2 Yaka Kısa Film Festivali'nin 6. edisyonundan notlar
Yazı: Beyza Yıldırım
İzmir’i sabit yakası olarak konumlandırarak, her yıl dünyanın farklı bir şehrinden bir film inisiyatifi ile işbirliği yapan Uluslararası 2 Yaka Kısa Film Festivali; 6. edisyonunda Paris’ten deneysel sinema alanındaki çalışmalarıyla öne çıkan The Film Gallery ile partnerlik yaptı ve İzmir dışında Ankara’da da gösterimler gerçekleştirdi.
Animasyon, belgesel, deneysel ve kurmaca kategorilerinde, dünyanın farklı noktalarından özgün kısa filmleri seyirciyle buluşturan festival; alternatif bir kısa film buluşması olarak başladığı yolculuğunda hâlâ aynı bağımsız damarı koruyor. Bu kez seçkiyi bir arada tutan belirgin bir duygu da var: Kırılma. Festivalin “çatlak” başlığı altında topladığı filmlerden oluşan seçkiye sinenler arasında bedeninden uzaklaşanlar, odalara sıkışanlar, çıkış yolu arayanlar ve geriye kalanlarla yaşamaya çalışanlar var.
Bu yılki gösterimleri, yıkılmayı bekleyen ama yeniden açılan Esat Hal’de takip etmek, festivalin dağınık ama birbirine tutunan ruhuna iyi geldi. Filmler arasında taşınan yabancılaşma, yas, beden ve aidiyet gibi meseleleri salondan çıkınca da konuşulmaya değer kıldı.
2 Yaka Kısa Film Festivali’nin 6. edisyonundan notlarım şu şekilde:

İzmir Yakası Seçkisi
Bu seçkide İzmir’de geçen veya İzmir’le bağlantısı olan yönetmenlerin kısa filmleri kendine yer buluyor; festivalin kalbinin attığı şehrin perdede hayat bulduğunu görmek, bir anlamda tüm taşları yerine oturtuyor.
Sanki Yapabilirmiş Gibi (Yön: Ada Güvenir), perspektif ve mekân algısını animasyon içinde şaşırtıcı derecede güçlü hissettiren bir film. Yönetmenin, filmi “yarı otobiyografik” olarak tanımlamasının sebebi de burada gizli gibi: İzmir’den Belçika’ya uzanan yolculuğunu, sınırlar ve uyum sağlama meselesi üzerinden küçük ama yoğun bir metafora dönüştürüyor. Bitkisinin gerektiği kadar büyümediğini fark eden Olive’in, kuyruklar ve bekleyişlerle dolu yolculuğu boyunca anladığı şey, kök salmanın her zaman gidilen yerde gerçekleşmediği.
Kök salmak ve geride kalanlarla yaşamak meselesi, Geriye Kalan’da (Yön: Dilara Süalp) doğrudan yasın içine taşınıyor. Bir annenin ölümünden sonra, onun baktığı köpekle yaşamaya devam eden genç bir kadını izliyoruz. Kaybedilen şeylerin izini sürmek gibi tuhaf bir dürtümüz var; sanki geriye kalan nesneler, hayvanlar ya da alışkanlıklar sayesinde kaybettiğimiz kişiye biraz daha yaklaşabilecekmişiz gibi. Yönetmenin filmini Kaptan isimli köpeğe adaması, bu yas duygusunu daha da görünür kılıyor.
Haşere (Yön: Ulviye Aleyna Sarıgül), annesiyle olan ilişkisini geride bırakmaya çalışırken hâlâ ondan kopamayan bir genç kızın hikâyesi. Elinde taşıdığı küçük kavanozdaki balık ve haşerelerle kurduğu ilişki, aile bağlarının metaforik bir uzantısı gibi çalışıyor. İnsan bazen en çok uzaklaşmak istediği şeye benzemeye başlıyor; film de tam olarak bu huzursuzluğu takip ediyor.
İzmir seçkisinin sonundaki Kordon (Yön: Yağmur Ilgım Öztekin), bütün bu meseleleri bedenin ve ailenin tam ortasında birleştiriyor. 30 yaşında olan Neva, hayatına yeni başlıyor gibi hissederken bedeninin ona “geç kaldın” demesiyle sarsılıyor. Tıpkı seçkideki diğer karakterler gibi o da ailesiyle kurduğu bağlara dönmek zorunda kalıyor. İzmir’in Kordon’u ile kendi göbek bağı, film boyunca birbirine karışıyor; biri denize açılıyor, diğeri ise insanı istemese de geçmişine bağlıyor.

