2022’den 12 belgesel tavsiyemiz

Yılın geride bıraktığımız kısmından “kaçmaz” dediğimiz 12 belgesel yapımı listeledik, tek tek masaya yatırdık. Hipergerçekçi dinozor tasvirleri, farklı dönemlerden kadın dayanışmaları, 80’ler bilim kurgu sineması, uzun soluklu müzikal ortaklıklar ve çok daha fazlası bu seçkide sizleri bekliyor.


2022’nin ilk yarısından yerli belgeselleri tavsiyelerimizi de tek tıkla okumak mümkün.

The Andy Warhol Diaries

Andy Warhol’un 1968’de uğradığı silahlı saldırının ardından tutmaya başladığı günlüklerden hareketle hazırlanmış altı bölümlük belgesel dizi The Andy Warhol Diaries, bu ikonik figürün gizlerine ortak olmak için güzel bir kapı açıyor ilgililerine. Warhol’un kendisini keşfi, yakın ilişkileri, üretim süreçleri ve çok ses getiren sanat anlayışı konu ediliyor. Öte yandan bahsi geçen günlükten birtakım alıntılar, yapay zekâ ile sanatçının yeniden yaratılan sesi aracılığıyla anlatı içinde yer ediniyor. Bu deneyim, serinin en ilgi çeken noktalarından biri şüphesiz. 1976-1989’u odağına alan yapım, Warhol’un Jed Johnson ve Jon Gould ile ilişkisine yer verirken, Jean-Michel Basquiat ile yakın dostluğuna da değiniyor tabii. Netflix kataloğundan erişilebilecek belgeselin yapımcılığını, sektörü projeye boğan Ryan Murphy üstleniyor; yönetmen koltuğu ise Ivory Tower ve Page One: Inside the New York Times gibi belgesellerinden hatırladığımız Andrew Rossi’ye ait.

Belle Vie

Belle Vie, Los Angeles’ta McDonalds ve KFC arasına sıkışmış küçük bir Fransız restoranının pandemi koşulları ve karantina döneminin katı kurallarıyla mücadele etmesini konu eden, samimi bir belgesel. Belle Vie’nin sahibi ve işletmecisi Vincent Samarco’nun şarap, dans ve müzikle, güzel akşam yemeklerinin adresi olmayı hedefleyerek açtığı restoranının verdiği mücadele kalpleri burksa da anlatı bir yandan da mizah duygusunu hiç yitirmiyor. Küçük işletmelerin pandeminin yarattığı küresel kriz ortamında hayatta kalma mücadelesini ve adaptasyon çabasını nahif bir dille anlatan belgeselin yönetmenliğini Emmy ödüllü Marcus Mizelle üstlenmiş.

Carole King & James Taylor: Just Call Out My Name

Just Call Out My Name, country ve folk müziğin ikonik iki ismi Carole King ile James Taylor’ın 50 yıllık dostlukları ve müzikal iş birliklerini odağına taşıyan bir yapım. Belgesel, ikilinin 1970’te Hollywood’daki ilk canlı performanslarının, 2007 ve 2010’da gerçekleştirdikleri Troubadour dünya turnesinin arşiv görüntülerine yer vermekle beraber Danny Kortchmar, Russ Kunkel ve Leland Sklar gibi müzisyenlerin röportajlarını da içeriyor. Reji ise The Gift: The Journey of Johnny Cash (2019) ve The Bee Gees: How Can You Mend a Broken Heart (2020) projelerinden hatırlanabilecek Frank Marshall’a emanet edilmiş.

Cypress Hill: Insane in the Brain

Efsanevi rap grubu Cypress Hill’in ilk adımları 30 sene önce B-Real (Louis Freese), Sen Dog (Senen Reyes) ve DJ Muggs (Lawrence Muggered) tarafından California’da atıldı. Rock ve rap müzik arasındaki uçurumu kapatma yükünü sırtlanan gruplardan biri olmakla beraber, bu alt kültürün ilk Latin temsilcileri olarak da efsane mertebesine geldiler. Grubun yakın arkadaşı yönetmen Estevan Oriol; adıyla ikonik şarkıya gönderme yapan Cypress Hill: Insane in the Brain’de onların bu epik yolculuğunu daha önce hiç görülmemiş konser kayıtları, kamera arkası görüntüleri, 90’ların haber bültenleri ve bir dizi röportaj ile belgeliyor. Sadece müzikal serüvenleri değil; esrarla olan ilişkileri de belgeselin hareket noktalarından birini oluşturuyor.

