden daha büyük bir özgürlük alanı yok. Öte yandan gündelik hayatta belli olguları açıklamak için sığındığımız siyah beyaz kutuplar da tam orada yerle bir oluyor. Müzik, çoğunluğun gündelik hayatta kullanmayı unuttuğu bir ifade aracı. Mesela Travis Scott’ı konuşurken dinleyin “eh çok ta parlak çocuk değil” dersiniz belki. Müziğini dinleyin, “deha” dersiniz. Veya siyaseten bugün “doğru” saydığımız çoğu şey gösteri dünyasında geçerliliğe sahip değil. Gösteri dünyası ile kıyaslandığında gündelik hayatta adına “gerçeklik” diyerek yüzdüğümüz sular entelektüel açıdan oldukça sığ kalıyor.

İki yıl önce Berlin’de Haluk (Damar) ile Tresor’un 25. Yıl festivalindeydik. Açılış gecesi Tresor’un sahibi Dimitri Hegemann ile sohbet ediyorduk. Muazzam bir entelektüel, Alman elektronik müzik tarihinin en önemli isimlerinden, ikimiz için de bir rol modeli. O sıralar buralar baya çalkantılı durumdaydı. Gerçek (!) hayatın hiç parlak olmadığı dönemlerden biri. Dimitri Hegemann eliyle işaret edip şöyle dedi “Gerçekliğe dair tüm kaygılarınızı bu kapının dışında bırakın. Hiçbirinin bu bina içerisinde geçerliliği yok. Hiçbiri bizlere ait değil, buranın bir parçası olun. Gidin içeriye, müziği yaşayın.”

Gittiğimiz her konser bize içten içe adına gerçeklik dediğimiz tabuların kırılganlığını hatırlatıyor, biliyoruz. Herşey ters yüz oluyor. Ancak özellikle örnek vermek gerekirse bu diyalog bende derin bir iz bıraktı. Darkness Forever ismini bir Turbonegro albümünden alıyor, içeriğinde ise Dimitri Hegemann ile aramızda geçen bu diyaloğun izleri var.

“Işık olmadan fotoğraf nedir ki derler; ben gölgeler olmadan nedir ki diye düşünüyorum.”

Darkness Forever, gene senin cümlelerinde, gösteri dünyasını yaratıcı, izleyici ve filozofi bütünüyle ele alıyor. Sergide bu farklı perspektiflerin nasıl yer aldığını ve bir araya geldiğini düşünüyorsun?
Aslında bu perspektifler bir bütünün parçaları ama çok uzun zamandır dijitalin sağladığı kolaylıkların tembelce kullanımı yüzünden global olarak o kadar kötü konser fotoğraflarına maruz kalıyoruz ki konserin görsel hikayesi ertesi gün sadece gitaristin veya solistin belden yukarı çekilmiş yüzlerce portresinden ibaret halde terk ediliyor. Fotoğrafçıların gözü sürekli olarak sahnedeki bireylerin üzerinde. O bireylerin yaratmaya çalıştığı dünya ile ilgilenmiyorlar. Facebook’a yüklenen binlerce fotoğrafta veya dergilerin günümüzün en iyi otuz ismi ilan ettiği listelerde ne seyirci ne mekan ne de çekilen müziğin yaratmaya çalıştığı atmosfere dair bir ize rastlayamıyorsunuz. Seyirci bir konserin yarısı, ama fotoğrafların görünmezi. Ola ki seyircinin içinde arbede başlıyor, biri sahneden atlıyor ya da ‘crowd surfing’ yapıyor, ancak o zaman merceğin seyirciye döndüğünü görüyoruz. Bu da en kötüsünden fotoğrafı cazip kılmaya çalışmak için bir “öteki” aramaya benziyor.

Bunlar benim oldukça sorunlu bulduğum konular. O yüzden makineyi elime aldığımda ne yapmayacağımı da biliyordum. Konserler esnasında müzik, performans sanatları, yaratıcı, izleyici bir bütün ve ardında bir felsefe, bir itki ve ortaya çıkan bir hikaye var. Benim yakalamaya çalıştığım veya görsel kaydına denk geldiğimde çok etkilendiğim de bu bütün aslında.