Uluslararası Seçki 2
2 Yaka’nın Uluslararası Seçki 2’si, görünür olmak ile saklanmak arasındaki o tuhaf gerilimle açılıyor. Death / Ölüm (Yön: Ulvar Gansum), biraz Lost Highway’in gizemli adamını, biraz da The Seventh Seal’ın ölümle kurduğu kaçınılmaz ilişkiyi çağırıyor. Siyah beyaz görüntüler ve müzik eşliğinde, sahneye çıkan birinin herkes tarafından görülmek istemesi ama aynı anda bundan korkması üzerine kuruluyor. Görünürlük burada bir arzu kadar bir tehdit de; filmin içindeki karakter, bakışların tam ortasında durmak istiyor ama o bakışların altında eriyip gitmekten de çekiniyor.
I Feel Like A Piece of Meat / Kendimi Bir Et Parçası Gibi Hissediyorum (Yön: Yalın Çağdaş Eşsiz), deneysel yapısı ve üst üste binen kolajlarıyla, bedenin ne olduğuyla değil, ne olmadığıyla ilgileniyor. Metaforunu hayvan ve kadın bedeni üzerinden kurarken izleyen gözleri bilinçli bir biçimde rahatsız ediyor.
A Robin In The Room / Odada Bir Kızılgerdan (Yön: Nicolás M. Pintos) ise bu yabancılaşmayı bedenin dışına değil, zihnin içine taşıyor. Uykusuzluk arttıkça nesneler de büyüyor, anlamlar kayıyor; tanıdık olan her şey, bir noktadan sonra tekinsizleşiyor. 9 dakika boyunca uykusuzluğun yarattığı o tuhaf hissi; her şeyin tanıdık ama fazlasıyla yabancı görünmesini iyi yakalıyor.
Gerçeklikle kurulan bu kırılgan ilişki, The Announcement / Anons’ta (Yön: Antoine Chevrier) bambaşka bir biçimde karşımıza çıkıyor. Anons, ilk bakışta sadece dördüncü duvarı yıkan bir kara komedi. Bir cenaze etrafında toplanan burjuva bir ailenin, yas tutmaktan çok yas tutuyormuş gibi yapmasıyla ilgileniyor. Seyirciye dönüp konuşan, kendi yapaylığının biraz fazla farkında olan ailenin “başarılı” oğlu, ortamın samimiyetsizliğini giderek daha komik ve rahatsız edici bir yere taşıyor.
Bu soruları seçkinin son filmi Naturally… A Woman / Doğal Olarak… Kadın (Yön: Sarah Estrada) daha doğrudan soruyor. Özenle seçilmiş arşiv görüntüleriyle ilerleyen film, cinsiyetin seçilemediği bir evrende kadın olmanın ne ifade edeceğini düşünmeye çağırıyor. Kadınlık burada sabit bir kimlik değil; sonradan öğrenilen, yüklenen ve tekrar tekrar oynanması beklenen bir rol gibi. Arşiv görüntüleri de tam bu yüzden önemli: Bize doğal görünen şeylerin ne kadar tarihsel ve inşa edilmiş olduğunu hatırlatıyor.

Uluslararası Seçki 3
Bu edisyon; kimlikten çok, büyümek ve bir şeyleri geride bırakmak üzerine kurulu. Jus d’Orange / Portakal Suyu (Yön: Alexandre Athané); fabrikalaşma, emeğin hiçe sayılması ve büyümek zorunda kalmanın sertliği gibi pek çok meseleyi kısa süresine sığdırmaya çalışıyor. Bazen aynı anda çok fazla şey anlatmak ister gibi görünse de tam da bu taşkınlık içinde güçlü bir tarafı var.
Surcos (Yön: César Cárdenas) Büyümenin karşısına geçmişten kalan şeyleri koyuyor. Kırışıklıkların, toprağın ve kendi yetiştirdiğin şeyin değerini anlatan film, ninelerden öğrenilen alışkanlıkların peşine düşüyor. “Kötü hava”yı iyileştirmek için kullanılan yöntemlerden, bitkilere dokunma biçimine kadar hafızanın kendisine dair anlatı kuruyor.
Exit le 21e Siècle / 21. Yüzyıldan Çıkış’ta (Yön: Akari Sōma) Tokyo canlı, parlak ve yorucu bir yer. Bu yüzyılda yaşamak keyifli görünüyor; ama aynı zamanda her şeyin fazlasıyla hızlı ve yapay olduğu hissi de var. Film, sinemanın doğuşuna küçük bir selam çakarak Workers Leaving the Lumière Factory’i anımsatıyor. Fabrikadan çıkan kadınlar, bugünün Tokyo’sunda var olabilir miydi? Belki de artık fabrikadan değil, alışveriş merkezlerinden, metro istasyonlarından ya da neonların altından çıkıyorlardır.
Bu iki uç arasında, geçmişten kalan bedenler ve bugünün bedenleri arasında duran film ise Body Stories / Beden Hikayeleri (Yön: Jenn Lindsay). Belgesel tadındaki film, insanların kendi bedenleriyle kurdukları ilişkiyi çeşitli kafalardan anlatıyor. Bedeni bir kusur, eksiklik ya da düzeltilmesi gereken bir şey olarak değil; yaşadığımız, taşıdığımız ve bazen yeniden tanımamız gereken bir ev gibi düşünmeye çağırıyor.

Bu edisyonda görebildiğimiz filmlerde çatlak teması, bazen bir kaybın ardından yaşamaya devam etmenin, bazen başka bir ülkede kök salmaya çalışmanın, bazen de kendine yeni bir dil bulmanın başlangıcı. Festival bittiğinde akılda kalan da tam olarak bu oluyor: Her şeyin biraz dağıldığı bir anda bile, o dağınıklığın içinden birbirine tutunan yeni hikâyeler çıkabiliyor.