3 soruda Deniz Bankal ve ALOUD sergisi

Röportaj: Ekin Sanaç

İnsanın kendine borçlu olduğunu hissettiği renkleri teslim etmesi gibisi yok. Bant Mag. ailesinden tasarımcı ve sanatçı Deniz Bankal’ın ilk solo sergisi ALOUD da böylesi bir kutlama. Sergi için yazdığı tanıtım metni şu cümlelerle başlıyor: “Bu sergide yeniden başlamaktan söz etmeye çalışıyorum. Ve bitirmekten. Zihnimin kendi sesine dönmesinden. İçimdeki gürültünün, artık sadece niyet olmamasından. Hep dijitalde çalıştım. Şimdi boyalarla, her şey üzerinde çalışıyorum. Bu sadece araçların değişmesi değil; bir zihin hâlinin değişmesi.”

Gürültülü resimleri, video döngüleri ve “loop’a değil, sıraya alınmak” istediğini nazikçe manifestleyen metin yerleştirmesi ile ALOUD, 23 Kasım’a kadar Bant Mag. Havuz / Bina’da görülebilir.


Dijitalden boyalara doğru olan dramatik geçiş işlerinde kulağa geldiğinden bile daha çarpıcı ve hatta bence en çok da yakıcı şekilde hissediliyor. Neredeyse bir dilin çözülmesi ya da konuşabildiğini bilmediğin bir dili, konuşabildiğinde fark etmek gibi. Yeniden ses çıkarabilme izni” deneyimini senin yaratıcılıkla yıllardır süregelen ilişkinin dönüşümü bağlamında biraz açar mısın? Acısıyla ekşisiyle umamisiyle.

“Yeniden ses çıkarabilme izni” kulağa romantik geliyor ama terli, karmaşık, acılı — ama ardından bakınca da komikmiş gibi bir süreçmiş. Geçtiğimiz sene ADHD tedavisine başlayınca, kafamın içindeki gürültünün aslında fena hâlde yanlış çevrilmiş kişisel geçmişim olduğunu fark ettim. Tam bir iç monolog cehenneti. Kendi kendimi çok teknik ve nazik biçimlerde cancel’ladığım için dijitalde maskelemek daha kolaydı. Duyguların tamponlandığı, hataların filtrelendiği, sanki “kusurlu” olmanın en güvenli yerini bulmuşum gibiydi.

Netekim bu sergi de başta bambaşka olacaktı. Daha planlı, daha “akıllı”, biraz da hava atmalık fikirlerin peşindeydim. Ama bir noktada kendimi tamamen açmadan bir adım daha atamayacağımı hissettiğim bir gece oldu. O âna kadar yaptığım her şeyi bir kenara koyup, şu an serginin pencerelerinde duran o yazıyı yazdım —ve yön değiştirdim. Terapiyle birlikte geceleri eve döndüğümde, kafamı toparlamak ya da uyuyabilmek için boyalarla oynamaya ve kendimle ilgili öğrendiklerimi çizmeye başladım —bunu hem bir itiraf, hem de bir barış teklifi gibi düşün. Bu arada biraz geç oldu ama gerçekten “IRL” bir geri alma tuşu olmadığını yeni idrak ettim. Aferin bana. Bence bunu fark eden herkese bi aferin verilmeli. Zamanı, duyguları, sabrı bir çocuk gibi yeniden öğreniyorum. Ve evet, o eksik kalmış aferine gerçekten ihtiyacım var.

ALOUD, zihnimin ritmiyle çizilmiş: Bazen taşan, bazen eksik ama mümkün olduğunca dürüst bir yer. Bu sadece bir teknik geçiş değil; bir tür teslimiyet benim için. Ve ben —ödüm kopsa da— biraz titrek, yarı sezgisel, çeyrek akıllı hâlimi arkadaşlarımdan başkalarına da gösteriyorum ve “merhaba” diyorum. Artık üretmek benim için bir varlık göstergesi değil; kendimi hayatta tutma biçimi. Ve sanırım her şeyin tadı, onun geri dönülmezliğinden geliyor.

Karakterlerinin varoluşlarıyla da ortaya koyduğu korunmasızlığa ve kusurluluğa dikkat çekmeyi neden önemsiyorsun?

Bir şeyin kırılabileceğini kabul ettiğinde, artık onu gizlemek zorunda kalmıyorsun. Çizgilerin yamulduğu, renklerin taştığı yerlerde sanki daha çok oksijen var —orada nefes alabiliyorum. O yüzden o hâlleri saklamak yerine büyütüyorum; çünkü bence insan dediğin şey, kendini anlamaya ve onarmaya başladığındaki çabasıyla güzelleşiyor. Bu sıralar bütün derdim bu: “Bak, ben de bu kadarım —eksik, dağınık, ama buradayım.” diyebilmek.

⁠Son olarak serginin ve elbet senin “ruhuna kazınmış” şarkılardan bir mixtape isteriz.