The Green Planet

Doğa belgesellerine az biraz aşina olan herkesin tanıdığı 96 yaşındaki İngiliz yayıncı, doğa tarihçisi ve yazar David Attenborough bitkilerin dünyasını keşfetmek için yola çıkıyor bu kez. Çekimleri dört yıl süren ve tam 27 ülkeyi ziyaret eden The Green Planet, tropik bitkilerin rekabetçi yaşamından su ve çöl bitkilerinin büyüleyici doğasına dair çok keyifli bir izlek sunuyor. Beş bölümden oluşan bu etkileyici BBC belgeseli, bitkiler hakkında ne kadar az şey bildiğimizi gösterirken bir yandan onlara ne kadar muhtaç olduğumuzu yeniden hatırlatıyor.

The Janes

Yönetmen koltuğunu Oscar adayı Tia Lessin ve Emmy adayı Emma Pildes’in paylaştığı The Janes, bu yıl HBO kataloğuna giren iddialı yapımlardan. Belgesel, ABD’de kürtajı yasallaştıran 1973 tarihli Roe v. Wade kararından önce, Chicago’da kadınlara güvenli kürtaj imkânı sağlayan yasadışı bir örgütü konu ediyor. Kendilerine Jane diyen ve kişisel yaşamlarını riske atmak pahasına mücadele veren bu kadınların, yaklaşık 11 bin kadına ücretsiz veya düşük maliyetli kürtaj imkânı sağladığı söyleniyor. Üreme sağlığı konusunda izleyenleri bir kez daha düşünmeye itecek olan belgesel, bu “kriminal” kadınların öyküsünden ayrı olarak konu üzerine hukuk ve tıp uzmanlarının görüşlerine de yer veriyor. The Janes, yakın geçmişte Roe v. Wade kararının Yüksek Mahkeme tarafından iptal edilmesinin ardından ABD’deki mevcut atmosferi ve siyasi tandansları anlamak bakımından herkese bir şeyler söyleyebilir.

In Search of Tomorrow

Bilim kurgu sinemasına için beş saatlik bir övgü sunan In Search of Tomorrow, türün 80’li yıllardaki filmleri üzerine kapsamlı bir retrospektif niteliğinde. Belgesel Star Wars, Star Trek, RoboCop, Alien, The Road Warrior, MegaForce ve Back to the Future gibi kült yapımların hikâyelerini yönetmenler, yapımcılar, görsel efekt uzmanları, müzisyenler, film eleştirmenleri ve yazarların oluşturduğu 70’ten fazla özel röportaj ile aktarırken; dönemin fütüristik vizyonuna doğru nostaljik bir keşfe çıkmak isteyenlere eşsiz bir hazine sunuyor. Daha önce benzer bir projeyi korku sineması üzerinden In Search of Darkness’ta (2019) hayata geçiren David Weiner, bu kez bilim kurgu sinemasını masaya yatırırken dönemin toplumsal ve siyasi atmosferiyle paralelliklerine değinmekten de geri durmuyor.

The Last Movie Stars

Yakın geçmişte HBO kataloğuna giriş yapan, Joanne Woodward ve Paul Newman’ın hayatlarına ve kariyerlerine dair bir anlatı sunan altı bölümlük belgesel dizi; The Last Movie Stars… İki Hollywood ikonunun etkileyici yaşamları ve yarım asırlık ilişkilerini konu edinmesinin dışında künyesindeki isimlerle de epey heyecanlandırıyor yapım. Öyle ki rejideki Ethan Hawke’un varlığının yanı sıra senaryoda Stewart Stern’ün imzası ve yapımcı ekibinde Martin Scorsese var. Belgeselin esas materyalini ise Newman’ın vakti zamanında olası bir biyografik proje için biriktirdiği, ikilinin yakın çevresine ait bir röportaj koleksiyonu oluşturuyor. Newman sonradan bu röportaj kasetlerini imha etse de çocuklarından biri röportajların yazılı kopyalarını Hawke’a teslim etmiş. Yönetmen, sesli materyalin eksikliğini epey tanıdık iki ismi projeye dâhil ederek gidermiş. George Clooney, Paul Newman’ı seslendiriyor; Laura Linney ise Joanne Woodward olarak okuyor metinleri. Mikrofon başına geçenler arasında ayrıca Zoe Kazan, Sam Rockwell, LaTanya Richardson, Josh Hamilton, Bobby Cannavale ve Oscar Isaac gibileri de var.