Sen flaş ve dijital kamera kullanmıyorsun. En azından bu sergiyi oluşturan işler analog kamerayla ve flaş kullanılmadan çekilmiş karelerden oluşuyor.  Müzik fotoğrafçılığının sana göre altın kuralları ve önemli ilkeleri neler?
Dijital kamera kullanmıyorum ama dijitale karşı olduğum için değil. Tekniğin ardında yaratıcı bir itki olduktan sonra her format şahane sonuçlar verir. Flaş kullanmıyor olma sebebim ise önceleri atmosferi bozmamak için başladı. Seyirciyi tedirgin etmemek, sahnedekilerin dikkatini dağıtmamak için. Bunu yapabilmek için fizik kurallarını baya zorlamanız ve fiziksel olarak baya mücadele etmeniz gerekiyor. Işık olmadan fotoğraf nedir ki derler; ben gölgeler olmadan nedir ki diye düşünüyorum.

Bence müziği fotoğraflamanın altın kuralı öncelikle müzik dinleyicisi olmak. Ve tüm diğer disiplinlerde geçerli olan ilkeler burada da geçerli: Açık fikirlilik ve bireysel ifade… Müziği bir bütün olarak oluşturan görsel öğeler, albüm kapakları, stüdyo çekimleri, sahne sanatları gibi detayların arasında en az üzerine eğinilen konu konser fotoğrafları genellikle. Halbuki stüdyoda tasarlanan herşeyin gerçeğe dönüştüğü, en önemli deneyim alanı orası. Ve herkes birbirinden farklı bir hayal dünyası içerisinde deneyimliyor. Belgeleyecek edecek kişinin kendi perspektifini oluşturma konusunda çaba sarfetmesi gerektiğini düşünüyorum o yüzden.

Bu sergide fotoğrafların yanı sıra video enstalasyonları da var. Bu enstalasyonları biraz anlatır mısın? Çektiğin görüntüleri bir enstalasyon haline getirmek için nasıl bir süreçten geçiriyorsun?
Gündelik hayatta baktığım gördüğüm bir çok şey müziğin ait olduğu ve yarattığı kültürün zaman çizelgesi üzerinde hareket ediyor benim için. Genelde çektiğim videoları bu çizelge üzerinde ait olduğunu düşündüğüm yerlere yerleştirmeye çalışıyorum. Benim hayaller aleminde sıklıkla baştan inşa ettiğim neon’dan yapılma bir venue ve içerisine kısa bir bakış.

Canlı müzik üzerine zengin deneyimi olan birisin. Mutlaka fazlasıyla vardır ancak senden senin hayatını değiştiren bir canlı müzik deneyimini sorsak… Hiç unutamadığın o konserlerden birini anlatır mısın?
Bunların bir kaçını sergiye dahil ettim aslında. Mesela 2013 yılında Roskilde Festivali’nde izlediğim Kraftwerk bir çok açıdan unutulmazdı. Sesin içinde var olabiliyor olmak, fiziksel etkisini hissetmek muazzam. Ama onun haricinde konser için 3D gözlükleri ilk dağıttıklarında hemen of dedim içimden Guy Debord’un “Gösteri Toplumu”nun kapağını şurada beşyüzbin kişiye uyarlamak üzereler. Hemen arkamı dönüp çektim ama erken davrandım. Biraz daha bekleseydim fotoğrafta gözlüksüz tek bir insan kalmamış olacaktı ama sonrasında fırsatım olmadı. Konser boyunca ise hep aklımdan aynı soru geçiyordu “Biz mi Kraftwerk’i izliyoruz şu an yoksa Kraftwerk’mi yüzbinlerce kişiyi dahil edip oluşturdukları bir performans sanatını izliyor? “

Benzer yazılar