Antalya’dan bildiriyoruz: “İki Şafak Arasında” ve “Zuhal” izlenimleri

9 Ekim’e kadar devam edecek 58. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması heyecanı İki Şafak Arasında ve Zuhal’in gösterimleriyle başladı. Türkiye prömiyerlerini festivalde gerçekleştiren bu iki yapıma dair hislerimizi, Antalya’dan bildiriyoruz.



İki Şafak Arasında

Yapımcı kimliğiyle tanıdığımız Selman Nacar’ın, prömiyerini 69. San Sebastian Uluslararası Film Festivali’nde yapan ilk uzun metrajı İki Şafak Arasında, çeşitli ihmaller nedeniyle göz göre göre gelen bir iş kazasının, farklı sosyo-ekonomik sınıflardan karakterlere tesiri üzerinden kuruyor anlatısını. Tekstil fabrikasının sahibi ailenin hukuki sorumluluğu üstlenmeye niyeti yok; inanılmaz bir soğukkanlılık ve paçayı kurtarma refleksiyle Ali Cengiz oyunlarına girişiliyor. Evin küçük oğlu Kadir elini taşın altına koymaya, çözümün bir parçası olmaya niyetleniyor fakat gerek diğer ailenin mağduriyetinin yarattığı vicdani yük gerek kendi yakınlarının kirli stratejileri, onu ahlaki/etik bir dilemmanın tam ortasına bırakıyor.

Yönetmenin empati kurmaya yatkın olmadığımız tarafın perspektifini tercih etmesi kadar -direksiyon rahatça didaktik bir yöne kıvrılabilecekken- cevaplar vermek yerine sorular sormayı tercih eden üslubu; izleyenin Kadir’in vicdan muhasebesine kolayca dâhil olabildiği, güçlü bir dramatik yapıya vesile oluyor. Finalin kimilerinde tatminsizlik hissi yaratması; filmlerin başı ve sonuyla pek ilgilenmediğini söyleyen Salman’ın, büyük resme odaklanan bir sinema anlayışı benimsemesiyle açıklanabilir. Yarışmanın henüz başlarındayız fakat geçtiğimiz yıl İnsanlar İkiye Ayrılır ile En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülüne uzanan Nezaket Erden’in yine aynı kategori için güçlü bir aday olduğu şimdiden söylenebilir.

Zuhal

İki Şafak Arasında’nın hemen ardından gösterimlere, Ulusal Yarışma seçkisindeki tek kadın yönetmen olan Nazlı Elif Durlu’nun festival filmi kodlarına uymak yerine kompleks bir karakter yaratma niyetini hissettirdiği ilk uzun metrajı Zuhal ile devam ettik. Iñárritu filmi Amores perros’tan Valeria’nın yaşadıklarını anımsatır şekilde, kendi evinin içinde gaipten kedi sesleri duymasıyla başlıyor Zuhal’in öyküsü. Sesin kaynağının peşine düştükçe oturduğu apartmanının farklı dairelerinde yaşanan bambaşka hayatlara kıyısından köşesinden dâhil olup, farklı ilişkilenme biçimlerinde buluyor kendisini. Bu esnada kedi miyavlamaları kapı gıcırtılarına, kapı gıcırtıları bebek ağlamalarına karışıyor ve Zuhal’le birlikte bizlerin de kafası fazlasıyla karışıyor. Sadece bir arayış ve kayboluş öyküsü değil, yönetmenin tabiriyle “kadınların dayanıştığı bir kadın hikâyesi”.

Rahatça başkalarının evini dinleyen, odalarını karıştıran, gerektiğinde bir çocuğu tereddütsüz silkeleyen Zuhal’in bir anti kahraman olarak işliyor olmasının sırrı; Nazlı Elif Durlu ve Ziya Demirel ikilisi kadar kariyeri boyunca şehirli bir kadın oynamayı çok istediğini söyleyen Nihal Yalçın’ın katmanı bol performansında gizli kuşkusuz. Apartman konseptini ve zengin karakter galerisini işlevsel bulsam da olaylar yerine durumlara odaklanan yapıda –oldukça kısa süreye rağmen– yer yer tekrara düşüldüğünü, bunun da var olan potansiyeli bir miktar aşağıya çektiğini düşünüyorum. Başta karakterin akıl sağlığı hakkında olmak üzere dört bir yana sirayet eden muğlaklık hissi ise bence en güçlü tarafı.

Yazı: Merdan Çaba Geçer