Phoenix Rising

Phoenix Rising, Evan Rachel Wood’un 2006-2011’de Marilyn Manson tarafından maruz kaldığı psikolojik ve fiziksel şiddet sebebiyle verdiği hukuk mücadelesini anlatısının odağına taşıyan, iki bölümlük bir mini belgesel dizisi. İlk bölümüyle Sundance Film Festivali’nde prömiyeri gerçekleşen yapım, Wood’un kişisel mücadelesini anlatmakla beraber cinsel saldırıya uğrayan kişilerin hak arayışlarını zora sokan hukuksal bazı zafiyetleri de gözler önüne seriyor. Cinsel saldırı suçları için zaman aşımı süresinin, mağdurların psikolojik süreçlerini göz ardı ederek belirlenmesi; belgeselin hareket noktalarından bir tanesi. Zaten dizi adını da Wood’un 2019 senesinde mahkemeye sunduğu zaman aşımı süresinin beş yıla çıkartılmasını hedefleyen Phoenix önergesinden alıyor. Phoenix Rising’in yönetmeni, daha önce Deliver Us from Evil ve An Open Secret gibi işleriyle benzer mücadeleleri ekrana taşıyan Amy Berg.

Prehistoric Planet

Prehistoric Planet, 66 milyon yıl önce gezegende yaşam sürmüş dinozorların evrenine açılan beş bölümlük bir belgesel dizi. Serinin her bir bölümünde deniz kıyıları, buzullar, tatlı sular, çöller ve ormanlar gibi farklı habitatlara ait çok sayıda dinozor türünün serüvenlerine tanık oluyoruz. Projeye dair en heyecan verici detay ise belgeseldeki dinozorlara ait hipergerçekçi bilgisayar tabanlı görüntülerinin, şimdiye kadar sinema ve televizyon dünyasında defalarca rastladığımız tasvirlerinden ayrı olarak, güncel çalışmalardan referansla yaratılmış olması. Yani bilim ve teknoloji sayesinde Kretase dönemine ait bu müthiş yaratıkları tanımaya ve nasıl bir yaşamları olduğunu görmeye artık hiç olmadığımız kadar yakınız. BBC Studios’un Doğa Tarih Birimi çatısının altından çıkan yapımın yönetmenliğini Andrew R. Jones ve Adam Valdez üstleniyor. Seslendiren ise BBC doğa belgesellerinin vazgeçilmez ismi David Attenborough. Ayrıca Hans Zimmer, Anze Rozman ve Kara Telve’in bestelerini işitmek de mümkün.

They Call Me Magic

They Call Me Magic, efsane NBA yıldızı Earvin Magic Johnson hakkında dört bölümlük bir belgesel serisi. Yapım, Johnson’ın hayatına dair derinlikli bir tasvir sunuyor; çocukluk yıllarından basketbol serüvenine, aile ilişkilerinden müzik tutkusuna kadar kendisinin detaylı bir portresini çiziyor. Bu portre, 90’lı yılların başında Johnson’a HIV teşhisi konulmasıyla yaşadığı süreç ve hastalığa dair farkındalık kazandırmak amacıyla verdiği mücadelesiyle birlikte bir boyut daha kazanıyor. Öte yandan They Call Me Magic; Earvin Magic Johnson’ın ilham veren hayatını aktarırken Larry Bird, Michael Jordan, Kurt Rambis, Kareem Abdul-Jabbar, Pat Riley, Snoop Dogg ve Jimmy Kimmel gibi birçok ismin röportajlarına da yer veriyor. Tabii izleği güçlendiren bir dizi arşiv görüntüsüyle beraber. Yönetmen koltuğundaki isim, The Mandalorian’dan ve 2015 yapımı Dope filminden aşina olduğumuz Rick Famuyiwa.

This Much I Know to Be True

Nick Cave ve müzikal ortağı Warren Ellis’in yaratıcı süreçlerine odaklanan This Much I Know to Be True, yılın en konuşulan yapımlarından. Belgesel, ikilinin pandemi sonrası üretimlerine, bu üretimleri zenginleştiren dostluklarına ve son iki stüdyo albümleri Ghosteen ile CARNAGE’dan performanslara odaklanıyor. This Much I Know to Be True, Cave ve Ellis’in üretim pratiklerine dair samimi bir anlatı kurmakla beraber ikilinin eski dostu Marianne Faithfull’u sevenler için de birçok güzel sürpriz barındırıyor. Belgeseli çeken isim ise The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford ile Killing Them Softly gibi filmlerinden hatırladığımız Andrew Dominik’ten başkası değil. Dominik ve Nick Cave’in yolları, müzisyenin oğlu Arthur’u kaybetmesi sonrası müzikal yolculuğuna odaklanan One More Time with Feeling’te de kesişmişti. An itibarıyla MUBI kataloğundan erişilebilir.

Yazı: Zeynep Kıymacı